umurumda değil. isterse üzerine yunan çayı, israil çayı yazsınlar.
hatta altına da not olarak "türk diye bir ırk yoktur. bunun için türk çayı da yoktur" diye eklesinler.
benim derdim tüm dünyada yasak olan kimyasalların ülkemizde tarımda kullanılması.
taklit tağşiş de buna eklenince milyonlarca insan ileriki yıllarda ciddi sağlık sorunları yaşıyor olacağı.
hem yetersiz, dengesiz beslenme ve hem de sağlıksız beslenme eklenince insanlar beden ve ruh olarak çöküyor.
tarım bakanlığına soru soruluyor.
kısacası "halkın yiyip içtiği tarım ürünlerinde ne kadar zararlı kimyasallar (pestisitler) var? sonuçlar nedir?" diye soruluyor.
tarım bakanlığı açıklama yapmıyor.
konu mahkemeye intikal ediyor ve mahkeme açıklanmasını istiyor.
tarım bakanlığı buna verdiği cevap "ticari sır, kamuoyuna faydası yok, dünyada bunlar açıklanmaz vb" oluyor.
düşünün...
kanser başta olmak üzere hastalıklar, özellikle çocuklar, bebekler, hamile kadınlar için geri dönülmez yıkıcı etkisi olan sonuçlar...
bu hastalıklar yüzünden atıl olan iş gücü ve tedavi, bakım, ilaç paraları ile milyarlarca dolarlık devlet bütçesine yük.
bunlar ticari sır ve kamuoyuna faydası yok.
siz kalkıp çaykur üzerinde türk yazısını, makarna üzerine türk yazısını tartışıyorsunuz.
kafanız kesiliyor ama saçım bozulur derdindesiniz.
domatesin fiyatını tartışıyorsunuz.
umarım espri olsun diye böyle başlık açıyorsunuz.
sevilir böyle başlıklar.
neden mi?
bu tür başlıklar sözlük yazarlarının ekonomik okur yazarlıklarının yanı sıra zeka ve eğitim seviyelerini, cehaletini gösterse de aynı zamanda ahlak ve etik değerlerini de gösterir.
burada uzun uzun yazmaya gerek yok. anlama ve okuma özürlüleri rahatsız etmeyelim.
ne bileyim...
şimdi petrol, doğalgaz başta olmak üzere altın, gümüş vb değerli madenler zengini ülke olan; üstelik dünyanın önde gelen üreticisi-sahibi olan ama halkı açlıktan yoksulluktan kırılan, refah seviyesi olmayan ülkelere ve bu ülke insanlarına bakınız verip konuyu uzatmayayım.
kısacası ne petrolünüz ne arabanız ülkeyi ve ülke insanının refah seviyesinin göstergesi değildir.
ilkokul çocuğu zeka seviyesinde olup ama ilkokul eğitimi bile olmayan biri gibi "çıkar telefonunu" diyen bazı insanlar gelip burada "sokak araba dolu" diyerek bunu paranın bolluğuna bağlamasına gülüyorum.
aslında ortalama bir zekanız ve ortalama bir eğitim seviyeniz varsa bu ülkede yaşadığımız bu ortamda böyle bir görüntü felaketin resmidir.
donyo bozo koskonoyor diyerek konuyu kapatayım...
unutuyordum, eskiden buzdolabı mı vardı?
ambulans yoktu.
çıkar cep telefonunu.
bla bla bla diye de konuyu uzatmayın.
protein deyip geçmemek lazım.
insan beyninin oluşumu-gelişimi evresi ana rahminde başlayıp doğumdan 6 ay sonra biter.
evet, beyin doku olarak gelişmeye devam eder ama dimağ olarak (zihin, düşünce gücü veya bilinç, akıl, zeka vb) çocuk 7 ay ve sonrasında ölene kadar yeterli aynı zamanda da en kaliteli proteinler barındıran hayvansal gıdalardan protein alsa bile alınan proteinler artık beynin hücre sayısına-oluşumuna bir etki yapmayacağından çocuk ana rahmindeyken ve doğumdan sonra anne beslenmesine dikkat etmeli.
burada protein alımı 7 aylıktan sonra işe yaramaz anlaşılmasın. aldığınız kaliteli protein beyninizi korur. örnek olarak unutkanlık ve hafıza kaybı, alzheimer gibi vakalarda kaliteli proteinlerin etkisi malumunuz.
unutmadan...
kaliteli protein derken hayvansal gıdalardan alınan proteinler kast edilmekte.
bitkilerden alınan proteinler ile hayvansal gıdalardan alınan proteinler değer açısından ve insan sağlığına-gelişimine yarar açısından 1 kilo demir ile 1 kilo altın karşılaştırması gibidir.
diyeceğim...
millet aç.
ben sizin derdinizi seveyim!
bütün dinler dine karşı yeni bir din olarak gelmiştir.
bütün peygamberler dini olan, yaratıcı inancı olan insanlara karşı mücadele etmiştir.
ortalama bir zeka ve akla sahip olup okuduğunuzu anlayacak insansanız...
inanın ya da inanmayın, hangi din/inanç olursa olsun; kutsal denilen bir kitabı/metni alıp okuyun.
kendinize "yazar burada ne demek istemiş?" diye sorun. göreceksiniz ki din denilen olgu-kavram bir inanç, neye-nasıl inandığının meselesi değildir.
din davranış sistemiğidir.
din, bir yaratıcının var-yok olması konusu (teorinin) değil de insanın nasıl davrandığı, ve yaşadığı (pratiğinin) gerçeğidir.
insanlığın inanç tarihi (teolojide) boyunca 1 tane peygamber, elçi, öğüt verici (her ne diyorsanız) dinsiz, ateist, din-yaratıcı inancı olmayan insanlar-toplumlar için gelmiş, bu insanlarla-toplumlarla mücadele etmiş değildir.
ister insan yazsın-insan kelamı olsun...
ister yaratıcı yazsın tanrı kelamı olsun...
isterse sahte peygamber, isterse yaratıcı yollamış olsun...
insanlık tarihinde dinsiz, yaratıcı inancı olmayan topluma diye bir satır yazılı vesika-kayıt insanlık ve dinler tarihinde yoktur.
dinler tarihine (teolojiye) bakın.
hangi inanç olursa olsun, asla ama asla yaratıcının, peygamberlerin ve dinin muhatabı tanrı inancı olmayanlar olmamıştır.
o şahlanan at kesildi sucuk, döner, kebap oldu.
insanlar fakirlik, yoksulluk değil de açlık içinde yaşıyor.
devlet adeta yolda kaza yapmış, devrilmiş, taşıdığı mal etrafa saçılmış da insanların kaza yapan tırın mallarını yağma ettiği gibi devlet yağmalandı.
inanın ki akp iktidarının hasarını 50 yılda ödeyemeyiz.
tarım ülkesi olan, dünyada gıda beslenme açısından kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olan türkiye en büyük gıda ve tarım ile hayvancılık alanında ithalat yapan ülkesi oldu.
en büyük şirketleri satışları ciroları artıyor ama zarar ediyor.
türkiyeliyim ve mutluyum demek yetmez. bu cümleyi "donyo bozo koskonoyor" diyerek tamamlamak lazım.
kısacası orijinal metin "türkiyeliyim ve mutluyum, donyo bozo koskonoyor" olmalı ki anlam ve mana kazansın.
iletişim çağında popüler kültürün getirdiği cehaletle savaşıyoruz.
ekonomi, refah seviyesi, teknoloji, bilişim, sanat, güzellik, hukuk, özgürlük vb alanda ileri olan toplumlar bu alanda geri olan toplumlara kendi kültürünü istese de istemese de aktarıyor.
bu alanda geri kalan toplumlar istese de istemese de bu kültür baskısına boyun eğiyor ve insanlar kendi kültürünü koruyamıyor, değer yargıları değişiyor.
bu gelişmiş ve gelişmemiş toplumlar istese de istemese de kaçınılmaz olarak kültür emperyalizmde bir aktör oluyor.
21. yy. da kültür geçişlerini hiçbir din, yasa, kanun engelleyemez ve insanlar kültürünü negatif veya pozitif etkilenmesini-değişmesini önleyemez, kendi kültürünü ırk, din, yasa, kanun diyerek koruyamaz.
bunun için çıkıp şu yasaklansın, bu yasaklansın, şunlar engellesin diye saçmalamayın da cehaletiniz belli olmasın.
ister bir kral olun veya lider ülke idare edin, yasa kanun koyucu olun ya da bir tanrı yaratıcı doğa evren olun ne olursanız olun bu değişimleri güçle, yasakla, cezayla engelleyemezsiniz.
yaratıcı bile cennetiyle, cehennemiyle, ödül ve cezasıyla, peygamberleriyle kötülüğü yok edebilmiş ve engelleyebilmiş mi ki siz bir yasayla sizin için kötü olan bir şeyi engelleyecek yok edeceksiniz?
ne bileyim, deprem oluyor insanlar ölüyor.
aşırı sürat ya da yolda yapım hatasıyla kaza oluyor insanlar ölüyor.
bu felaketlerde yaşattığı ölümle, evren, doğa, tanrı-yaratıcı size verdiği akılla, ortaya koyduğu fizik ve hareket kanunu yanı sıra mühendislik bilgisi ve aklınızın yaptığı ceza kanunları da düşünülürse bu ölümler engellenmiş mi ki çıkıp bir kanun yasa ile kültürünüzü koruyacaksınız?
aslında sizi kıskanıyorum. ne güzel pırıl pırıl aklınız zekanız var.
keşke ben de böyle bir beyne sahip olsam... öldüğümde organ bağışı yapardım. beynimi alan kişi "aaay sıfır kilometre beyin, bunu bağışlayan insandan allah razı olsun" diye bana dua ederdi.
çere mi?
tabi ki var, aslında çok basit.
kültürümüzü korumak için...
halloween aslında bir mevsim döngüsü günüdür. zaten köken olarak (goidelc - kelt dilinde) yaz sonu anlamına tanım kullanılır.
yaz mevsiminin bitişi ve kışın gelişi, insanların doğa ile uğraşma (tarım, hayvancılık, yiyecek stoklama, toprağın işlenmesi vb uğraşlarda olma) döneminin bitimiyle evlerine-bölgelerine dönmesi etkinliğidir.
aynı zamanda da kabileler arası savaşlar, çatışmaların sert iklimlerde durmasıyla kabilede aileler bir arada daha çok zaman geçirmesi, bu sürede evlilikler, ölülerini anmaları vb faaliyetler hep kışın başlangıcında olmuştur.
tıpkı eski türklerde orta asyada kutlanan nevruz bayramı gibi.
orta asya veya avrupa ya da afrika, ortadoğu vb coğrafyada olan türkler nevruz kutlamalarında sadece sıradan bir yılbaşı partisi gibi eğlenmezler.
yurt edinmesini sağlayan atalarını, ruhlarını da onurlandırmak için de anma düzenlerler.
bu açıdan (türkler) bir nevruz, yılgayak, bozkurt, ölüler vb günleri etkinlikler de düşünülürse tüm bu kültürümüz halloween ile paralellik içerir.
her kadim milletin-toplumun kültürü geleneği vardır. din inanç çeşitliliğinde genetik hafızasına işlenen bu kültür silinemez, yok edilemez, yasaklanamaz ve din dışı sayılamaz.
bu kültür doğa, yaşam, coğrafya, ölüm, kan, yok oluş ve var oluş ile oluşur.
kadim milletlerde bu kültür meclislerde el kaldırmakla, parmak sayımıyla, oy çokluğuyla, halk beni seçti istediğim yasayı yaparım anlayışıyla oluşmaz veya yok edilmez.
kadim milletlerde bir kültürü geleneği yok etmek istiyorsanız ilk önce o kadim milleti tarih sahnesinden silmeniz ya da asimile etmeniz gerekir.
unutmadan...
din diye saçmalayacaksınız ve dine uygun değil diye sayıklayacaksanız bu ülkede tüm mezarları, türbeleri, kutsal yerleri dozerle yıkıp dümdüz etmeniz gerekir ki eski şaman kültüründen gelen davranışlara burada onlarca örnek verebilirim.
örnek: türbe ziyaretinde çaput bağlamak, adak adamak vs.
biraz aklınızı kullanın, küçük çocuğun iğneden korkması gibi aklınızı kullanmaktan korkmayın.
korkmayın canınız acımaz.
yalnız değilsin müslüman kardeşim eheeheehe...
sana bu konuda kanki olan muhafazakar ve tutucu hristiyanlar (çoğunlukla protestanlar) hiç bir tek tanrılı dinde olmayan (islam, hristiyanlık, yahudilik) bu bayramı (aslında bir bayram değil de neyse... ayrıntılara girmeyelim) halloween kutlamalarını bir dinsizlik-dini ret, dinden çıkma, küfür olarak görür.
insanlık tarihinin bilenen en eski yaratıcı-din inancı olan pagan kültüründen gelen bir anma günü.
aslında cadılıkla, azizler günüyle, hristiyanlıkla alakası yoktur.
daha basit anlatmak örneklemek gerekirse, bizim ölülerimize mevlit okutmak ve ölülerimizi anmak, onun ruhu için yaptığımız ritüeller gibi bir etkinlik.
bayram seyran değil yani.
sanıldığı gibi "muğaahahohahaoğaaa! ölmüş lan, ruhu aylak aylak dolaşıyor, naber şapşik ruh, böööö! nasıl da korktum-korktular" geyiği işlendiği bir laylaylom etkinliği değildir halloween.
ben bunu böyle laylaylom diye kutluyorum diyen olabilir.
tabi ki kimse kimseye söz söyleyemez, ne bileyim? bir kişi baklava üzerine acı pul biber döker yer veya burnunun bokunu yer ve bu benim tercihim, anlayışım, damak zevkim der.
buna karışma hakkımız yok ama doğru olanı ve de neyin ne olduğunu bilmemek ret etmek cehalet ötesi aptallıktır.
havalar soğuduğunda biz sapların kombini kaçınılmaz olarak bressica oleracea tarzına dönüyor.
bağyanların kombini ise daha zarif olmak zorunluluğunda brassica oleracea gemmifera tarzına dönmekte.
kısaca söylemek gerekirse havalar üşüdüğünde stilimizin, giyim tarzımızın bressica olması kaçınılmaz.
edibüdü:
bressica için kısacasa lahana türünün bitki kökenidir diyelim.
bressica oleracea evde turşu, sarma, kapuska yaptığımız beyaz lahana, bressica oleracea gemmifera ise bürüksel lahanasıdır.
malumunuz...
havalar soğuduğunda, hele ki immün sistem tıklıyor ise mecburen sıcak-soğuk geçişlerinde veya sıcak bir yerden soğuk yere çıktığımızda, rüzgar vs maruz kaldığımızda vücut yalıtımı için mecburen lahana gibi kat kat giyinmeliyiz.
evet, kalın değil de lahana gibi kat kat giyinmek kalın giyinmekten daha ince olsa bile vücut yalıtımında daha etkendir.
29 ekim bir rejim, sistem, idare kutlaması değildir.
29 ekim sıradan bir idare-ülke bayramı bile değildir.
29 ekim medeni insan olma, insanlık onuru-erdeminin bilinç kazandığı, fiiliyata dönüştüğü bir andır.
kulluktan çıkıp birey olarak sınıf, cinsiyet, ırk, inanç, hukuk, zümre vb farklılığı olmadan insana hakkının verilmesidir.
allah, tanrı, rab, zeus, odin, şiva, ahura mazda, buda, doğa, evren vb adlarla andığınız (neye inanıyorsanız) yaratıcının size vermiş olduğu...
oysa size yaratıcınız tarafından verilmiş ve başkaları tarafından elinizden alınmış olan yaşam, düşünme, tercih etme, kabul veya ret etme, biçimlendirme, idare, değerlendirme, söz söyleme, eleştirme, hak sahibi olma, idare vb haklarınızı size geri verilmesidir 29 ekim.
her zamanki hatayı yapıyorsunuz.
cehaletiniz ne sorunu tanımlamaya ne de çözümü bilmeye/çare üretmeye fırsat veriyor.
yanlış bir bakış açısında yanlış değerlendirmeyle her şeye yaklaşmak en hafif tabirle cehaletin eseridir.
atatürk konusu buna en çarpıcı örnek.
29 ekimde atatürk konusu sadece bir deha, lider vb olarak ele alınıp atatürk putlaştırılmamalı.
siz "söylediklerim akıl ve bilimle çelişirse siz aklı bilimi seçin" diyen bir insan hakkında konuşuyorsunuz.
düşünme, akıl etme, aklı kullanmayı tavsiye eden bu sözü-yaklaşımı kaynak olarak peygamberler, dalai lama, kutsal metinler vb'lerinde de görebilirsiniz.
bu yaklaşımdan bakarsanız tartışmada bir kişi değerlendirilirken o kişiyi putlaştırmak savunduğunuz insanı değersizleştirme olur.
her il tarihi mekanları ve eğlence, yeme, içme olarak gezilmiş ve sıralama yapılırsa 1. sıra muğla, 2. sıra aydın, 3. sırayı denizli alır.
gezme derken bavul gibi gezmedik. aylarca kaldığım, çalıştığım, tatil yaptığım illerdir.
sosyal yaşam açısından insan ve toplum düzleminde bir sıralama yapmak gerekirse 1. sırada muğla diyorum.
2. ve 3. sıra diye bir sıralama yapmaya gerek yok.
hz. isa böyle diledi.
yok canım, meryem ana olmalı...
hadi canım! kutsal ruh racon kesmiş.
kaza, kader, kısmet, dıj minnag, bölücü eta veya Gazte Abertzaleak veya batasuna kontrolünde olan belediye yüzünden bl bla bla...
seç beğen al.
asya'nın ışid veya haması. bunlar iktidar olunca taliban rejimi olur. bu yapılar insanlığa ne verebilir ve insanlıkla ülke insanlarına ne katkılar yapabilir?
adı, sanı, inancı, kimliği, ideolojisi ne olursa olsun bu vb yapılara ve bu yapıyı ortaya çıkaran insanlar için "insanlığın çöplüğü" desek yanlış olmaz.
bakmayın sağ-sol ideolojik düşünce farklılığına, din inancı var-yok ayrıntılarına, coğrafya ve ülke ile ırk, dil, kültür değişikliğine...
hepsi aynı.
bugün gazze dün kamboçya.
hangi ülke, hangi ideoloji, hangi rejim-sistem, hangi din olursa olsun istisnasız hepsi insanın içinde olan kötülüğün kutsallaştırma aracıdır.
bu kötülüğü yaratan ve destekleyen, sürmesini sağlayan ve çocuğunu-insanını mezara koyarken ağlayan insanlar toplumsal tercihlerini yaşıyor.
halkların kaderini, bireyin kaderini tercihleri belirler.
empati yapalım.
kadın evli...
para için sex yapıyor.
belki vereceğim o parayla ev kirasını ödeyecek.
evde yemek süt bekleyen çocuğuna yiyecek alacak.
hasta olan kocası veya çalışamayan kocasına ilaç alacak.
belki de kocası eve bakmıyor, başka kadınla yaşıyor, hapse düşmüş veya kayıp olabilir.
belki de şu kış günü hasta çocukları vardır, doğalgaz faturasını yatıracak.
akla gelen deli sorular.
5 yıl kadın yüzü görmesem, bu kadın çok da güzel olsa inanın ki ereksiyon problemi yaşarım.
şöyle örnekleyim de anlayın...
bu kadınla yatan erkek olmaktansa cadde kenarında otostop yapan travesti olmayı tercih ederim.
istanbul trafiği, park sorunu, sokaklarda araçlar vs düşünülürse...
nakliyede aracı kullanan böyle işini bilen insanlarla çalışmalısınız.
bu sırada...
böyle şoförlere ehliyet sormak, trafikte çevirmek yerine bu insanları yolda görsek selam durmalıyız.
ingiltere özelinde ülkenin sağlık alanında kapasitesi ve bu vb pandemi felaketinde operasyon gücünü bilmeden, yaşamadan ahkam kesmemek lazım.
hangi ülke olursa olsun böyle felaketlerde kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verilmesinde tek değer elinde olan imkanların ölçüsüyle belirlenir.
şöyle örnekleyelim...
titanik gemisi batıyor ve elinizde olan cankurtaran sandalları yetersiz. sandala 70 yaşında insanları mı bindirirsiniz yoksa çocukları mı?
böyle bir pandemide hastanelerin yetersiz kalan bakım ve tedavi ünitelerinde çocuklara gençlere mi yoksa 70 yaşında insanlara mı öncelik verirsiniz?
tüm dünyada hangi ülke olursa olsun bakım, tedavi, koruma alanında sağlık sistemi-yapısı viral bir salgın riskine karşı yeterli önlemi almaya ne maddi bir imkanı ne de teknolojik bir gücü-kapasitesi vardır.
tedavide ilacı, korumada medikal malzemeleri, teşhis ve sterilizasyonda yapı stoğu genellikle sağlık sistemi bakteri bazlı bir salgın-hastalık üzerine inşa edilmiştir.
örnek: bakteri bazlı bir enfeksiyona karşı korunmak için taktığınız sıradan bir ameliyat maskesi, bandana, kumaş atkı veya fular da ağız ve burun korumasında kullanılabilir ama basit bir grip (viral enfeksiyon) vakasında korunmak için kullanacağınız maske elektrostatik kuvvetlere sahip ffp2 ve ffp3, n95 değerlerinde (filtering face piece) olmalı.
basitçe örneklemek gerekirse bakteriye karşı bir sterilizasyon alanını (kişisel ve mekan koruması) sağlamak 100 dolarsa virüse karşı bu maliyet 1.000 çıkar.
bakteri bazlı bir pandemiyi tahmin edebilirsiniz, bakterinin gelişimini-değişimini (mutasyonlarını) öngörebilirsiniz tedavi ajanlarını-aranjmanlarını bilebilirsiniz.
virüslerde bu imkansızdır, mutasyonlar öngörülebilir, bilinebilir ama nasıl ne evrede olacağını nereye evrileceğini tahmin bile edemezsiniz.
böyle bir durumda sağlık sektörü adeta eli ayağı (uzvu) değil de hayatı kurtarayım yaklaşımında yaşlılara değil de gençlere çocuklara öncelik vermesi kaçınılmaz.
tabi ki bu süreç içinde siyasetçiler oy kaygısı, medikal (sağlık) şirketleri kazanç peşinde şeffaf olmadan gerçekleri halktan saklayarak adeta titanic kaptanı gibi davranarak trajedilere yol açıyor.
ülkemizde bunu yaşamadık mı?
anlaşıldı...
yine bilal'e anlatır gibi anlayacağız.
başlayalım efendim... bu sırada; bilal derken kast edilen banker bilo, malum tipleme (ilyas salman'nın filmde oynadığı karakter) kast edilmiştir.
başlayalım...
bilal'in anlayacağı basitlikte, süslü terimlere gavurca(!) tanımlamalara girmeden; devlet denen olgu insan denen canlının bir arada yaşam gerekliliğinde ortaya çıkardığı toplumsal mutabakat organizasyonudur.
devlet denen yapıyı 2-3 tane marangoz ustasının bir araya gelerek yaptığı sandalye gibi düşünün.
bu sandalyenin aklı olabilir mi?
bu sandalyeye oturan götün (pardon! gluteus maximusun diyecektim) sahibi bu akıldan pay alabilir mi?
pinokyoyu bilirsiniz.
hani şu masal, italyan yazar carlo collodi'nin yazdığı ve masalda olan marangoz gepetto ustanın yaptığı ağaçtan oyuncak olan pinokyo gibi devleti görmek...
pardon ama süper zekanızla benim gibi geri zekalının aklıyla dalga mı geçiyor da devlet aklı diyorsunuz?
ya da devlet denen yapıyı şöyle düşünün...
benim gibi cahil amelesiniz.
köyünüzden galkıp böyyüg şahire giddiğinz. orada çatkapı köyü yardımlaşma dayanışma derneği açtınız.
yok yani... isterseniz bunu orta asyadan gelip bu coğrafyayı yurt eden atalarımız düzleminde de düşünebilirsiniz ki tabi ki yeterli zekanız, aklınız, eğitiminiz varsa.
neyse...
gurbette açtığınız-oluşturduğunuz bu çatkapı köyü yardımlaşma ve dayanışma derneğinin aklı olabilir mi?
yok yani 1930 yılında einstein ile amerika'ya gitseniz ve einstein new jersey'de ulm (einstein'ın almanya'da doğum yeri) yardımlaşma dayanışma derneği kursa, siz de pensilvanya'da çatkapı yardımlaşma ve dayanışma derneği kursanız einstein tarafından kurulmuş dernek daha mı zeki oluyor?
hayır!
bir robot yapın, bir yazılım olsun, bir alet olsun, bir kurum-organizasyon olsun, isterse ingiliz bilim derneği veya kanarya severler derneği olsun...
onu akıllı yapan o yapıyı ortaya çıkaran-üreten, ona hayat veren, sürmesini sağlayan insanların aklı vardır.
o robot veya makine ya da yazılım, derkek, yapı, organizasyon bir taş, bir metal gibi insan aklı olarak "0" akılsızdır.
ek edibüdü: burada maddelerin yapısı atom, molekül ile ısı enerji vs konusuna girmiyorum. konuyu dağıtmayalım da süper zekalılar sıkılmasın.
kısacası devletin aklı yoktur.
devlet denen toplumsal organizasyonda o devleti idare edenin ve o devlete tabii olan insanların aklı vardır.
aynı zamanda da devletin kutsalı yoktur.
hukuk, yasa, kanun, adalet, sistem vb tüm değerler, kutsallar devletin değil de o devlet birlikteliğinde olan insanların heva ve hevesleriyle değer yargılarının ifadesi vardır.
eğer devlet denen yapının aklı olsaydı insanlık düşmanı olan apo denen suçlu devleti ve milleti temsil eden meclise davet edilebilir miydi?
şöyle örnekleyelim...
sizin küçücük bebeğinizi öldüren, kızınıza tecavüz eden (bakınız: pkk suçlarına) bir yapının liderini siz eve davet ediyorsunuz. ona beyefendi, lider diyorsunuz.
bunu akılla açıklamak aklı inkar etmektir.
bilmem anlatabildim mi?
korkularla yönetilen ülkelerde gayet normal.
hatırlayan önceki seçimleri...
açılımından fetösüne, pkk teröründen 15 temmuzuna, patlayan bombaları, katliamları hatırlayın...
hatırlayın...
amerika "bize patriot füze hava savunma sistemleri vermiyor ülke tehdit altında" vs masallarıyla suni gündemleri unuttunuz mu?
kimse de demiyor ki "ya kardeşim! en gelişmiş füze roketlere hava savunma sistemlerine sahip olan israil'den Ukrayna'ya, rusya'dan suudi arabistan'a ve iran'a , Ukrayna'ya bir bakın.
nato-varşova veya amerika-rus ya da iran-israil vs ellerinde olan yüksek teknoloji füze ve roketler ülkelerini, kritik tesislerini savunmaya yetiyor mu?
yetmiyor.
milyarlarca dolarlık son teknoloji tanklarından uçaklarına, zırhlı araçlarıyla radar ve savunma sistemleri israil, ukrayna, suudi arabistan, iran, rusya vs ülkeleri koruyabiliyor mu?
asimetrik savaş diye ahkam kesen çok bilmişler!
asimetrik savaşın aktörlerinden hamas örgütünün kontrolünde olan, mutfağı-merkezi olan gazzeye bakın. ışıd vs örgütlerin suriye ve ırak bölgelerinde ele geçirdiği bölgelere bakın. ukrayna'nın işgal edilen savaş-çatışma bölgelerine bakın.
taş üstünde taş omuz üzerinde baş kalmadı.
askerinden sivil insanlarına, teröristinden bölge halkına milyonlarca insan fare gibi deliklerinde yok edildi.
milyonlarca insan ve yaşam alanları, barınma noktaları bu vb çatışma bölgelerinde her anlamda her alanda yok edildi.
ne silahları ne savunma sistemleri ne roket ve füzeleri ne orduları onları koruyamadı.
amerika bize patriot vermiyor ühüühüühü diye ağlayanlar suudi arabistan israil'e baksın. patriot onları koruyabiliyor mu?
sokakta s300 diye sayıklayanlar, süs olsun diye s300 alanlar rusya'ya baksın.
ukrayna'nın rusya içlerine yaptığı saldırılarında rusya ikmal ve lojistik depolarını, petrol ünitelerini s300'den daha üstün hava savunma sistemleri varken koruyabiliyor mu?
şu füzeyi yaptık, bu roketi yaptık diyenler acaba gerçekten de türkiye bir saldırı olsa, türkiye bu saldırılar altında olsa petrol tesisleri, elektirik ve enerji santrallerini, köprü, yol, barajlarını, havaalanlarını , şehirlerini koruyabilecek mi?
ortala bir zekası olup analitik düşünebilen ve muhakeme yeteneği olan her insan bilir ki asla ve asla hastalıktan güvenliğe, korunmadan tehlikeye, tehditlere vb durumlara karşı hayatta size %100 savunma sağlayacak bir olgu-yapı yoktur.
cihazınıza gelen her yeni yazılım yeni bir sorun, yeni açıklar demektir.
her yeni güvenlik yazılımı yeni bir virüs ortaya çıkaran bir etkendir.
işleyen bir mekaniğe yeni bir parça, yeni bir dişli o işleyen mekanik sisteme yeni arızalar ve sistem üzerinde yük demektir.
bir binaya sonradan çıkılan her kat yapılmış binaya bina zeminine extra basınç ve risk demektir.
evinize aldığınız her yeni bir eşya kullanacağınız daha az alan ve ödeyeceğiniz daha fazla enerji ile kullanım maliyeti demektir.
savunma için aldığınız her silah saldıran için yeni silah geliştirmesinde itici güç olur.
unutmayın...
2. dünya savaşında ülkenin yıkılıp harap olmamasında asıl etken uçaklarımız değildi.
kurtuluş savaşı sonrası ve 2. dünya savaşı sonrası boğazlar başta olmak üzere ege akdeniz sahillerinde hong kong gibi bağımsız özerk idare bölgeleri olup bu ülke insanları istanbul, çanakkale, izmir, antalya vb illere-bölgelere pasaportla girmesini hava savunma sistemleri engellemedi.
biz yunanistan, amerika, ingiltere, fransa, italya ile akdenizde trakya'da savaşma riskini göze alıp kıbrıs adasına çıkmamız roket füze üstünlüğümüzden değildi.
bir ülke, bir halk korkularla değil akılla yönetilir.
katıldığım önerme...
kitap okumanın faydası yoktur.
tabi ki okuduğunu anlayacak zeka ve akla sahip değilsen.
dini bir metin, akademik bir yazı, davranış ve sorumluluk yanında bir arada yaşamın gerekliliği yükümlülüklerle bunun gerekliliği olan ahlak ve etik değerleri vb işleyen konu...
doğa, yaşam, evren gerçeğini insan doğasını işleyen bir eser de olabilir.
ne olursa olsun...
hepsi yararsız ve anlamsızdır.
çünkü sen sadece doymak ve üremek üzerine basit bir yaşam formusun. tabi ki kitap okumanın faydası sana yoktur.
kitap okumak sana bir fayda yarar getirmeyebilir ama zararı tüm toplumadır.
bu anlı şanlı markaların zarar ettiğini, yağma talandan (sosyal patlama denen terörden) mali bir kayıp yaşadığını mı sanıyorsunuz?
hayır!
bu markalar işletmeler sigortalarından uğradığı zararı tanzim ediyor.
yetmiyor, hükümetlerin-idarenin bu vb talan, yağma, vandallıklardan doğan zararlar için (örn: şirketin-markanın cirosunun düşmesi, satış mağazalarının kapalı olduğu-çalışamadığı günler vb) yani şirketlerin kardan zarar/kazançlarının düşmesini hükümetler teşviklerle ve vergi-gümrük kıyaklarıyla sübvanse edilmekte ki yine bu markalar bir kayıp yaşamıyor.
kısacası...
hükümetin vatandaşına aktaracağı kaynaktan paradan bu şirketler yine teşviklerle ödemelerle yine sübvanse ediliyor.
her durumda bu vandallığın faturasını o sokağa çıkan çıkmayan, bu vandallığı yapan-yapmayan ülkelerin vatandaşlarının cebinden bu maliyet çıkıyor.
ya da vatandaşlarına harcanacak, o ülke ekonomisine katkı yapacak para yine bu vandallığın ortaya çıkardığı zararı tanzim maliyeti olarak o yağmalanan markaların cebine giriyor.
tıpkı bizdeki fon vurgunu, yolsuzluk, rüşvet vb gibi.
kaçınılmaz olarak fonda parası olmayan vatandaşa, bu ülke geneline yansıyacak minimum 20 milyar dolarlık maliyet gibi... ayrıntılara girmeye gerek yok.
bu sırada...
bu vandallar bilmeden apple-iphone reklamı yapıyorlar.
sıradan bir telefon kullanıcısı "iphone telefonum çalınsa telefonumun anca kılıfını kullanırlar. parçalayıp parçalarını satmak isteseler bile çoğu parçasını kullanamazlar" diye iphone tercih etmesine yardımcı oluyorlar.
üstelik bu vb markaların işletmelerin reklamı dünya genelinde haber kanallarında yapılmış oluyor.
bu vandallıkta j. p. ternus (apple ceo) veya apple hissedarları, icra kurulu oturup ağladığını, üzüldüğünü, düşüncelere daldığını mı sanıyorsunuz?
öyleyse geri zekalısınız.
boşuna dememişler "aptal dostum olacağına akıllı düşmanım olsun" diye...
21. yy. bu vb aptal vandallar sayesinde cehaletin yüzyılı olacak.
bir de ülkemizde bu vandalların sergilediği vahşeti demokrasi, hak, hukuk, toplumsal tepki, sosyal farkındalık, ezilmişlik, ekonomik isyan, özgürlük vs gören zeka özürlüler var.
tıpkı galata köprüsünde amerika-israil protestosu yapan anlayışın amerika'nın bayrağını fatih sultan mehmet köprüsünde ışık gösterisi sunması kadar komik durum.
sonuç olarak "gülelim mi ağlayalım mı" diye bizi düşüncelere gark eden durum.
yıl 1986.
bundan 40 yıl önce çekilmiş bir filmin sahnesi. cgı ve ai (bilgisaray, yapay zeka vb programlar olmadan) çekilen bir film. https://www.youtube.com/watch?v=oJBye9BybrY
bu kadar üretkenlik-tüketim bandında 21.yy da böyle bir eser çıkarabilecek miyiz? https://www.youtube.com/w...QENq3Ey_IblA&index=10
şu an tüm gelişmeleri, ilerlemeyi düşünün.
sanat denen kavram insan yaşamını şekillendirmez. bunun sanat sanat için mi yoksa sanat insan için mi tartışmasını yapmayınız.
sanat denen olgu insan yaşamının yansımasıdır. yaşanmış şey varsa sanat olur, bu yaşanmışlığın ortaya çıkardığı eseridir sanat.
sanat insan egoistliğinin, bireyselliğinin nirvanasıdır. bunun için sanata değer katmak istiyorsanız teknoloji ve gelişim, ilerlemeye değil de insana odaklanmalıyız.
sanat değil de sanatı ortaya çıkaran insan kalitesi önemli.
https://www.youtube.com/shorts/l_jEX0hEAPA
52 yıl önceki teknoloji.
kalite, dayanıklılık, kolaylık, kullanım, verim, tasarım, son kullanıcıya ekonomik maliyet vb açısından bugün bu seviyede bir araç var mı?
bu aracı-donamı koruma altına alın, garaja kilitleyin. 20 yıl sonra gelin bu aracı yine çalıştırır yola çıkarsınız.
bugün üretilen hangi model marka olursa olsun aracınız 20 yıl kalsın-kullanmayın, 20 yıl sonra çalıştıramaz, yola çıkamazsınız.
yok canım, çalıştırırım ve kullanırım diyorsanız ya cahil ya da aptalsınız. şöyle örnekleyelim de anlayın nokia 8800'la sosyal medyanıza bağlanmak gibi deyim de anlayın.
insanlar kalitesiz ve basit olduğu için ürettikleri değerler de basit ve kalitesiz oluyor.
bu basit ve kalitesizliği bize teknoloji, yenilik, ilerleme diye sunuyorlar.