Akp ilk iktidara geldiğinde sosyologlar "Bu tip partilerin seçimle iktidara gelseler de genelde seçimle gitmediklerini, tetikte olmamız gerektiğini" dile getirmişlerdi. O zaman da AKP cenahı dünya yaygara çıkarmıştı. Ama heyhat işte bilim böyle bir şey. AKP'nin ortaya koyduğu şey artık ne demokrasi, ne de seçim. Kendi rakibini kendisinin belirlediği bir garip sistem. Elbette AKP bu sistemde tek başına değil. Tüm rakiplerini tek tek kendi tarafına geçirmeyi bilmesi AKP'nin tek başına suçu olamaz. Kimi zaman şantaj ama çoğu zaman insanların güce olan sevdası ve açgözlülüklerini kullanarak yolundaki taşları tek tek temizlediler. Öncelikle kendilerinden başka sağ parti olmaması için var güçlerini kullandılar. Ne süleyman soylu'nun Demokrat Partisi'ne ne de Numan Kurtulmuş'un Saadet ya Halkın Sesi partisi'ne izin verdiler. Zamanla nasıl olduğu türlü şaibelere açık Milliyetçi hareket Partisi ve Devlet bahçeli'yi bile saflarına katmayı başardılar. En ufak bir ihtimalin bile büyüyebileceğini düşünerek saflarına eklediler. Biz de sözüm ona demokrasi ile yönetildiğimizi düşündük durduk. Bu da yetmemeye başlayınca sol ideolojideki partilere sıra geldi. Önder aksakal'ın başkanı olduğu DSP'yi saflarına kolayca kattılar. Artık sıra CHP'ye gelmişti. Belki korkaklığı belki de bizzat işbirliği içinde olduklarından Kılıçdaroğlu'nun bir tehlike arzetmediği belliydi. Ama ardından gelen Özgür Özel ve çevresinin bu kadar dişli olacağını belli ki tahmin edememişlerdi. Oy oranları gitgide artmaya başlaması yargı müdehalesini zorunlu kıldı. Öyle ki anayasa'ya aykırı olsa da bile bile kararlar aldılar. Uyduruk kararlar ile itibarsızlaşma hamleleri bir bir gelmeye başladı. Ve tabi yine türlü şantajlarla ya da karşısındakilerin açgözlülükleri nedeniyle diğer partilerden transferler başladı. En çok CHP'den olmamasına rağmen en çok ses getiren CHP'den devşirilenler oldu. imamoğlu'nun 15 aydır içerde tutulmasına rağmen etkisi azalmayınca CHP'nin yönetimine sıra geldi. Ekonominin boka sarması nedeniyle halk desteği gittikçe CHP'ye kayıyordu. CHP'de mattah bir şey değildi belki ama artık 25 yıldır süren bu dikta rejimi halkı da bezdirmişti. Yeni bir ihtimal yeni bir ümit haline gelmişti CHP. Belki herşeyi düzeltemeyeceklerdi ama insanlar bu düzenin ortaya koyduğu adaletsizliğin karşısında bir can simidi olarak görüyordu. Üstelik Özgür Özel de beklendiği gibi imamoğlu'nu satmamış, tam aksine ardında durmuştu. imamoğlu olmasa da Mansur Yavaş, o olmasa CHP'nin içinden çıkacak başka bir isim seçimlerde Erdoğan'ın karşısında galip gelebilirdi. Bu durumda ortada oy verecek bir parti kalmaması gerekiyordu. Geçmişte yabancı devletlerin Türk devletlerine yaptığı gibi içerden çökertmek en iyi yöntem gibiydi. eh, bunun için bir de 77 yaşında olmasına rağmen gözünü hırs bürümüş olan Kılıçdaroğlu gibi bir aparat da hazırda bekliyordu. Yüksek Seçim Kurulu'nun anayasal hakkını ezip bir mahkemenin kararıyla bunu da başardılar. Yakında bir seçim olsa ve Kılıçdaroğlu da CHP'yi cumhur ittifakına sokarsa kim şaşırabilir bu duruma. Cumhurbaşkanı yardımcılığı için bir koltuk da ona açılır. Bir de şimdi kulislerde dolaşan Özgür Özel ve bazı milletvekillerinin vekilliklerinin düşürüleceği ve dokunulmazlıklarının kaldırılması da iddia ediliyor. Bu da gerçekleşti mi yollar tamamen temizlenmiş olacak. Yaşanacak mahkeme süreçleri zaten yıllar sürer. içerdeki herkesin kendini aklaması ve tekrar siyasete dönmesine kadar zaten atı alan üsküdar'ı çoktaaaaan geçecektir. Açılacak tazminat davaları da nasıl olsa hazineden ödeniyor. Bundan önce ödenen milyonlarca tazminat nasıl milletin cebinden çıktıysa yine aynısı olacak. Şahı kurtarmak için bir fil, bir at feda etmeden satranç nasıl kazanılır ki?
işte bu durumda bizi kurtarabilecek tek şey yine milletin iradesi. Bu ülkenin kuruluşunda temellerine katılan erdemler. Ama bu erdemlerin ne kadarı ayakta kaldı bilinmiyor. Ne yazık ki yüzlerce yıllık Osmanlı idaresiyle tek adam rejimi hücrelerimize işlenmiş olan milletimize demokrasi ve cumhuriyet bir anda gelince hazımsızlık yarattı. Neye sahip olduğumuzu idrak etmemiz için belki de hayırlısı olan onu ilk önce kaybetmek olacak. Gitgide daha çok insanın canı yanacak. Tıpkı Rize'de arazilerine acil kamulaştırma yapılarak maden sahası açılan köylülerimiz gibi. Onlar da başlarına bunlar gelmese anlamayacaklardı. Hatta bu el koyma başkalarının başına gelmiş olsa umursamayacaklardı. Ama işte kendi başlarına geldi. Belki de hala anlamadılar. Arazileri ekilemeyecek hale geldiğinde, içme suları madenlerin atıklarıyla daha da zehirlenince, ancak paraları olduğu zaman sağlık hizmeti aldıklarında, gezdikleri yemyeşil dağlar çorak ve ağaçsız arazilere döndüğünde, süt egzotik bir ürün haline geldiğinde, yıllarca okuması için varını yoğunu harcadıkları çocukları iş bulamayıp depresyona girdiğinde, aldıkları emekli maaşlarının ya da asgari ücretlerinin geçinmek için sadece bir hafta yettiğini gördüklerinde anlayacaklar. Öyle ya da böyle bir şekilde bu olacak. Önemli olan ise anlayana kadar geçecek zaman. O geçen zaman içinde dünyanın refah içinde yaşayan ülkeleri içinde kaybettiğimiz sıra. Belki de Türkiye'nin demografik yapısı bile değişecek. insanlar bazen açgözlülükleri yüzünden ufak şeyleri feda etmeyi başaramadıkları için çok daha fazla şey kaybederler. Bu iktidarın ilk yıllarında bir torba kömür, bir paket makarna veya çay ile neler kazandığını hatırlayın. Ne yazık ki insanımız bunlara neden muhtaç olduğunu sorgulamadan bir lütuf gibi kabul etti de bugünlere geldik. Ne diyelim. Hayırlısı...
Adolf Hitler'in babaannesi Maria Anna Shicklgruber 15 Nisan 1795'te, Avusturya Arşidüklüğü'ne bağlı Waldviertel bölgesinin Strones köyünde doğdu. Babası Johannes Schicklgruber ve annesi Theresia Pfesisinger, kuşaklardır çiftçilik yapan yoksul ve Katolik ailelere mensuptu. Maria 42 yaşındayken tek çocuğu olan Alois dünyaya geldi. Ancak çocuğun babası belli değildi ve Maria adamın kimliğini açıklamayı reddetti. Böylelikle çocuğun kimliğinde "gayrimeşru" ifadesi yer aldı. Zaman içinde, Alois'in babası, yani Adolf Hitler'in dedesinin kim olduğuna ilişkin üç isim öne çıktı. Bunlardan ilki, Johann Georg Hiedler'di. Hiedler Mayıs 1842'de, Alois 5 yaşındayken Maria Anna ile evlenerek çocuğu velayetine aldı ve resmiyette Hitler'in dedesi kabul edildi. ikinci isim ise, Johann Georg'un üvey kardeşi olan Johann Nepomuk Hiedler'di. Johann Nepomuk, mirasının büyük bölümünü Alois'e bırakmakla birlikte çocuğu hiçbir zaman kabul etmedi. Üçüncü olasılık olarak öne sürülen Yahudi kökenli Leopold Frankenberger ise, o dönemde Graz'da Yahudi bir aile bulunmadığı için bir süre sonra tarihçiler tarafından kabul görmedi.
Maria Anna'nın 1847 yılındaki ölümünün ardından, Alois Schicklgruber'in bakımını Johann Nepomuk Hiedler üstlendi. 13 yaşında ailesinin çiftliğinden ayrılarak Viyana'ya giden Alois, burada beş yıl ayakkabıcı çırağı olarak çalışmasının ardından 18 yaşında gümrük memuru olmaya hak kazandı. 1876 yılında üç kez terfi almış bir gümrük memuruyken, Döllersheim'da kiliseye başvurarak babasının Johann Georg Hiedler olduğunu ve babasının soyadını kullanmak istediğini bildirdi. Böylelikle 1877 yılında nüfus kayıtlarına Alois "Hitler" olarak geçti.
Alois 1873 yılında 50 yaşındaki varlıklı bir kadın olan Anna Glasl-Hörer ile evlendi. Bu sırada pek çok gayrımeşru ilişki yaşayan Alois, ilk karısının 1883'teki ölümünden bir ay sonra Franziska Matzelsberger ile dünya evine girdi. Fransizka'nın 1884 yılındaki ölümünden sonra ise üçüncü evliliğini, üvey amcası Johann Nepomuk'un torunu ve evinde hizmetçi olan Klara Pölzl ile yaptı. Adolf Hitler, bu evlilikten doğacaktı.
italya'nın kuzeyinde Tiber ve Arno nehirleri arasında Etruria aıyla anılan bölgede bir uygarlık kuran Etrüskler yüksek ihtimalle Anadolu coğrafyasından gelip bölgeye yerleşmişlerdir. Yaşadıkları saha özellikleri bakır, kalay ve demir madenleri açısından zengindi. Ticaretle uğraşan Etrüskler, Antik Çağ'ın diğer tüccar halkları olan Fenikeliler ve Yunanlarla da ilişki halindeydiler.
Etrüsklerin tarihte oynadığı önemli rollerden biri, Roma'nın kuruluşundaki etkileridir. Milattan Önce yedinci yüzyılda Roma'nın tesis edileceği bölgeye gelen Etrüskler buranın idareci sınıfını teşkil ederek Latin halkı yönettiler. Dağınık köy yerleşimlerini birleştirdiler. Anıt binalar, zafer takları, pazar yerleri, kanalizasyon sistemi ve yol ağları inşa ettiler. Roma'yı bir köy yerleşkesinden bir şehre dönüştürdüler. Romalı yerel patricilerin, yani soyluların Milattan Önce 509'da çıkardığı ayaklanma neticesinde kentteki etrüsk egemenliği son buldu. Etrüsklerden bugüne pek az şey kaldığından geçmişleri halen bilinmezliklerle doludur.
insanların görünen dünyanın ötesinde bir gerçekle bir olma / buluşma yönündeki ruhi tecrübelerinin genel adıdır. Mistisizm kelimesi antik yunan dilinde muein (ağzı ya da gözü kapamak, suskun kalmak) kelimesinden türetilmiştir. Kelime ilk olarak antik yunan mistikleri için kullanılmış olsa da zamanla anlam genişlemesine uğramış, önce Hristiyan mistisizmi sonra da her tür ruhi tecrübe için kullanılan bir kelime haline gelmiştir.
Mistisizm tek bir dini ekole ait olmadığı gibi hemen her inanç biçiminde görülebilir. Hatta ateist ve agnostik mistiklerden bahsetmek de mümkündür. Bu nedenle farklı inanç grupları birbirinden ayrışan mistik pratiklere sahiptir. Dahası bir inanç grubu içerisinde de birbirinden farklı, hatta birbirine taban tabana zıt mistik yorumlar bulunabilir. Şu halde mistisizmi görünen dünyanın ötesine uzanan her tür kişisel ve ruhani tecrübenin genel ismi olarak kabul edilebilir. Mistisizm, evrensel bir gerçeğe dair kişisel bir tecrübe yaşamayı hedefleyen her tür pratiğin genel adıdır.
Mistisizm denince akla gelen ilk kavramlardan biri sır ya da başka bir deyişle gizemdir. Hatta bazen hatalı bir kullanım olarak sırlı olayları ifade etmek için "mistik" kelimnesi kullanılır. Mistisizmin sırla ilişkilendirilmesi, mistik deneyimlerin şahsiliği ile yakından ilişkilidir. Mistik, yaşadığı deneyimi diğer insanlarla paylaşmakta zorluk çeker. Çünkü bu deneyimin tarifi zordur; daha çok hissedilen bir deneyimdir. Mistik, kendi tecrübesini dışarıdan biriyle paylaştığında muhtemelen yanlış ya da eksik anlaşılacaktır. Bu nedenle tecrübelerini paylaşmamaya dikkat eder. pek çok mistik gelenek için kişinin ulaştığı "sır"; bilinmeyen ya da tamamen gizemli bir şey değildir. Kişinin mistik tecrübeden elde ettiği yalnız ayan beyan olan bir gerçeği fark etmektir. Bu farkındalık mistik deneyimde derinleşmeyenlerce anlaşılamayacağından sır olarak tutulur; herkesle paylaşılmaz. Dolayısıyla mistikler için sır yoktur, anlayacak seviyeye gelmek vardır denebilir.
Mistisizm, sıklıkla diğer dini tecrübelerle de karıştırılır. Mistisizmi diğer dini tecrübelerden ayıran şey, bireyin kutsal varlıkla doğrudan / aracısız temas kurmasıdır. Mistik tecrübe kişinin kendi başına yaşadığı bir deneyimdir. Bu deneyim kişide kutsanma, neşe, hayranlık, dehşete kapılma, tatmin olma ve tevazu gibi farklı duygularla açığa çıkar. Bazı örneklerde bunları bir çeşit sarhoşluk (ekstaz/cezbe) takip eder. Mistik deneyimi tecrübe eden kişi, bu deneyimin objektif ve gerçek olduğunu düşünür. Kişi, normal ve rasyonel bilginin sınırlarını aşan, gerçekliğin özüne dair bir içgörüye sahip olduğu hissine kapılır. Yine sıklıkla mistik tecrübe kişinin kendi çabasının değil yüce olanın kişiyi ele geçirmesinin ürünüdür. Mistik bir deneyimi elde etmek yıllar sürebilir- ancak sıklıkla geçici bir andan ibarettir. Ancak bu deneyim kişinin hayatını tamamen dönüştürür. Kişi, uzun zaman boyunca belirli pratikleri tekrarlayarak, ulaşılmak istenen gerçeğe odaklanarak bu deneyime ulaşmayı hedefler.
Genel olarak mistikler günlük akılla ulaşılması güç bir hakitatin varlığını kabul ederler. Bu hakikat gündelik işlerin ve sıradan hayatın içinde fark edilmeyen; fakat görünen nesneleri anlamlandıran külli (bütüncül) bir hakikattir. Görünen her şey aslında bu hakikatin bir sembolü hatta tezahürüdür. Mistiklerin çoğu bu hakikatle birleşmeyi arzular. Bu hakikat "evrensel bir ilke, ilahi bir varlık, Tanrı'nın kendisi ya da tabiat" olabilir. Sonuç olarak mistiklerin genel amacı nesnelerin özüne dair anlamlı ve bütüncül bir bakış kazanmaktır. Bu arayış, her zaman amacına ulaşmak zorunda değildir. Genelde bu arayış "yol" olarak görülür, önemli olan amaca ulaşmak değil, arayış yolunda olmaktır. Zaten bu gerçek her şeyi kuşatması itibarıyla insanın tamamen kuşatacağı ve bütün detaylarını fark edebileceği bir gerçek de değildir. Bunun gibi mistik deneyim yaşayan kişi kendi kapasitesinin zirvesine ulaşmış olabilir. ancak bu durum gerçeğin o deneyimden ibaret olduğu anlamına gelmez.
Bir sufi özdeyişi şöyle der: "Hakikat aramakla bulunmaz, ancak bulanlar da arayanlardır."
Dışarıdan bakıldığında mistisizmin "mantık" sınırlarının tamamen dışında olduğu zannedilebilir. Ancak kendi içinde tutarlı ve tatmin edici bir "mistik mantığın" bulunduğu açıktır. Mistiklerin olguları yorumlama biçimlerini anlarken, arka planda bulunan bu mantığın, daha doğrusu temel ilkenin anlaşılması önem arz etmektedir.
Tanrı inancına sahip ve birleşilecek hakikatin Tanrı olduğuna inanan mistikler için amaç, Tanrı'nın varlığında eriyerek, gerçek varlığın Tanrı olduğunu fark etmektir. Bu mistikler için Tanrı ve insan iki ayrı varlıktır, dolayısıyla bahsi geçen birleşme "aynılaşma" anlamına gelmemektedir. Tekçi (monist) mistikler için ulaşılacak hakikat evrendeki her şeye sinmiştir, hatta bu hakikati deneyimleyen mistik bile o hakikatin bizzat parçasıdır. Dolayısıyla ulaşılacak "gerçek" evrenin temel ilkesidir. Panteist (evrenci) mistikler, evrenle bütünleşmeyi hedefler, kendilerini evrendeki her şeyle ilişki içerisinde görürler. Bunlardan başka kutsal ve yüce bir ilkenin bulunmadığına inanan, bizzat evrenin gerçeğin kendisi olduğunu kabul eden mistikler de bulunur.
olaya sadece seks üzerinden bakılıyor burada. Ama işin içinde aşk varsa cinsellik çok sonra geliyor. Çok çok sonra. Hatta bu kişiler birbirleriyle yatmak için başlamıyorlar işe. Buradaki çoğunluk ne düşünüyorsa onlar da aynı şeyi düşünüyor. Bir de işin şu tarafı var. Ülkemizde her evlilik sanki tarafların rızasıyla mı oluyor, aşk evliliği mi oluyor? Ya da karşınızdakini severek evlendiyseniz bile evlendikten bir süre sonra onun tam da ruh eşiniz olmadığını fark ediyor olabilirsiniz. Yani bunu sadece bir kadınla yatmak ama evli bir kadınla yatmak gibi bir maceraya indirgememelisiniz. Zaten ne kocasının ne de karısının sizi yakalamasından daha kötü bir durum var. Asla kaçamayacağınız ve yalan da söyleyemeyeceğiniz bir şey: vicdanınız.
Zaten dünya öyle garip bir yer oldu ki bir yerde kadın bir erkekten ayrıldığı zaman öldürülürken başka bir ortamda koca kendi rızasıyla karısının başka bir erkekle yatmasına izin veriyor. Bunlara ne derseniz deyin oluyor. Hem de sandığınızdan çok daha fazla.
Sonuç olarak genelde bedensel zevkler ön planda olsa da buna genelleme yapmak da doğru değil. Bazen ruh da "ya ben" diye lafa karışabiliyor.
Takım Premier Lig'de. Acun Ilıcalı'nın en değerli yapımı oldu bu takım.
TV programlarından haz almasam da dünyanın en önde gelen liglerinden birinde bir Türk'ün sahibi olduğu takım olması, bunu amasız fakatsız Acun Ilıcalı'nın başarmış olması takdiri hakediyor.
Bravo. Dilerim Premier Lig'de de başarılı olurlar. En azından çıktıkları sene düşmezler.
Büyük gurur. TV'de bir milli maç gibi seyrettik. Hakemin son düdüğü çalmamak için uzattıkça uzatmasına uyuz olduk. Bu boktan günlerde güzel bir ferahlama oldu açıkçası. Yüzümüzü güldürdü.
Çocukluk yıllarımda aldığım bütün harçlığı buna yatırırdım. 50 araba resmini bitirene bir tişört veriliyordu. Sadece 3 numara eksikti. Bir gün yolda giderken uçan bir araba resmi gördüm. Aldım baktım ve 3 Numaralı resim. Rols Royce'un bir modeli. Gönderdim ve üzerinde turbo yazılı tişörtü aldım. Almayanlar ise üzülmesin çünkü inanılmaz dandik bir tişörttü. Hatta üzerinde turbo yazan bir atletti. Ama o zamanlar iyi hava attırmıştı. Bir tişört ve tüm seriyi elde etme hırsım yüzünden ağız sağlığımın için ettim.
Turbo öncesi sarı ambalajlı bi-bib sakızı vardı. Aynı şekilde ondan da araba resimleri çıkardı ama bu işin zirvesi oto oyunu isimli sakızdı. Bunda inanılmaz dandik bir sakızın için kart şeklinde araba resimleri çıkar ve aracın teknik bilgileri yer alırdı.
Bir dönem genç sanatçılarımızı arka arkaya kaybettik. Ajlan da onlardan biriydi. Yaşasaydı bugün bir Candan Erçetin ayarında bir sanatçı olurdu diye düşünüyorum. Ölmeden önce arabada Gloria Estefandinliyormuş. Kadın bunu nasıl haber aldıysa cenazesine çelenk göndermişti. Çok ince bir davranıştı.
Şu anda hükümetin gözünde "hasta" değil "müşteri"siniz.
Hasta garantili hastane açıyorlar.
Özel Hastanelerin açılmasına karşı değilim ama hasta bakım ücreti arasında bu kadar derin uçurumlar olmamalı.
inanmayabilirsiniz ama şu anda bile sağlık sektöründe en iyi durumda olan ülkelerden biriyiz.
Kağıt üstünde devlet hastalarına bakıyor ama reel'de doktorda bulamıyorsun.
Randevu alıyorsunuz, Dr. ibrahim Bey'den. içeri giriyorsunuz ve ibrahim Bey yerine yarım yamalak türkçesiyle şirin bir Özbek kızı karşılıyor sizi.
Devlet bu sağlık sektörünü paraya çevirmek için tamamlayıcı sağlık sigortası olayını çıkardı.
Eskiden kuyruk derdi vardı diyenlere karşı eskiden bu işlerden para almadan ameliyat yapılırdı diyorum ben de.
Ayrıca hastanelerde hala kuyruk var. Sadece gidip hastanede beklemiyorsunuz. Sıranızın gelmesini evinizde bekliyorsunuz. Gözden randevu almak istedim örneğin, 7 ay sonraya verdiler. izmir'de yaşıyorum ve randevu Tire'de verildi. izmir Tire arası 90 km. Ne anladım bu işten?
Doktorlarımız mevcut koşullar altında patır patır yurt dışına gidiyorlar. Nasıl olsa giderlerse gitsinlerdi.
Gelgelelim bir cami, bir imam hatip lisesi yapıldığı hızla bir tıp fakültesi kazandıramıyoruz ülkemize.
işte bu koşullar altında en iyisi tamamlayıcı sağlık sigortası ile özel hastanelerin yolunu tutmak.
Aslında bu yolla devlet çok daha fazla düdükleniyor ama yaşadığınız bir sağlık sorunu varsa bunu düşünecek durumda zaten olmuyorsunuz.
Özel sağlık sigortası yaptıracak kadar mali durumunuz iyiyse daha da iyi.
Çevresinde çok sayıda doktor tanıdığı olan biri olarak söylüyorum doktorlarımızın çoğu alnında öpülesi insanlar.
Mesleklerinin etik kurallarını ve taşıdığı sorumluluğun da farkındalar. Hiçbir zaman iktidara oy vermemiş olsalar da iktidarın haklı olduğu konularda kendi meslektaşlarını bile eleştirecek insanlar.
Bu yüzden iyi doktorların sadece özel hastanelerde olduğunu düşünmeyin.
Hükümetin hastaneler ve sağlık sektörü konusundaki hayalinin ise ABD'deki gibi olduğunu düşünüyorum. Devlet sadece durumu kendini geçindiremeyecek durumda olanlar ve acil durumdaki kişiler için sağlık hizmeti veriyor. O Fırsatlar ülkesi ABD'de sağlık sorunlarını tümüyle kaybetmiş ve evsiz kalan insanlar olduğunu biliyor musunuz? Hastanelerin özelleşmesi, sağlık sektörünün de özelleşmesi anlamına geliyor ve bundan sonra işe girerken maaşınızla birlikte size yapılacak sağlık sigortası koşullarını da konuşuyor olacaksınız.
ilk entry'i 2006 yılında yazmışım. Az değil 20 yıl olmuş.
Farkında değilsiniz belki ama ölümlüyüz.
Kimbilir kaç yazar aramızdan ayrıldı bizler farkında olmadan.
Ve bir gün ben de ayrılacağım. Açıkçası sanatsal bir yeteneğim olsa ya da çok param benden geriye kalması için daha büyük şeyler bırakmak isterdim geriye.
Ama ikisi de olmayınca burası güzel bir seçenek. Benden geriye binlerce girdi kalacak.
Beni tanıyan ya tanımayanlar yazdıklarımızı okuyacak, o anki hislerimizi, öfkemizi, coşkumuzu, sevgimizi ya da üzüntümüzü...
Tabi bunların hepsi burası aktif olarak kaldığı sürece olacak.
Bu da artık sözlük sahiplerinin insiyatifinde. Ama onlarca yıl sonra kendi yazdıklarını okumak bile bir tuhaf hissettiriyor insana. Tavsiye ederim.
Hem burada sevdiğim insanlar da var ve burası güzel bir iletişim alanı.
Görmek isteyip de göremediklerinizle hislerinizi paylaşabiliyorsunuz.
Burası aynı anda yüzlerce kişinin girdiği bir günlük aynı zamanda.
Daha ne olsun.
Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının inandığı ama milyon kaynak varken okuyup gerçeği bir türlü öğrenmeyi düşünmedikleri, daha doğrusu okumaya üşendikleri için kendilerine anlatılanlara inanmayı tercih ettikleri söylem.
Lozan'da Türkiye ulusal egemenliğinden ve bağımsızlığından hiç bir taviz vermemiştir. Lord Curzon'un ismet Paşa'ya "Şimdi kabul etmediğiniz tavizleri cebimize koyuyoruz. ileride bizden borç istediğiniz zaman birer birer çıkaracağız" demiştir. Bu emperyalist ülkelerin Lozan Antlaşması'nı içlerine sindiremediklerinin bir işareti olmuştur.
Lozan Antlaşması'nda ismet inönü'nün her vesileyle vurguladığı Misakı Milli'nin ana hataları ise:
Mondros Müterakesi'nin Türkiye'nin düşman ordularının işgali altında kalan bölgelerinin geleceği halkın oylarıyla belirlenmelidir.
istanbul ile Marmara Denizi'nin güvenliği her türlü saldırılara karşı dokunulmaz olmalıdır. Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaretine ve ulaşımına açılması konusunda bizimle birlikte diğer müttefik devletlerin vereceği karar geçerli olacaktır.
Azınlıkların hakları komşu memleketlerdeki müslüman halkların aynı haklardan istifade etmesi ilkesine uygun olarak benimsenip güvence altına alınacaktır.
Milli ve iktisadi gelişmemizi sağlamak için tam bir özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmamız varlığımızın ve geleceğimizin ana ilkesidir. Bu nedenle siyasi, adli, mali ve benzer alanlarda gelişmemizi önleyici kapitülasyonlara karşıyız. Belirlenecek borçlarımızın ödeme koşulları da bu ilkelerle çelişmeyecektir.
Bugün Adalar, Batı Trakya, Musul ve Kerkük, yeraltı zenginlikleri gibi konular öne çekilse de Lozan Antlaşması'nda ana hedefimiz kapitülasyınların kaldırılmasıydı. Karşımızdaki emperyalist devletler de kapitülasyonların kalkmaması için yoğun çaba harcadılar.
Lozan Antlaşması'ndaki ortamı bence yeterince kafamızda kurgulayamıyoruz. Lozan görüşmeleri Kasım 1922'de başladı. 30 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz sonucu izmir'in Yunanların elinden kurtarmış ve işgale son vermiştik. Ama bu tüm ülkenin kurtulduğu anlamına gelmiyordu. istanbul hala ingiliz ve Fransızların işgali altındaydı. Boğazdaki düşman zırhlıları demirlemiş durmaya devam ediyor, topları istanbul Tarafına bakıyordu. ingiliz ve Franzsız askerleri istanbul'da dolanıp duruyordu. Yunanlar da izmir'i terk etmişlerdi ama italyan, Fransız ve ingiliz gemileri de izmir Körfezi'nde halen demirli duruyordu. Türkiye Cumhuriyeti diye bir ülkenin kurulmasına henüz neredeyse bir yıl vardı.
Tablo'yu bu şekilde hayal edin.
Ege'deki adalar konusunda da saçma sapan tezlerden vazgeçin. Limni Adası'nın katipin yazmayı unutması nedeniyle elimizden çıktığı yazılıyor. Allah gerçekten akıl fikir versin. Muhtardan ikametgah senedi almıyoruz. Birçok ulusun dahil olduğu bir antlaşma bu. Türkiye de bir tek ismet inönü ile gitmedi. Yanında bir sürü diplomat da vardı. Ayrıca ismet inönü'nün branşı da coğrafya idi.
Lozan Antlaşması'nı bir iki günde üzerinde anlaşılan bir konu gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysa bu antlaşmanı başlama ile bitmesi arasında 9 ay geçti.
Adalar konusunda gerçek şu: 1830 yılında Yunan isyanı ve bağımsızlık savaşı sonrasında imzalanan Londra protokolü sonrasında Eğriboz Adası, Mikanos, Santorini , Nakşa ve kuzey Sporadlar Yunanistan Krallığı'na bırakıldı. Sonrasında ise italya ile yapılan Trablusgarp Savaşı sırasında, italya Osmanlı'yı barışa zorlamak için On iki Ada'yı işgal etti. 1912 yılında italya ile yapılan Uşi Anlaşması sonucu bu adalar geçici olarak italya'ya bırakıldı. Ancak Balkan savaşları'nın başlaması sonucu güvenlik gerekçesiyle iade edilmedi ve uzun süre italyan yönetiminde kaldı. Ege Adaları üzerindeki en büyük darbe ise Balkan Savaşları'nda yaşandı. Osmanlı Donanması Haliç'te çürürken Yunan donanması Sakız, Midilli, Limni, Sisam ve taşöz gibi bizim için oldukça stratejik adaları işgal etti. 1913 yılında Londra Antlaşması'da büyük devletlerin (ingiltere, Fransa ve Rusya v.b.) adaların geleceğine karar vermesi kararlaştırıldı. 1914 yılında ise Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışındaki tüm adaların Yunanistan'a verilmesi tebliğ edildi. Ama Osmanlı Devleti bunu tanımadı. Lozan Antlaşması'nda Ege'deki tüm adaların Yunanistan'a bırakılması istendi. Ama Çanakkale Boğazı'nın girişinde bulunan ve daha önce zaten bizim egemenliğimize bırakılan Gökçeada ve Bozcaada üzerindeki egemenliğimizi koruduk. Diğer adalar silahsızlandırılması kaydıyla Yunanistan'a bırakıldı. ikinci Dünya Savaşı sonrası yapılan Paris Antlaşması ile On iki Ada (Rodos, istanköy ve Meis dahil) silahsızlandırılmak kaydı ile Yunanistan'a bırakıldı. Türkiye bu antlaşmaya da dahil olmadı ama adaların mülkiyeti bu tarihte el değiştirdi. Bu yüzden adalar konusunda Lozan'ı sorumlu tutmak anlamsız.
Şubat ayu başında görüşmelere ara verilmeden hemen önce ismet inönü Lord Curzon ile yaptığı görüşme sırasında Lord Curzon kendisine "Türkiye'ye dönünce Meclis ve halka ne söyleyeceksiniz" sorusuna karşılık "Konferans Lord Curzon yüzünden sonuçsuz kaldı. Çünkü o konferansı sonuçsuz bırakmak için mücadele etti ve bir bahane bularak her talebimize karşı çıktı diyeceğim " demişti.
ismet Paşa'nın başarılı mücadelesi diğer ülkelerin heyet başkanlarınca da saygıyla karşılanmıştı.
Fransız baş delege "ismet Paşa mükemmel bir asker olduğu kadar mükemmel bir diplomattır" demiş, italyan baş delegesi " Lozan Konferansında Türk heyetinin temsilcisinin üstünlüğü kesindi. ismet Paşa her açıdan konferansa hakimdi. Büyük askeri başarısından sonra Türk tarihinde örneği olmayan siyasi bir zafer kazandı. Şahsen onun bu konferansta oynadığı büyük siyasi role hayranım" demişti.
ingiltere'nin en önemli devlet adamlarından Winston Churchill "Dünya Bunalımı" isimli kitabında "Lozan Antlaşması, Sevr Antlaşması'nın kesinlikle karşıtı oldu. Daha önce Türkiye, barışı dikta etmekle kalmayıp Türk devletini ölüme mahkum etmeye hazır olan büyük devletler, şimdi eşit koşullardaki görüşmelerde bulunmak zorunda kaldılar. Türkler istanbul'u yeniden ele geçirdiler ve Doğu Trakya'nın önemli bir bölümünü geri aldılar. yabancı devletlerin her türlü denetim ve yönetimi yok edildi, kapitülasyonlar kaldırıldı." diye yazmıştı.
ABD gözlemcisi John Grew ise "ismet Paşa Lozan'da büyük bir diplomatik zafer kazanmıştır. Bütün itilaf Devletleri diplomatlarının sırtını yere getirmiştir. Bu olayı inkar etmenin yararı yoktur. Belki de bu, Türklerin siyasi olarak kazandıkları en büyük zaferdir." demişti.
Rusya Dış işleri bakanı Çiçerin ise "12 yıl süren savaşlar sonucu zayıf düşmüş olarak kabul edilen Türkler dünya güçlerini dize getirdi" diye açıklama yapmıştı.
Ünlü tarihçi Bernard Lewis Lozan'dan şöyle bahsetmektedir "Lozan'ın Türkiye için en büyük önemi bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin içine aldığı bütün topraklarda Türk egemenliğinin tam olarak kurulmasıdır. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca bir aşağılama, boyunduruk sembolü ve öfke kaynağı olan kapitülasyonlar kaldırıldı. Böylece, Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nın yenilmiş devletleri arasında kendi yıkıntısı içinden yeniden ayağa kalkmayı başaran tek ülke oldu. Galip güçlerin kendisine dayattığı barış şartlarını reddetmiş ve kendi şartlarını kabul ettirmişti."
Tarihçi Toynbee de şöyle diyordu: "Türk delagasyonu Misak ı Milli ile belirlenmiş olan toprak konuları , kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar konularında bir adım bile geri atmamışlardır. Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan'da ihtilaf Devletleri tarafından kabul edilmiştir.
Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabulk ettirmesi şaşılacak bir şeydir.
Neticede Lozan'da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur" diye yazmıştır.
Konferansın son aşamasında Başbakan Rauf Orbay ile ismet inönü arasında bazı sorunlar yaşandığı da doğrudur. Konferansın son aşamasında Yunanistan'ın savaş borcunu parayla ödeyemeyeceği anlaşıldığı sırada ismet paşa Yunanistan'ın Karaağaç'ın Türkiye'ye bırakılması ile borcunu ödeme çözümünün yegane gerçekçi çözüm olduğunu savunuyordu. Ancak Rauf Orbay aksi görüşteydi.
ismet Paşa Lozan Antlaşması'nın her noktası üzerinde mutabakatıyla varıldığını Ankara'ya bildirdi ancak birkaç gün boyunca antlaşmayı imzalaması için yetki telgrafı gelmedi. Bu durum ismet Paşa'yı çok üzdü ve Atatürk'e doğrudan doğruya başvurarak durumu anlattı.
Atatürk çektiği telgrafta antlaşmayı imzalamasını ve sonucunu bildirilmesini istedi. ismet Paşa bundan büyük mutluluk duydu, sevinci Atatürk'e coşkulu bir teşekkür mesajıyla belirtti ve antlaşmayı imzaladı.
ismet Paşa'nın Ankara'ya gelişinde kendisini karşılayanlar arasında Atatürk ve diğer devlet adamları vardı ama Rauf Orbay yoktu. Birkaç sonra da rauf Orbay Başbakanlıktan ayrıldı.
Nihayetinde alınan kararları beğenebilir ya da beğenmeyebilirsiniz. O günün koşullarını göz önüne alarak ve tabi denizlerimizde yabancı ülke zırhlılarının demirlemiş olduğunu da düşünerek hakkaniyetli davranın. elbette ben de en azından Midilli, Sakız gibi çok yakınımızdaki adaların bizde kalmasını tercih ederdim. Ama o dönemin koşulları altında, kendi gücümüzü de göz önüne alırsak bu pek mümkün değildi. Kaldı ki bu adalardan neredeyse 10 yıl önce çıkarılmıştık. Çıkarılmadan önce de ada nüfusunun çoğunluğu Rum kökenlilerdi. Osmanlı Devleti haliyle bu adaları tarih boyunca çok da önemsememişti.
Şimdiyse artık bu konuda içimizdeki ayrışmaların önüne geçmemiz gerek. Lozan bizim Türkiye Cumhuriyeti olarak doğacağımızın belli olduğu bir anlaşmadır. Sizi bir yerlerine takmayan, dört beş yıl önce parsel parsel sizi kaça bölüp kime ne verileceğini tartışan ülkeler karşımıza denk olarak gelip haklarımızı tanımıştır. Bizim başımıza da yeniden bir hal gelecek olursa içimizdeki bu ayrışmalardan dolayı gelecektir. Tarih boyunca bunu defalarca kez denediler, pek çok da başarılı oldukları olaylar oldu. Bu ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti olabilir ama ülkenin kuruluşunda Türk'ü kadar Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Boşnak'ın v.b birçok vatandaşının kanı dökülmüştür. Aynı oyunlar yine oynanıyor ve oynanmaya da devam edecek. Bir arada durmayı başaramazsak var olmayı da başaramayacağız.
Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının inandığı ama milyon kaynak varken okuyup gerçeği bir türlü öğrenmeyi düşünmedikleri, daha doğrusu okumaya üşendikleri için kendilerine anlatılanlara inanmayı tercih ettikleri söylem.
Lozan'da Türkiye ulusal egemenliğinden ve bağımsızlığından hiç bir taviz vermemiştir. Lord Curzon'un ismet Paşa'ya "Şimdi kabul etmediğiniz tavizleri cebimize koyuyoruz. ileride bizden borç istediğiniz zaman birer birer çıkaracağız" demiştir. Bu emperyalist ülkelerin Lozan Antlaşması'nı içlerine sindiremediklerinin bir işareti olmuştur.
Lozan Antlaşması'nda ismet inönü'nün her vesileyle vurguladığı Misakı Milli'nin ana hataları ise:
Mondros Müterakesi'nin Türkiye'nin düşman ordularının işgali altında kalan bölgelerinin geleceği halkın oylarıyla belirlenmelidir.
istanbul ile Marmara Denizi'nin güvenliği her türlü saldırılara karşı dokunulmaz olmalıdır. Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaretine ve ulaşımına açılması konusunda bizimle birlikte diğer müttefik devletlerin vereceği karar geçerli olacaktır.
Azınlıkların hakları komşu memleketlerdeki müslüman halkların aynı haklardan istifade etmesi ilkesine uygun olarak benimsenip güvence altına alınacaktır.
Milli ve iktisadi gelişmemizi sağlamak için tam bir özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmamız varlığımızın ve geleceğimizin ana ilkesidir. Bu nedenle siyasi, adli, mali ve benzer alanlarda gelişmemizi önleyici kapitülasyonlara karşıyız. Belirlenecek borçlarımızın ödeme koşulları da bu ilkelerle çelişmeyecektir.
Bugün Adalar, Batı Trakya, Musul ve Kerkük, yeraltı zenginlikleri gibi konular öne çekilse de Lozan Antlaşması'nda ana hedefimiz kapitülasyınların kaldırılmasıydı. Karşımızdaki emperyalist devletler de kapitülasyonların kalkmaması için yoğun çaba harcadılar.
Lozan Antlaşması'ndaki ortamı bence yeterince kafamızda kurgulayamıyoruz. Lozan görüşmeleri Kasım 1922'de başladı. 30 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz sonucu izmir'in Yunanların elinden kurtarmış ve işgale son vermiştik. Ama bu tüm ülkenin kurtulduğu anlamına gelmiyordu. istanbul hala ingiliz ve Fransızların işgali altındaydı. Boğazdaki düşman zırhlıları demirlemiş durmaya devam ediyor, topları istanbul Tarafına bakıyordu. ingiliz ve Franzsız askerleri istanbul'da dolanıp duruyordu. Yunanlar da izmir'i terk etmişlerdi ama italyan, Fransız ve ingiliz gemileri de izmir Körfezi'nde halen demirli duruyordu. Türkiye Cumhuriyeti diye bir ülkenin kurulmasına henüz neredeyse bir yıl vardı.
Tablo'yu bu şekilde hayal edin.
Ege'deki adalar konusunda da saçma sapan tezlerden vazgeçin. Limni Adası'nın katipin yazmayı unutması nedeniyle elimizden çıktığı yazılıyor. Allah gerçekten akıl fikir versin. Muhtardan ikametgah senedi almıyoruz. Birçok ulusun dahil olduğu bir antlaşma bu. Türkiye de bir tek ismet inönü ile gitmedi. Yanında bir sürü diplomat da vardı. Ayrıca ismet inönü'nün branşı da coğrafya idi.
Lozan Antlaşması'nı bir iki günde üzerinde anlaşılan bir konu gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysa bu antlaşmanı başlama ile bitmesi arasında 9 ay geçti.
Adalar konusunda gerçek şu: 1830 yılında Yunan isyanı ve bağımsızlık savaşı sonrasında imzalanan Londra protokolü sonrasında Eğriboz Adası, Mikanos, Santorini , Nakşa ve kuzey Sporadlar Yunanistan Krallığı'na bırakıldı. Sonrasında ise italya ile yapılan Trablusgarp Savaşı sırasında, italya Osmanlı'yı barışa zorlamak için On iki Ada'yı işgal etti. 1912 yılında italya ile yapılan Uşi Anlaşması sonucu bu adalar geçici olarak italya'ya bırakıldı. Ancak Balkan savaşları'nın başlaması sonucu güvenlik gerekçesiyle iade edilmedi ve uzun süre italyan yönetiminde kaldı. Ege Adaları üzerindeki en büyük darbe ise Balkan Savaşları'nda yaşandı. Osmanlı Donanması Haliç'te çürürken Yunan donanması Sakız, Midilli, Limni, Sisam ve taşöz gibi bizim için oldukça stratejik adaları işgal etti. 1913 yılında Londra Antlaşması'da büyük devletlerin (ingiltere, Fransa ve Rusya v.b.) adaların geleceğine karar vermesi kararlaştırıldı. 1914 yılında ise Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışındaki tüm adaların Yunanistan'a verilmesi tebliğ edildi. Ama Osmanlı Devleti bunu tanımadı. Lozan Antlaşması'nda Ege'deki tüm adaların Yunanistan'a bırakılması istendi. Ama Çanakkale Boğazı'nın girişinde bulunan ve daha önce zaten bizim egemenliğimize bırakılan Gökçeada ve Bozcaada üzerindeki egemenliğimizi koruduk. Diğer adalar silahsızlandırılması kaydıyla Yunanistan'a bırakıldı. ikinci Dünya Savaşı sonrası yapılan Paris Antlaşması ile On iki Ada (Rodos, istanköy ve Meis dahil) silahsızlandırılmak kaydı ile Yunanistan'a bırakıldı. Türkiye bu antlaşmaya da dahil olmadı ama adaların mülkiyeti bu tarihte el değiştirdi. Bu yüzden adalar konusunda Lozan'ı sorumlu tutmak anlamsız.
Şubat ayu başında görüşmelere ara verilmeden hemen önce ismet inönü Lord Curzon ile yaptığı görüşme sırasında Lord Curzon kendisine "Türkiye'ye dönünce Meclis ve halka ne söyleyeceksiniz" sorusuna karşılık "Konferans Lord Curzon yüzünden sonuçsuz kaldı. Çünkü o konferansı sonuçsuz bırakmak için mücadele etti ve bir bahane bularak her talebimize karşı çıktı diyeceğim " demişti.
ismet Paşa'nın başarılı mücadelesi diğer ülkelerin heyet başkanlarınca da saygıyla karşılanmıştı.
Fransız baş delege "ismet Paşa mükemmel bir asker olduğu kadar mükemmel bir diplomattır" demiş, italyan baş delegesi " Lozan Konferansında Türk heyetinin temsilcisinin üstünlüğü kesindi. ismet Paşa her açıdan konferansa hakimdi. Büyük askeri başarısından sonra Türk tarihinde örneği olmayan siyasi bir zafer kazandı. Şahsen onun bu konferansta oynadığı büyük siyasi role hayranım" demişti.
ingiltere'nin en önemli devlet adamlarından Winston Churchill "Dünya Bunalımı" isimli kitabında "Lozan Antlaşması, Sevr Antlaşması'nın kesinlikle karşıtı oldu. Daha önce Türkiye, barışı dikta etmekle kalmayıp Türk devletini ölüme mahkum etmeye hazır olan büyük devletler, şimdi eşit koşullardaki görüşmelerde bulunmak zorunda kaldılar. Türkler istanbul'u yeniden ele geçirdiler ve Doğu Trakya'nın önemli bir bölümünü geri aldılar. yabancı devletlerin her türlü denetim ve yönetimi yok edildi, kapitülasyonlar kaldırıldı." diye yazmıştı.
ABD gözlemcisi John Grew ise "ismet Paşa Lozan'da büyük bir diplomatik zafer kazanmıştır. Bütün itilaf Devletleri diplomatlarının sırtını yere getirmiştir. Bu olayı inkar etmenin yararı yoktur. Belki de bu, Türklerin siyasi olarak kazandıkları en büyük zaferdir." demişti.
Rusya Dış işleri bakanı Çiçerin ise "12 yıl süren savaşlar sonucu zayıf düşmüş olarak kabul edilen Türkler dünya güçlerini dize getirdi" diye açıklama yapmıştı.
Ünlü tarihçi Bernard Lewis Lozan'dan şöyle bahsetmektedir "Lozan'ın Türkiye için en büyük önemi bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin içine aldığı bütün topraklarda Türk egemenliğinin tam olarak kurulmasıdır. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca bir aşağılama, boyunduruk sembolü ve öfke kaynağı olan kapitülasyonlar kaldırıldı. Böylece, Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nın yenilmiş devletleri arasında kendi yıkıntısı içinden yeniden ayağa kalkmayı başaran tek ülke oldu. Galip güçlerin kendisine dayattığı barış şartlarını reddetmiş ve kendi şartlarını kabul ettirmişti."
Tarihçi Toynbee de şöyle diyordu: "Türk delagasyonu Misak ı Milli ile belirlenmiş olan toprak konuları , kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar konularında bir adım bile geri atmamışlardır. Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan'da ihtilaf Devletleri tarafından kabul edilmiştir.
Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabulk ettirmesi şaşılacak bir şeydir.
Neticede Lozan'da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur" diye yazmıştır.
Konferansın son aşamasında Başbakan Rauf Orbay ile ismet inönü arasında bazı sorunlar yaşandığı da doğrudur. Konferansın son aşamasında Yunanistan'ın savaş borcunu parayla ödeyemeyeceği anlaşıldığı sırada ismet paşa Yunanistan'ın Karaağaç'ın Türkiye'ye bırakılması ile borcunu ödeme çözümünün yegane gerçekçi çözüm olduğunu savunuyordu. Ancak Rauf Orbay aksi görüşteydi.
ismet Paşa Lozan Antlaşması'nın her noktası üzerinde mutabakatıyla varıldığını Ankara'ya bildirdi ancak birkaç gün boyunca antlaşmayı imzalaması için yetki telgrafı gelmedi. Bu durum ismet Paşa'yı çok üzdü ve Atatürk'e doğrudan doğruya başvurarak durumu anlattı.
Atatürk çektiği telgrafta antlaşmayı imzalamasını ve sonucunu bildirilmesini istedi. ismet Paşa bundan büyük mutluluk duydu, sevinci Atatürk'e coşkulu bir teşekkür mesajıyla belirtti ve antlaşmayı imzaladı.
ismet Paşa'nın Ankara'ya gelişinde kendisini karşılayanlar arasında Atatürk ve diğer devlet adamları vardı ama Rauf Orbay yoktu. Birkaç sonra da rauf Orbay Başbakanlıktan ayrıldı.
Nihayetinde alınan kararları beğenebilir ya da beğenmeyebilirsiniz. O günün koşullarını göz önüne alarak ve tabi denizlerimizde yabancı ülke zırhlılarının demirlemiş olduğunu da düşünerek hakkaniyetli davranın. elbette ben de en azından Midilli, Sakız gibi çok yakınımızdaki adaların bizde kalmasını tercih ederdim. Ama o dönemin koşulları altında, kendi gücümüzü de göz önüne alırsak bu pek mümkün değildi. Kaldı ki bu adalardan neredeyse 10 yıl önce çıkarılmıştık. Çıkarılmadan önce de ada nüfusunun çoğunluğu Rum kökenlilerdi. Osmanlı Devleti haliyle bu adaları tarih boyunca çok da önemsememişti.
Şimdiyse artık bu konuda içimizdeki ayrışmaların önüne geçmemiz gerek. Lozan bizim Türkiye Cumhuriyeti olarak doğacağımızın belli olduğu bir anlaşmadır. Sizi bir yerlerine takmayan, dört beş yıl önce parsel parsel sizi kaça bölüp kime ne verileceğini tartışan ülkeler karşımıza denk olarak gelip haklarımızı tanımıştır. Bizim başımıza da yeniden bir hal gelecek olursa içimizdeki bu ayrışmalardan dolayı gelecektir. Tarih boyunca bunu defalarca kez denediler, pek çok da başarılı oldukları olaylar oldu. Bu ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti olabilir ama ülkenin kuruluşunda Türk'ü kadar Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Boşnak'ın v.b birçok vatandaşının kanı dökülmüştür. Aynı oyunlar yine oynanıyor ve oynanmaya da devam edecek. Bir arada durmayı başaramazsak var olmayı da başaramayacağız.
4. yüzyılda Roma imparatorluğu toprakları iki kardeş Valentianus (Batı) ve Valens (Doğu) tarafından yönetilmekteydi. Valentianus'un 375 yılında ölümünden sonra oğlu Gratianus yönetimi devralmıştı. Valens'in de Edirne Savaşı'nda öldürülmesinden sonra doğu topraklarının başına komutan Theodosius'u atamıştır. Bir isyan sonucu öldürülen Gratianus'tan sonra batı toprakları 2. Valentinianus'un hakimiyetine geçse de, o da suikast sonucu öldürülür. Bu olayda yardımcı bir rol oynayan retorik üstadı Eugenius, Batı Roma hükümdarı olmak için girişimde bulunmuştur. Bunu kabul etmeyen Theodosius 6 Eylül 394'te Frigidus Nehri üzerinde gerçekleşen Frigidus Savaşı'nda Eugenius'u yenmiş ve öldürmüştür. Bu tarihten sonra batı topraklarına yeni lider ataması yapmayan Theodosius, tüm Roma topraklarının tek lideri haline gelmiştir.
Roma - Got ilişkilerinin yeniden bozulmasına neden olan bu savaş, Hristiyanlığın paganizme zaferi olarak da yorumlanmaktadır. Çünkü pagan olup olmadığı tam olarak bilinmese de Eugenius, dönemin paganlarının desteğini almıştır.
Diğer adıyla ötenazi.
Birçok ülkede yasalaşmış olan bu olay belki de duymuşsunuzdur en son ispanya'da yaşanan bir olay ile anıldı.
Olay aslında çok acı. Noella, Generalitat'ın sosyal hizmetlerinin vesayeti altındayken cinsel saldırıya uğradığını iddia etmişti. Generalitat, ispanya'nın özerk bir bölgesi olan Katalonya'nın yerel hükümetini ve idari sistemini ifade eden resmi ve tarihsel bir isimdir. Noella, 3 ayrı cinsel saldırıya uğradığını iddia etmişti. ilkinde, dört yıl birlikte olduğu sevgilisinin kendisine saldırdığını söyledi; ikincisinde; bir gece kulübünde iki erkeğin kendisine zorla yaklaşmaya çalıştığını; üçüncüsünde ise yine bir eğlence mekanında üç kişi saldırıya uğradığını belirtti. iddia ediliyor diyorum, çünkü genç kadının Temmuz 2015 ile Şubat 2019 arasında kaldığı yatılı merkezlerde hiçbir cinsel saldırı olayının kayda geçmediği doğrulandı.
Ardarda yaşanan bu olaylardan sonra 4 Ekim 2021 tarihinde 21 yaşındaki Noella kaldığı konutun 5. katından atlayarak kendini öldürme girişiminde bulundu. Fakat ölmediği gibi belden aşağı kısmi felç oldu. Bu aşamadan sonra Noella yardımlı ölüm talebinde bulundu. 2024 yazı tarafından kendisine "yardımlı ölüm" hakkı tanınsa da, babasının muhafazakar bir grubun desteğiyle açtığı dava ile süreç durdu. Babası, kızının karar verme yetisini etkileyen bir kişilik bozukluğundan muzdarip olduğunu iddia ederek kararı engellemeye çalışsa da sonuçta mahkeme Noella lehine karar verdi ve o da 26 Mart 2026 günü yardımlı ölüm yöntemiyle yaşamına son verdi.
ispanya'da 2021 yılında yürürlüğe giren ötanazi yasası kapsamında 2024 yılında 426 kişi bu haktan yararlandı; ancak Castillo'nun vakası, yargının nihai kararı verdiği ilk dosya olarak tarihe geçti.
Yardımlı ölümün yasalaştığı ilk ülke ise isviçre oldu. isviçre bu yasayı 1942 yılında hayata geçirdi. Avrupa'da isviçre'den başka Hollanda, Belçika, Lüksemburg, ispanya ve Avusturya'da da yasallaştırılmış "yardımlı ölüm" uygulaması bulunuyor. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'da ilgili yasalar 2015'te yürürlüğe konulmuş.
Son olarak ise ingiltere'de Avam Kamarası'nın onayından geçen yasa tasarısı Lordlar Kamara'sının onayıda bekliyor. Lordlar kamarası'nın ise yasa ile ilgili 1.200 değişiklik önergesi verdiği biliniyor. ingiltere'de son 20 yılda 500'den fazla ingiliz 12-15 bin sterlin civarındaki bedeli ödeyerek isviçre Zürih'te yaşamına son verdi.
"Yardımlı ölüm", yasallaştırma teklifi, altı ay içinde ölmesi beklenen ölümcül derecede hasta yetişkinlerin kendi yaşamına son vermesi için yardım almasına izin vermeyi kapsıyor. Çeşitli ülkelerde farklılık içerse de genel olarak ağır koşulları var. 18 yaşından büyük olmak, en az 12 aydır bir pratisyen hekime kayıtlı olunması, seçimi yapabilecek zihinsel kapasiteye sahip olmak, altı ay içinde ölüm beklenmesi, ölme isteği hakkında tanıklık edilmiş ve imzalanmış iki ayrı beyanda bulunulması, iki bağımsız doktor arasında en az yedi gün olacak şekilde her değerlendirmede uygun olduklarına ikna edilmesi gibi. Ayrıca hasta harekete geçmeden önce 14 gün beklemek zorunda (değişiklik gösteriyor). Hastanın hayatına son verecek maddeyi bir doktor hazırlayacak ancak kişi bunu kendisi uygulayacak.
Genel olarak AKP sağ kesime yakın, kapitalist ve muhafazakar. CHP ise, sosyal demokrat olarak sol kesime yakın duruyor.
25 yıl boyunca AKP'nin siyasi ideolojisi hiç de umrumda olmayabilirdi. Bilime önem verseler, ekonomiyi tüm cumhuriyet kazanımlarını satarak yok etmeye çalışmadan, bu ülkenin içinden çıkmış kurucusunu şeytan gibi görmeseler, liyakate önem verseler, tüm siyasi normları yok sayarak adaletsiz ve ahlaksız bir şekilde rakiplerini yok etmeye çalışmasalardı eğer.
hepsini geçtim; bunların hangisi bizi daha iyi bir yere taşıdı. yüzbinlerce maden ruhsatı verildi de daha mı iyi yaşıyoruz. Doğamızı, ormanlarımızı, ağaçlarımızı yok etmekten başka neye yaradı?
Kağıt fabrikalarımızı sattık, dışarıdan kapıt ithal ediyoruz. Şeker fabrikalarımızı sattık, dışarıdan mısır şurubu ithal ediyoruz. hepsi daha pahalı hale geldi.
Eğitim olarak dökülüyoruz. 25 yıllık iktidarda 8-9 defa sistem değişikliği yaşandı. Çocukların beyni sulandı. Amaç ne? eğitimsiz kültürsüz nesiller mi yaratmaz. başarmak üzere.
AKP'nin bu topluma en büyük zararı ise çok sistemli bir şekilde birbirinden nefret eden, birbirine düşman kesimler yarattılar. Bu belki de en ciddi sorun. Bir partinin lideri ve cumhurbaşkanı olarak derse ki "ya taraf olursunuz ya da bertaraf" Bu nasıl bir yaklaşımdır. Siyasi görüşlerine katılmayan herkes vatan haini, herkes terörist. gelgelelim bir ara elele yürüdükleri ve destekledikleri kesimler de terörist oluverdi. Hiçbir şekilde hatalı olduğunu kabul etmeyen narsist bir yönetim şekli. Bugün neye doğru diyorsam doğru odur, bugünün doğrusu yarın yanlış da olabilir. Böyle bir siyasi bakış açısı olabilir mi? Ama öyle bir hale getirildik ki buna karşı çıkacak kimse yok. Erdoğan'ın egosu herşeyi yapılabilir kılıyor. Kendi belli bir yaşta ama bunun acısını şu anda 20'li 30'lu yaşlarda olup ona gönül verenler ödeyecek. Bu yapılanları gelecekte nasıl açıklayacaklar.
Gelelim CHP'ye. AKP için saydığımız tüm olumsuz değerler CHP için de geçerli olabilir. Liyakatsizliği onlar da devam ettirebilirler. Onlar da kendi adamlarına ihale verebilirler. Onlar da madenleri satabilir, eğitim sisteminin içinden geçebilirler. Ama işte bunun bir kesinliği yok. Tüm bu amelleri yapmayadabilir, pozitif bir tutum takınabilirler. Bu yüzden CHP denenmemiş olmanın bir ümidini taşıyor. Sakın 50 yıl önceki iktidar olayını örnek vermeyin, komik oluyor. Özellikle AKP'nin ideolojisi gün be gün değişirken.
AK Parti doğası nedeniyle kendi kendini tüketti. Tamamen yakın çevresini beslemek adına kurulmuş. Ama sonra partini etrafındaki dalgalar çoğalmaya ve doyurulacak boğazlar artmaya başladı. Bu benzer her oluşumda böyledir. Ama bugün AKP'ye gönül vermiş olanlara tüm saygımla soruyorum:
"Limon ithal eder duruma geldik, memnun musunuz?"
"Kağıt ithal eder duruma geldik, memnun musunuz?"
"ilk mercimeğini bizden aldı tohumlarla başlatan Kanada'dan mercimek alır hale geldik, memnun musunuz?"
"insanlarımız et yiyemez duruma geldi, memnun musunuz?"
"iktidara geldiklerinde en düşük emekli maaşıyla kaç çeyrek alınıyordu, şimdi 2 tane alınıyor; memnun musunuz?"
"doktorlarımız, sadece doktorlarımız değil çok sayıda akademisyenimiz yurtdışına gidiyor, beyin göçü ileri seviyede. Akrep gibi kendi kendimiz sokup yok edecek seviyeye geldik; memnun musunuz?"
bu böyle çok uzun sürer. Ama AKP'nin gerçekten bir çekilme zamanı geldi. Başka bir oluşum denenmeli. Memnun kalınmazsa o da değiştirilir. Bunlar Allah'ın görevlendirdiği insanlar değil, senin benim ödediğimiz vergilerle maaş alan ve mantıksal olarak bizim faydamıza çalışması gereker insanlar. Kim şımarırsa gönderin gitsin.
552 yılının Temmuz ya da Haziran ayında General Narses komutasındaki Bizanslıların Kral Totila komutasındanki Ostrogotları yendiği savaştır. Bizans zaferi, Gotların kontrolündeki italya Yarımadası'nın Bizans tarafından yeniden ele geçirilmesinin ve Gotların dağılmasının önünü açtı.
9 ağustos 378'de Edirne (Hadrianapolis) savaşı'Nın sebebi, Hun baskısından kaçıp roma topraklarına yerleşmelerine izin verilen Fritigern önderliğindeki Vizigotlara (Batı Gotları), devlet tarafından vaat edilenlerin yapılmaması üzerine isyan etmeleridir. isyan sırasında imparator Valens, Suriye'de sefer yapıyordu ve haberi alır almaz geri döndü.
istanbul'a gelen Valens büyük bir orduyla Edirne'ye Gotların üzerine yürüdü. Edirne civarında bir tepenin üzerinde Vizigotların derme çatma bir kale kurduğunu gördüler. Roma komutanları emir beklemeden saldırıya geçtiler ve iki seçkin birliği savaşa gönderdiler. Onları takip eden piyade birlikleri de gönderildi. Ama hata bu birliklerin parça parça gönderilmesiydi. Böylece saldırı dengesizleşti ve Roma birlikleri tam bir kaos içinde etrafta dolandı. Bu arada Alatheus ile Saphrax ve önderliğindeki Ostrogotlar (Doğu Gotları), Vizigotların yardımına koşmuş ve süvarileriyle savaş meydanına girmişti. Bazı kaynaklara göre 40.000 roma askeri öldürüldü. Bu Doğu Roma ordusunun üçte ikisi anlamına geliyordu. Roma imparatoru Valens de bu savaşta öldürülmüştür ve cesedi asla bulunmamıştır. Bir rivayete göre savaşın kaybedileceğini anlayan Valens adamları ile birlikte bir köy evine sığınır. Bu evin yanına gelen Gotlara Valens'in korumaları evin çatısından ok atmaya başlar. Çıkan çatışma ilerleyince Valens'in yardımcıları içerdekinin kim olduğunu söyler ama bu sırada gotlar evi ateşe vermiştir. imparator söndürülemeyen ateşlerin içinde yanarak can verir.
Eğitimli bir Roma ordusunun da yenilebileceğinin anlaşıldığı bu savaştan sonra bir kriz ortamı doğmuştur. Dördüncü yüzyıl tarihçilerinden Ammianus Marcellinus "Cannae Savaşı'ndan beri böyle bir katliam hiç yaşanmadı" diye yazmıştır. Bazılarınca bu savaş Gothlarla Bizans'ın savaşı gibi anlatılsa da bu savaşın yapıldığı tarih Kavimler Göçü olarak bildiğimizi bir çağ değişiminin hemen öncesine denk gelir. Orta Asya'dan gelen Hunlar önlerine gelen kavimleri yağmalayarak batı'ya doğru ilerlerler. Bu tarihlerde Roma Doğu ve Batı olmak üzere tam olarak ikiye ayrılmamıştı. Bu yüzden bu savaş Doğu Roma ya da Bizans'ın değil bizzat Roma'nın savaşıdır.
Çıkan karışıklık nedeniyle Gotlar batıya doğru ilerleseler de 382 yılında Valens'in halefi Thedosius önderliğindeki Romalılar Gotları Trakya'ya kadar geri püskürttü. Bu yine de Roma'nın Vizigotlar tarafından 410 yılında yağmalanmasını engelleyemedi.
iznik'te iki önemli konsil yapılarak Hristiyanlığa yön vermiştir.
Bunlardan ilki 1. iznik Konsili olarak geçer vee 325 yılında toplanmıştır. Din adamlarından oluşan meclis Hristşyanlık tarihi açısından çok önemlidir. Çünkü hem ilk ekimenik (evrensel) konsildir, hem de Hristiyanlığın inanç esasları ya amentüsü burada belirlenmiştir. Çoğunluğu doğudan gelen yaklaşık 300 din adamının katılımıyla 20 Mayıs'ta imparatorluk sarayında toplanan konsilin amaçlarından biri Ariusçu inancın tartışılmasıdır. Konsile katılan Ariusçular kendi fikirlerini açıklamaya çalışsalar da konsil bu inancı sapkın olarak kabul etmiş ve Arius'un Aforuzunu onaylayarak sürgün etmiştir.
Konsilde belirlenen Hristiyan Amentüsüne göre "göğün ve yerin, görünen ve görünmeyen kainatın yaratıcısı Tanrı'ya, onun tek oğlu Rab isa Mesih'e ve onun gerçek Tanrı'dan gerçek Tanrı olduğuna , yaratılmadığına, Baba ile aynı özden olduğuna ve Kutsal Ruh'a inanılması gerekmektedir. Ayrıca bunun tersini söyleyenler evrensel kilise tarafından aforoz edilecektir. Konsil aynı zamanda Paskalya tarihini de belirlemiştir. Buna göre ilkbahar dönencesinin ilk dolunayından sonraki ilk pazar günü Paskalya tarihi olacaktır.
24 Eylül 787 yılında toplanan 2. iznik konsili ise toplamda 7. konsil olup katolikler ve ortodokslar tarafından kabul edilen son konsildir. Hristiyan dünyasında ikonaların yeniden serbest bırakılmasını ve dini tasvirlere (ikonalara ) saygı gösterilmesini (venere) onaylan konsil, Ortodoks ve katolik kiliseleri için tarihi bir dönüm noktasıdır.
Konsil imparatoriçe irini ve Patrik Tarasios'un girişimiyle toplanmıştır. ilk oturumları iznik'te yapılmış, son oturumları ise Konstantinopolis'teki imparatorluk sarayında gerçekleşmiştir.
Arius 260 yılı civarında Libya'da yaşayan Berberi kökenli bir ailede dünyaya gelmiştir. Diocletianus döneminde yaşanan yoğun dini baskı döneminde, 4 yüzyılın önemli dinsel merkezi olan Mısır'a bağlı iskenderiye Kilisesi vaizlerinden biridir. Bu kiliseye bağlı 12 yönetim bölgesinden biri olan Baucalis Kilisesi'nin yöneticiliğine getirilmiştir.
Bir süre sonra Hz. isa'nın insani ve tanrısal doğası hakkında ileriye sürdüğü fikirler nedeniyle Ariusçuluk denen bir akım başlatmıştır. Bu akım Roma topraklarının tümünde çok taraftar bulmuş, çok yeni olmayan, düşüncesine göre Hz. isa Tanrı ile eşit değildir. Tanrı gibi ezeli değildir, Tanrı'nın isteği sonucu var olmuş yani yaratılmıştır. Gerçek anlamda Tanrı olmamakla birlikte yine de erdemi nedeniyle kendisine bahşedilmiş olan Tanrı ünvanına sahiptir. Ariusçuluğun başka görüşleri de olmakla birlikte bu görüşünden dolayı Hristiyanlık tarihinde en çok tartışılan saplın inanç olduğu bilinmektedir.
Konuyu çok önemseyen dönemin imparatoru Constantinus, sorunun etraflıca görüşülmesi için bir konsil toplanması emrini vermiş, 325 yılında iznik'te bir konsil toplanmış, ve konsilde de ariusçuluk reddedilmiş, sapkın ilan edilmiştir.
Yunanca "monakos" fiilinden türetilmiştir. "Tek başına yaşamak" anlamına gelmektedir. Manastır hayatının özelliği olan kendini ibadete adayarak kalabalıktan uzakta yaşama fikri ilk olarak 3. yüzyılda Mısır çöllerinde ortaya çıkmıştır. Bilinen ilk münzevi Antonius'tur. Yaşam tarzının taklit edilmesiyle çöle çekilenlerin sayısında artış olmuştur. Kapalı bir ortamda inzivaya çekilip ibadet etme tarzını getiren ise Aziz Pachomius'tur. 400 yılı civarında Mısır'dan ayrılan John Cassian ise Provence'e yerleşmiş, öğretileri ve metinleriyle manastır hayatının çerçevesini oluşturmuştur. John Cassian daha sonra Fransa'da iki manastır kurmuştur. Öte yandan sürgünlerinden birinde çölde yaşayan münzevilelrekalan Patrick Athanasios, iki Mısırlı rahip ile Roma'yı ziyaret etmiş ve Aziz Antonius'un ilkelerini buraya taşımıştır. imparatorluktaki genel ahlaki yozlaşma ve lükse tepki gösterenlerin münzevi hayatı seçmesiyle sayı giderek artmış, bu hayat tarzını seçenlerin bir arada yaşayarak ibadet edebilmesi için manastırlar inşa edilmeye başlanmıştır.
Türk, Tatar ve Altay mitolojilerinde korucu ruh gibidir. nesnelerin içinde var olan ve olağanüstü doğasını aktaran gizli bir güçtür. Ayrıca, iyiliksever ruhlara da iye denilmektedir. Türk mitolojisinde pek çok tabiat unsurunun mutlaka bir anlamı, iyesi vardır. Mesela bağ iyesi, üzüm bağını korur. Su iyesi suları koruyan iyedir. Nitekim insanlardan kendilerini koruyan bu iyelere saygı duymaları beklenir.Bu nedenle her bir unsurun her iyesi için bu ruh ayrı bir şekilde bulunmaktadır.
Örneğin her ocağın kendi koruyucu ruhu vardır. Hatta islamiyet'in kabulünden sonra bile Mescit iyesi adıyla camilerin ve mescitlerin koruyucu ruhları olduğuna çok uzun süre inanılmıştır. Bu inanış Tatarlar arasında bugün bile varlığını devam ettirmektedir. Bu islamiyet'te her nesne ve varlığın başında en az bir melek bulunur anlayışı ile benzemektedir. Mesela islam inancında insanların sağ ve sol omuzunda günah ve sevapları yazan meleklerin varlığı söz konusudur.
eski türk inanışında da hava ve gök iyeleri ile yer ve su iyeleri mevcuttu.
(Dakikalar içinde Türk Mitolojisi, Ahmet Taşağıl)
Kızagan Türk mitolojisinde savaş sembolü olarak ortaya çıkar. Savaşçı ruhuyla tanınan bu tanrı, cesaret, kuvvet, strateji gibi savaş yeteneklerinin de simgesidir. insanlar savaşları kazanmak için ona dua ederler. Savaşçıların sığındığı ve kendilerine yardım etmesini istedikleri tanrı, Kızagan'dır. Ona gönderilen dualar, özellikle savaş öncesi ve sırasında çok büyük bir öneme sahiptir.
Altay mitolojisinde Kızagan Han'ın dış görünümü de anlatılır. Tasvire göre, genelde göğsünde ateş dolu bir zırh ve elinde bir kılıç ile betimlenir. Bu imaj, savaşın vahşi ve yıkıcı şartlarını da ortaya koyması açısından önemlidir. Kızagan Han'ın mitolojik öykülerine baktığımızda savaşın kaçınılmaz olduğu ve insanların kendilerini korumak için savaşmayı öğrenmeleri gerektiği üzerine kurulu olduğuna şahit olunur. Kızagan Han'ın kuvveti ve yiğitliği insanları savaşmaya yönlendirirken aynı zamanda savaşın etkilerini de gözler önüne serer. Onun efsanelerdeki varlığı savaşın insan hayatında nasıl bir rolü olduğunu ortaya koymaktadır. (Dakikalar için Türk Mitolojisi, Ahmet Taşağıl)
Maygıl yahut Maygıl Ana olarak bilinen Türk mitolojisine ait bir figürdür. Türklerin hem Oğuz boylarının anlatılarında hem de Yakut ve Altay mitolojilerinde kendisine yer bulur. Su Tanrısı ya da Su Tanrıçası olarak da bilinir.
Özellikle Altaylıların ve Yakutların tengricilik inanışlarında koruyucu Tanrıça kabul edilir. Yeryüzündeki hem durgun hem de akan bütün sulardan sorumludur. Kelimenin kökenine baktığımız zaman şunu görürüz. May, bay demektir. Bay ise eski Türkçede "zengin, varlıklı, ulu ve bilge" gibi anlamlar içermektedir. Bu nedenle Maygıl'ın "baymak" fiilinden yani zengin olmaktan, büyümek ve gelişmekten türetilen bir ifade olduğu tahmin edilmekle birlikte genel anlamda su tanrıçası olarak görülür. Türklerde suyun kutsal kabul edilmesi, suya hürmet edilmesi de yine bu inanışla ilintilidir. Her ne kadar Maygıl kelimesi ve mitolojik değeri günümüzde özellikle Türkiye kültüründe silinmeye yüz tutsa da, davranış biçimlerine ve halk algısına yansımıştır. (Dakikalar içinde Türk Mitolojisi, Ahmet Taşağıl)
Azna Han yahut Ayna Han miti, Türk mitolojisinde fitne ve fesat tanrısı olarak bilinir. genellikle Ayna Han, bazen Adna Han olarak da adlandırılır. Görevi yeryüzünde kargaşa çıkarmaktır. Kötülükle ilgili ne varsa sinesinde bulundurur. Öyle ki, fırsatını bulduğu anda insanlara ve çevreye zarar verir. Ayna Han da bütün kötülük unsurları gibi yeraltında yaşamaktadır. Ona bağlı olan kötü ruhlar vardır ve Aynalar yahut Aznalar olarak adlandırılırlar. eğer Ayna Han yeryüzünde bir kötülük yaratmak isterse, bu kötü ruhları kullanır. Onları yeryüzüne gönderir. Bu anlamda aynalar şeytana ya da iblislere denk düşmektedir. insanların ruhlarını çalarak götürür ve onlara kötü hastalıklar verirler. Hatta Ayna Han bazen gelip çocukları kaçırır.
inanışa göre yanında ayna bulundurur. Ona bakınca insanların işlediği bütün günahları görebilir. Gece aynaya bakmanın uğursuzluk getireceği düşüncesi mitolojideki bu kavrama dayanır. Gömülen cenazelerin üzerine ters ayna bırakmak da eski bir Türk geleneğidir ve Anadolu'da bu geleneği uygulamaya devam eden yöreler vardır.
Türk ve Altay mitolojilerindeki güzellik tanrıçasının karşılığı olarak bilinir. Ayığsıt, Ayıhıt ya da Ayısat Hanım olarak da adlandırılır. Aşkı ve güzelliği temsil eder. Ayzıt'ın ongununa bakınca şöyledir: Gümüş tüylü bir kısrak biçiminde görünür ve yeryüzüne gökten iner. Kısrak kılığındayken yelelerini ve kuyruğunu tıpkı bir kanat gibi kullanır. Daha ziyade ormanda dolaşmayı sever. Beyaz bir kalpağı ve çıplak omuzlarında yine beyaz bir atkısı vardır. insanlara sevgi ve sevmek hissi verir. Ayzıt'ın kızları vardır. Onlar da kuğu şekline bürünebilirler.
Aşk her zaman ışık ve parlaklıkla sembolize edilmektedir. Ayzıt, sadece aşık etmez. Aynı zamanda çocukları ve küçük hayvanları da korur. Ayzıt'ın ellerinde gümüş bakraçlar ve kamçılar bulunan bekçiler tarafından korunan bir sarayı vardır. Bu bekçiler kötü kalpli insanları içeriye almazlar. Bu nedenle Ayzıt'ın sarayı tamamen sevgiden oluşan, sevginin dışında başka duygunun giremediği bir saray olarak nitelendirilir. Ayzıt, günümüzde kız çocuklarına isim olarak verilmektedir.
ayzıt: Türk ve Altay mitolojilerindeki güzellik tanrıçasının karşılığı olarak bilinir. azna han: Türk mitolojisinde fitne ve fesat tanrısı olarak bilinir. maygıl: Türklerde hem Oğuz boyunun anlatılarında hem Yakut ve Altay mitolojilerinde su Tanrısı veya Su Tanrıçası olarak da bilinir. Kızagan: Türk mitolojisinde savaş sembolü olarak ortaya çıkar. iye: Türk, Tatar ve Altay mitolojilerinde koruyucu ruh gibidir.
Hükümdar mı bilemeyeceğim ama Büyük iskender, Cengiz Han, Timur bu listeye dahil olur.
Kanuni'ye de lafım yok. Ama babasının ekmeğini de çok yediği muhakkak.
Karaborsa'da konser biletlerinin fiyatları 200 bin liraya kadar çıkan, gösterisinde Cem Yılmaz'dan, Sibel Can'a kadar pek çok ünlüyü davet edip çıkaran bir sanatçı daha çıkarsa megastar olur.
Tarkan'ın hiçbir zaman hastası olmadım. Şarkılarının çok azını listelerime katmışımdır. Hatta ilk çıktığında nefret falan ediyordum. Ama kendi hakkında çıkan hiçbir dedikoduyu takmayan, sadece sanatıyla değil toplumsal sorunlarla da bir aydın sorumluluğuyla değinen başka bir sanatçı var mı? Ya da kaç tane var? Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerek. Tarkan yaşı itibarıyla artık kendi alanında çok müstesna. Kendinden yaşlı ve hala bu mesleği yapan Erol Evgin var. Yaşıtları Yaşar, Levent Yüksel. Başka aklıma gelmiyor. Aynı dönemde çıkan tüm rakipleri elendi gitti. Ne diyelim o zaman Tarkan'a.
Sevmişim lan be bu adamı . Yeni fark ediyorum.