Anthony Quinn Davis, 14 yaşında.
1982 yılında güney florida'da (abd) tabancayı beline takıyor ve bir soygun yapıyor.
14 yaşında, kimseyi vurmuyor öldürmüyor.
polisle çatışmıyor, yakalanınca teslim oluyor direnmiyor.
Anthony Quinn Davis mahkemeye çıkıyor, silahlı soygundan yargılanıyor.
ara edibüdü: tabanca veya bıçak ya da beyzbol sopası , bir demir parçası vb öldürücü, yaralayıcı bir cisim elindeyse bu silah sayılır.
üstünüzde silah olmasa, bir trafik çevirmesinde polisin dur ihtarına uymayarak aracı polis üzerine sürerseniz altınızda ki araba bir silah, ölümcül güç, saldırı olarak görülür ve vurulursunuz. eğer polis ateş etmemiş ve sizi öldürmemişse bu polisin merhametidir.
bir sivile de aynı şekilde trafikte tartışdığınız birinin üzerine araba sürerseniz onu yaralarsanız cinayete teşebbüsle yargılanırsınız. o kişi ruhsatsız silahıyla sizi vurursa sizi öldürmekten-cinayetten değil de ruhsatsız silah taşımak ve ateş etmekten ceza alır.
kısacası...
elinize demir bir sopa ya da beyzbol sopası alıp bir markete, benzinliğe girip ya da yolda birine "paranı ver yoksa senin kafana bu sopayı indiririm" dediğinizde elinizde olan sopa veya elinizde olan ar15 ya da kalaşnikov makineli tüfek olması fark etmez. silahlı saldırı olarak aynı cezayı alırsınız.
eğer soygun sırasında elinizde olan sopayla direnen birinin bırakın kafasına vurmayı eline vursanız kalaşnikov tüfekle adama ateş etmiş yaralamış gibi cinayete teşebbüs, saldırı vb ek cezalar alırsınız.
neyse...
14 yaşında silahlı soygun yapan ama kimseyi öldürmeyen Anthony Quinn Davis silahlı soygun davası 15 yaşında sonlanıyor.
aldığı ceza şartlı tahliye olmadan ömür boyu hapis cezası.
15 yaşında ve yetişkin cezası alıyor.
üstelik idam mahkumlarının yattığı cezaevine yollanıyor. 15 ile 75 yaş aralığında her suçlu suçuna ve suç geçmişine bakarak ömür boyu şartlı tahliye olmadan hapis cezası alır.
zaten Anthony Quinn Davis kendisini suçsuz görmüyor. daha öncede suç geçmişi olduğu için silahlı bir soygunda kimseyi vurmadığı, ateş etmediği halde 14 yaşında işlediği suçun karşılığı olarak 15 yaşında ömür boyu şartlı tahliye olmadan hapis cezasını almasını ağır buluyor.
15 yaşında çocuğu tecavüzcüler, katillerle dolu idam mahkumlarıyla aynı hapishaneye konmasına isyan ediyor.
2010 yılında cinayet işlemeden soygun saldırı vb suçlardan hükümlülerin şartlı tahliye olmadan hapis yatmalarını yüksek mahkeme anayasaya aykırı buldu.
Anthony Quinn Davis 2010 yılında çıkan şartlı tahliye imkanından yararlanmak için 41 yıl hapis yattı ve 41 yıl sonra şartlı tahliyeye hak kazanıp serbest kaldı.
1 yıl da yargılama sürecinde hapis yattığını düşünürsek...
beline silah takıp tehditle soygun yapmak, geçmiş suç siciline de bakarak 14 yaşında işlenen suça 42 yıl idam mahkumlarının arasında hapis yatmak ve şartlı tahliyeden çıkmak.
en ufak bir kavga, atışma, tehdit olunca şartlı tahliyesi yanacak ve tekrar hapse girip ömür boyu hapis yatacak.
15 yaşında 5 tane suçu olan insanlar ya hapiste ya mezardadır.
bizde 30-40 tane suçu olanlar 41. suçu işlerken suç üstü yakalanıyor, polise direniyor, karakola gidiyor ve ailesine teslim ediliyor.
suça sürüklenen çocuklarmış, cinayet işlememişlermiş.
zeka problemi yaşıyorsunuz.
önce öldürsün sonra yargılarız mı demek istiyorsunuz?
15 yaşında o cocuk dediğiniz insan çöpü kırmızı ışıkta duran arabaya yaklaşıyor. arabanın arka koltuğunda bebek var. anne arabayı kullanıyor. elinde taşla arka kapı camına vurup kırıyor bebeğin yanında olan çantayı kapıp kaçıyor. cam parçaları çocuğun üzerine sıçrıyor. cama vurduğu kırdığı taş bebek koltuğu üzerinde çocuğun kucağında.
okuldan gelen çocuğuna bakınca çocuğuna yeni almış olduğu montun sırtında eteğine kadar kusursuz kesiği fark eden anne. bir falçata ya da neşter veya jiletle atılmış kesik olduğunu görüp dehşete düşüyor.
bunlar suça itilmiş çocuk eseri öyle mi?
hayır!
bunlar bilinçli şekilde yapılan, tercih edilen kötülük.
ya zeka sorunu yaşıyorsunuz ya da insanlık değerleriniz dejenere olmuş.
çarpıtma yok, kime hırt dendiği anlatılmıştır.
dil ve kültür açısından hırt tanımı nedir açıklanmıştır. hırt tanımı yanlış biliyor ve kullanıyorsunuz.
birileri saçı için, tipi için, toplumun bir kesiminden olduğu için hırt diyebilir ki bunlar da yanlış tanım kullanıyor.
ya cahilsiniz ya da zekanız anlatılanları anlamaya yetecek seviyede değil.
kimse suça sürüklenmez ki çocuk bile olsa ki hele ki 14-15 yaş gibi kanunen ve yasal olarak çocuk tanımı yapılan bireylere bile "suça sürüklenen çocuk" diye ajitasyon yapılmaz. kimseyi masum, suçsuz, seçme şansı olmayan, kader mahkumu yerine koymayın.
bu yaşlarda bir insan doğru-yanlışı bilir ve artık yaptıkları kötülükler kişinin özgür iradesinin eseridir.
ya da ruh hastasıdır.
tanımları doğru kullanın.
bu kadar da alınganlık yapmayın.
bir davranış için yapılan tanımlamada "senin yaptığını çorumlular yapmaz" demek tüm çorumluları aşağılamak için kullanılmaz.
ya da bir kişiye şanlı urfalı dediniz diye tüm urfalıları şanlı, gaziantepli dediniz diye tüm gazianteplileri gazi yapmaz.
her memleketten iyisi de kötüsü de hainide vatanseveri de çıkar. söylenen söz kişiyi ve davranışını belirtir.
toplumun bir kesimi için genelleme yapılmıyor, saçı şöyle, toplumun bu kesiminden, tipi böyle, fiziği böyle diye hırt tanımı yapılmıyor., yapılmaz da...
3-4 yaşında çocuğa kendisinin değil de başkasının olan oyuncak için "git şu bebeği al, getir" diyen ebeveynler yok mu?
var.
buna "suça itilen çocuklar" deriz.
15 yaşında hırsızlık, gasp, darp, yapan çocuğa bunu yap diyen, yaptıran, buna göz yuman aileler, çevre, çeteler olsa bile 15 yaşında bir insan özgür iradesi ile kötülüğü yapar, suç işler.
buna suça itilen çocuklar diyemeyiz.
polis hırsızlık veya kapkaç ya da gasp esnasında yakaladığında hakkında 30-40 suç dosyası olan 14-15 yaşında bu suç makinelerini çocuk diye ailesine teslim edebilir. kanun yasa böyle olabilir, bunu tartışmıyorum.
sadece kullandığınız kavramlara dikkat edin diyorum.
bu hırt denilen tiplerin sergilediği sorumsuzluk, saygısızlık içinde hem kendilerinin hem çocuklarının suça meyilli olmaları, tüm ahlak ve etik değerlere, inançlara, kültürlerine ters bir yaşamın içinde olmalarına, suç oranlarına bakınca bu tiplerin en fazla suç işleyen insanlar olmasına neden bu kadar tepkiliyiz?
neden bunlara insan çöpü diyoruz?
aslında ahlak ve etik değerler, sorumluluklar (insanlık erdemi) kültüre, kimliğe, dine, millete-ırka, ülkeye, coğrafyaya göre değişkenliği yoktur.
dünyanın neresinde yaşıyorsanız yaşayın doğru her yerde doğru, yanlış her yerde yanlıştır.
yıl 2018.
ohio (abd) svanton kasabası.
10 yaşında kirsten cox okulda arkadaşına zorbalık yapıyor.
bu durum okul tarafından kızın babası matt cox'a iletiliyor ve kızının arkadaşına zorbalık yaptığı belirtiliyor. kız uyarı alıyor, 3 gün okul servisine binmeme cezası alıyor.
baba tarafından ve okul tarafından yapılan uyarılar ikazlar olmasına rağmen kız arkadaşına ikinci kez zorbalık yapıyor.
okul kıza 3 gün okul servisine binmeme cezası veriliyor.
kızın babası zorbalık yapan kızı arabasıyla okula mı bıraktı?
hayır!
baba kızına hayatı boyunca unutamayacağı bir ders verdi.
kızını 3 boyunca ev ve okul arasında olan 8 kilometrelik yolu yürüttü. babası arabasıyla kızını arkasından takip etti.
kız 3 gün boyunca 2 derecelik soğuk bir havada 8 kilometre yolu kendi çantasını taşıyarak, yürüyerek okula gitti.
baba "asla benim evimde zorbalık olmaz" dedi.
ayrıcalıklar hak edilir ve kötü davranışların karşılığı olur. ister yetişkin ister çocuk olsun insanlar sorumluluğunu bilmeli ve kimse kendini ayrıcalıklı hissetmemeli.
işte bu bilinçte olan insanlar hırt değildir.
hırt:
bu ifadenin kökeninde satın alma gücü (zenginlik fakirlik) eğitim (okul okumuş-okumamış olma, diploma kariyer sahibi olma-olmama) kentin hangi semtinde doğup, büyüdüğü, yaşadığı (elit olarak görülen nişantaşı, bebek, moda, tarabya ya da varoş olarak görülen sultangazi, esenler, bağcılar, güngören) hangi ırk, kimlik, inanç, kültürden olduğuna (türk, kürt, ateist, dinci, sağcı, solcu vs) vb standartlar ile sınıflandırmalar yoktur.
bir moda, stil, giyim, makyaj, saç, traş vb tercihler için de hırt tanımlaması yapılmaz.
kelime kökeni popüler kültürün etkisi ve iletişim çağında değişen sıra dışı insan profillerine avamda yapılıyor olmasına dayansa da tamamen kültür ve yaşamın dile getirdiği yeni kelimelerdir.
genellikle bu kelimelerin dil olarak kökeni o kelimeyi kullanan insan topluluğunun dili şeklinde sınıflandırılır.
teknik olarak popüler kültür ürünü olan ve avam dilinde argo olarak görülse de bu tanımın kaynağı tartışmalı olsa da (argo ve avam aynı manalara, eş anlama gelmez) kendi kültüründe olmayan şey kendi dilinde tanımlansa bile köken olarak türkçe görülse de (türk dili ünlü ünsüz uyumu açısından da türkçeye uygun olsa da vb kriterler) kelimenin çıkış kökeni bu toplum kültüründe olmayan bir duruma yapılan tanım olduğu için kelimenin çıkış kaynağında yabancı etkisini göz ardı edemeyiz.
hırt tanımını görgüsüz, saygısız, sorumsuz, kendini geliştirmemiş, cahil insanlar (cehalet eğitimle ilgili tanım değildir) kaba, görgüsüzler, sosyal sorumlulukları olmayanlar için hırt tanımı kullanılır.
hani var ya "yattığın yer ahır sekisi, çağırdığın istanbul türküsü" dedikleri tamamen kişinin bulunduğu koşulları unutup ya da görmezden gelip olduğundan farklı görünme çabasında olması, şartlarına uymayan davranışlarda bulunması, çevresince alay konusu edilmesine ve kınanmasına yapılan tanımdaki kişidir hırt.
bilgisi olmadan fikri olan, doğrululuğunda ısrar ettiği bir şeyi akla mantığa uygun maddi delillerle örnekleyemeyen, doğruluğunu anca "falanca demiş, şurda yazıyormuş, bundan duydum ve o'da şundan duymuş" vb diye savunan ısrar eden, karşılaştırmalı okuma bile yapamayan cahil cesaretine sahip kişilerdir hırt tipler.
aynı zamanda da değer yargıları ya yoktur veya dejenere olmuştur.
toplumsal yaşamları kabile kültürü seviyesinde avcı toplayıcı grup halinde değer üreterek değil de değerleri tüketerek yaşayanlardır hırt olanlar.
burada bir insanın (gencin yetişkinin) aşağılanan saç kesimi, giyimi, konuşması değildir.
hangi semt, hangi inanç, hangi kimlik-ırk-köken olduğu eleştirilmiyor.
ne düşünce, hangi ideolojide olduğu da sorun yapılmıyor.
ben balkonda hafta sonu kahvaltı ederken kafama halı çırpan ve bu halı çırpan hayvana "çüş" deyince "ne yani evimde temizlikte mi yapmayacağım?" böğüren, hafta sonu herkes evinde, yaz günü, camları açık, insan balkonda kahvaltı eder, temizliğimi hafta içinde yapayım. komşuları da halı çırpmadan önce uyarayım, izin isteyeyim" diye düşünmeyen tiplere hırt diyoruz.
onun kürt türk olduğu, dinli dinsiz olduğu, sağcı solcu olduğu , traşı veya başı açık-kapalı vs için değil, insanlığa uymadığı için hırt diyoruz.
işte bu hırtların anası babası kafamıza halı çırpar, çocuğu avm, pazar, caddede telefonunuzu çalar.
doğru yanlış, hak hukuk, haram, helal bilmeyen suça sürüklenmiş çocuk diye ağlarız.
bunlara hırt demek bile az gelir. bunlar insan çöpüdür.
bunlar organize olmuş kötülüktür.
akıl tutulması yaşıyoruz.
sosyal çevre, düşük gelir seviyesi ve eğitimsizlik vs bahane edilerek suça sürüklenen çocuklar demek, suçu makul-normal, suçluyu masum etmek için insanın ya zeka sorunu yaşıyor olması ya da ahlak ve etik değerleri, sorumlukları olmayan insan olması gerek.
13-15 yaşında bir çocuk doğru-yanlışı bilir.
acıyı ve sevinci bilir.
ödül ve cezayı bilir.
günahla sevabı bilir.
sorumlulukla sorumsuzluğu, bunun yararını da zararını da bilir.
13-15 yaşında bir çocuk tercih hakkını kullanmaya başlamıştır.
siz 15 yaşında bir çocuğa çiviyi verin sokakta tüm arabaları çizin deyin. eline taş verip git şu çocuğun kafasını yar deyin. gir şu marketten 1 şişe kola çal deyin, toplu taşımada git şu kadının çantasından telefonu cüzdanı al deyin.
15 yaşında çocuk bunun ne olduğunu, karşılığının ne olacağını bilir.
artık o bir çocuk değil de tercih hakkını kullanan bir suçludur.
ya da 15 yaşında çocuğa tüm uyarılara rağmen silah kullanmayı öğretir ve silahları orta yerde bırakırsanız o çocuk silahları alıp katliam yaptığında o artık çocuk değil de hem bir suçlu hem de ruh hastasıdır.
o çocuklarla beraber ebeveynleri de aynı suçtan yargılanır.
onlar artık bir aile değil de bir suç örgütüdür ve bu örgütte kimse masum değildir, artık kimse anne, baba, çocuk da (aile) değildir. hukuki olarak da vesayetleri kalmamıştır.
haber:
istanbul'da çocuk yaştaki iki hırsızlık şüphelisi polis tarafından yakalandı. Biri 14 diğeri 15 yaşında olan çocukların toplam suç kaydının 544 olduğu belirlendi. https://www.ntv.com.tr/tu...saskina-cevirdi-1731480/1
haberin sonu:
cep telefonu çalan ve Polisleri farkeden iki şüpheli koşarak kaçmaya başladı. Kaçış sırasında çaldıkları cep telefonunu yere atan şüpheliler, kısa süren takibin ardından yakalandı.
iki çocuk şüpheli ekip aracına bindirilmek istedikleri sırada polise direndi.
Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen H.Ö. ile A.K., çıkarıldıkları mahkemece adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
bu vb yaşananlara bakarak "suça sürüklenen çocuklar" diye ajitasyon yapmak için ya zeka özürlü olmak lazım ya da tün insanlık değerleri erozyona uğramış olmak gerekir.
o çocuklar suça sürüklenmiyor.
suçun karşılığı olan cezayı almadıkları için suçu tercih ediyorlar. tıpkı bir yetişkin birey gibi, kötülüğü tercih ediyorlar ve bilinçli şekilde de yaptıklarının kötü, suç olduğunu biliyorlar.
herkes gençliğinde bir zorluk, bir yokluk yaşıyor.
ingiltere tahtının varisi olsanız çocukluk gençlik yokluk içinde geçiyor. ne istediğini yapabiliyor ne de istedikleri gibi oynuyor, arkadaş seçebiliyor, sosyal hayatları oluyor.
hepimiz bir şeyin yokluğunu hissetmiyor muyuz?
hepimiz bir şeyin eksikliğini yaşamıyor muyuz?
öğrencilik yıllarında yurtta kalmak yerine ev tuttum.
hesapsız kitapsız harcamalarım yüzünden izmarit içtiğim günler oldu ama yan tarafta oturan kişi masasında sigara paketini unutup kalkınca arkasından seslenip sigarasını unuttuğunu hatırlattım.
enayi ya, sigarasını unuttu. tam da sigarasız kalmıştım, ilaç gibi geldi demedim.
bunun için suça sürüklenen çocuklar diye ajitasyon yapmayın.
kötü olmak bilinçli bir davranıştır.
başkasının penisiyle gerdeğe girmeye benzer.
üstelik bu tip insanlar kesinlik ölmüş veya yaşayan babasına küfür ettirecek davranışları baba parasının verdiği sorumsuzlukla sergiledikleri için buradan bu tip evlatları olan babalara bir nasihat; bu tip evlatlara mal bırakmayın.
mutfak tam bir kitsch.
renk ve ton kontrastı açısından bu kitsch görüntüyü türkçe ifade etmeye kalksak (türkçede kitsch tanımının tam karşılığı olmadığı için) anca örnekleme yapabiliriz ki bu da "mutfakta kullanılan eşyalar kelebek konmuş" gibi demek zorunda kalırız.
türkçeye örneklediğimizde bundan başka uyumlu bir tanım olmasa da tabi ki avam ağzıyla bunu da diyemeyiz.
ya da son model lüks şık bir spor otomobil alıp arkasına "kıroyum ama para bende" yazıp son ses tıvorlu ismail dinlemek gibi desek bu sefer de birilerine hakaret etmiş oluruz.
hele ki bir kullanım alanı (yapı, bina, park, otopark, müze vb bu alanların işlevini) ve bu alanların kullanım amacı düşünülerek yapılan tasarımlarda yapının-kullanım alanının dekoratif özelliğinden ziyade o yapının-kullanım alanının işlevine odaklanmamız gerekir.
bakınız: fff - form follows function.
100 yıldır artık yapıların, tasarımların, kullanım alanlarının dizayn edilmesinde dekorasyonlarda bile fff önceliğinde yapılıyor.
tabi ki söz konusu mutfak ölçüsü nedir?
örnek: mutfak tezgahı yanına boy dolabı bardak tabak vb büfe-vitrin gibi cam kapaklı konması işlevsel değil. hele ki bardaklar kullanılan tezgah yemek pişirmede nem koku vb alması kaçınılmaz.
bunun yerine yarım boy ahşap kapaklı tezgah seviyesinde dolap, üst kısıma dolap konulmaz oraya iki sıra tavaların duvara asıldığı alan yapılabilirdi.
böylelikle sık kullanılan tavalar alt sıraya, sık kullanılmayan tavalar üst sıraya asılabilir, kaplamalı yanmaz yapışmaz tavalar iç içe konarak oluşan çizgi ve hasarlar engellenmiş, alt dolapta fazla kullanılmayan fazlalık olan davette ortaya çıkaracağınız tabaklar tencereler konulabilir, daha fazla tezgah alanı yaratılmış olurdu.
bulaşık makinesi sanırım ocağın altında ama lavabo yanında olsa daha kullanışlı olur. lavaboda akıtılan tabak tencere bardak hemen bulaşık makinesine koyulabilir.
mutfak tezgahı bu dizayn ile kullanılmaz durumda.
tabi ki dışarıdan hazır yemek alıyor, sadece ısıtıp yiyorsanız, mutfağı bir showroom galerisi veya iş yerinde olan mutfak konseptinde evinizde kullanıyorsanız, tek başına yaşıyorsanız bu mutfak size uyabilir.
ara sıra arkadaşlarınız geliyorsa, dışarıdan pizza veya tavuk siparişi veriyorsanız, arkadaşlarınıza mutfağınızla hava atıyorsanız çok uygun bir dizayn.
akşam marketten poşetlerle eve geldiğinizde poşetleri koyacak bir tezgah mutfak masası yok. yemek hazırlığı yapacak, doğradıklarınızı malzemelerinizi, pişirme gereçlerinizi işleyeceğiniz bir çalışma alanı mutfakta yok.
poşetleri yere koysanız tezgahta çalışma alanı yok.
bu tarz mutfaklarda olmaz ise olmaz mutfakta bir ada bulunması. bu mutfakta oluşturacağınız ada size daha verimli çalışma alanı ve mutfağı daha işlevsel kılar.
bunun için ne desek boş.
kullanım alanlarının düzen-dizaynı bakımından mutfağın metrekaresini, ışıklandırma açısından mutfağın güneş alıp almadığını, ne ölçüde aldığına, hangi yönde olduğu, havalandırma için kullanılacak sistemimler (klasik bacalı sistem mi yoksa karbon vb filtre sistem mi) vs bilgimiz olmadan 1-2 resim üzerinden haddimiz olmayarak ahkam kestik.
sürçülisan ettik ise affola.
evet, doğru önerme.
islam barış dinidir ki islam kelime anlamı olarak da barış, huzur, esenlik vb anlamlarda kullanılır.
ne dediniz?
islam'ın 1.400 yıllık tarihi sürecinde ve islam öncesi de hristiyan veya yahudi inancı da dahil olmak üzere tüm din inançlarında olan vahşetler mi var? dinler (hangi inanç olursa olursa olsun) vahşet mi?
doğrudur, haklısınız.
hangi inanç olursa olsun din tıpkı insanın kafasını kesen kılıç gibidir.
gözden kaçırdığınız nokta o insanın kafasını keserek öldüren kılıca odaklanıp o kılıcı tutan eli görmemeniz.
insanın kafasını kesen o elden kılıcı aldığınızda o el bu sefer bir sopa, odun parçası alıp o kafayı ezerek yine insanı öldürür.
odun, sopayı o elden alın, bu sefer de o el yerden bir taş alıp yine o kafayı taşla ezerek insanı öldürür.
burada sorun din inanç değil.
insanlığın hafızasından, genetik yapısından, beyninden, tarihinden (inanç geni tartışmalarına girmiyorum) din denen olguyu, tanrı denen varlığı silin inanın ki insan kötülüğünü kutsal bir nedene dayandırmak, haklı çıkmak (bakınız: psikolojide içimizdeki iglolar, insanın savunma mekanizması) için insan kendine bir tanrı varlığı, bir din yine de yeniden yaratırdı.
insan doğasını biraz inceleseniz barışın huzurun, savaşsız ve çatışmasız bir ortamın, ölüm ile yok olmanın olmadığı bir ortamın, yaşam alanının, dünyanın insan doğasına ters olduğunu görürsünüz.
yaşam hakkı denen kavram insan için anlamsız ve değersiz olup insan doğasına uymayan, insan doğasında bulunmayan bir ifadedir.
örnek: bugün bir tavuk ve bir koyunun ölmesine katkıda bulundum.
bugün yemek olarak tükettiğim yiyeceklerde 2 can yok oldu.
yaşamım için birkaç canlı ölmesi lazım.
vejetaryen olsaydım da durum değişmezdi. nebat olarak tükettiğim sebzeler, mevyeler, günlük hayatta kullandığım ahşap eşyalar için ağaçlar vs bu dünyada canlı yaşamının var olması ve yok olması benim için.
benim ihtiyacım için yok olmak, ölmek zorunda. benden başka (insandan başka) hiçbir canlının yaşam hakkı yoktur.
eğer insandan başka bir canlının yaşam hakkı varsa bu hak anca ölüm, yok olma hakkıdır.
ben domuz gibi (aslında domuzdan daha da aşağı sayılırım ki domuzlarda doyma hissi daha düşüktür ve insan ile karşılaştırılınca yok seviyesindedir) insan olarak; doyduğu halde yiyen tek canlı olarak, spor zevk için öldüren tek canlı olarak, ihtiyacından fazlasını almak için tüm doğa, yaşam dengesini bilerek yok eden biri olarak beni ne engelleyebilir ve beni ne durdurabilir?
ahlak mı?
benim ahlakım "sen yaparsan orospuluk, ben yaparsam flört" çerçevesinde.
yasa-kanunlar mı?
yasalarım kanunlarım örümcek ağı gibi, küçük sinekleri böcekleri yakalar ama büyük böceklere karşı işe yaramaz. bir de benim ahlakımı düşünürseniz yasalar kanunlarım nasıl olabilir-uygulanır sizce?
din mi?
benim dinim de kaçınılmaz olarak "bana helal, sana haram" anlayışında kendi cennetim için herkese cehennemi yaşatmak olur.
bunun için yeryüzünde insanlık tarihi boyunca binlerce tanrı adı, on binlerce din inancı, yüzbinlerce peygamber-elçi-öğretici gelmiş.
buna rağmen istisnasız tüm dinlerde olan örnek: eski ahit; 10 emirden 5-6-7-8-9-10'u "Annene ve babana hürmet edeceksin.
Öldürmeyeceksin.
Zina etmeyeceksin.
Çalmayacaksın.
Komşularına karşı yalan yere şahitlik yapmayacaksın.
Komşularının, yakınlarının mülklerine tamah etmeyeceksin" diyen din, burada suçlu din mi?
incil ""Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir." demesi.
kur'an masum olanları kast ederek "kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur." demesi.
tüm bunlara rağmen bir din inancım, bir yaratıcı tanrı kabulüm olarak başkasında olan ama bende olmayanı çalmak-gasp etmek için, benim gibi düşünmüyor diye, ideolojik veya kimlik vb söylemle ben birinin gırtlağına sarılıp onu öldürüyorsam...
bu yaptığım vahşeti kutsallaştırıp suç ve eleştiriden kaçmak için din-inanç söylemi yapıyorsam suçlu yaratıcı veya din mi?
yoksa suçlu ben miyim?
ben müslüman olarak, zulüm ediyor, çalıyor, öldürüyor, adaletsizlik yapıyorsam, yalan söyleyip iftira atıyorsam benim dinim allah'ın dini olan islam mı?
allah'ın dini islam olmasa ben bu kötülükleri yapmayacak mıyım?
sizce benim tanrım insanların yarattığı tanrı mı yoksa insanları yaratan tanrı mı?
benim tanrım insanları yaratan tanrı olsaydı, yollamış olduğu din içimde olan kötülüğü dizginlemek için olduğunu bilir bu kötülükleri yapmazdım.
oysa benim tanrım benim yarattığım tanrı ve benim yarattığım din olduğu için kötülüğümü yapıp suçu tanrıya atıyorum.
evi çürük yapıyorum ev depremde yıkılıyor ve buna kader diyorum, suçlanacak biri varsa suçlu tanrı diyorum.
din olmasaydı ben evi sağlam yapacaktım da insanlar ölmeyecek miydi?
sorun din mi?
günün fıkrası.
Firari Müteaahit’e Ebrar Siteleri Toki Kurasında Daire Çıktı.
Kahramanmaraş'ta FETÖ’den yurt dışına kaçan ve depremde yıkılan Ebrar Sitesi'nin Müteahhitlerinden Mustafa Timurbanga'ya Ebrar Sitesi kurasında 3+1 daire çıktı.
2026 yılı ağustos ayında dolar 48 lira ve paranız dolarda olsa hyundai i20 jump modelini 30.833 dolara alacaksınız. https://www.hyundai.com/t...gurator.html#/productyear
bu fiyatlar bu modelde giriş-başlangıç fiyatı.
unutmadan şunu da bilin. hyundai yerli ve millilik oranında togg markasından daha yerli ve millidir.
2015 de fiat doblo panorama modelini yuvarlak hesap 25.000 dolara alırken şu an 49.000 dolara alırsınız.
sadece hyundai fiat markası değil, tüm araç markalarında bu oranlar (+/-) geçerli.
dünyada hangi ülke olursa olsun bir araç üretiyorsunuz. o aracın o modeli hala üretimde ve 10 yıl içinde döviz bazında o araç 10.000 dolarken 20.000 dolar olmamıştır. 10 yıl önce benzin mazotluydu da bunu şimdi elektrikli yaptık deseniz, yeni donanımlar koyduk deseniz de, döviz arttı deseniz, enflasyon faiz ekonomik kriz deseniz de bunu açıklayamazsınız.
anca şöyle olabilir. 10 yıldır ürettiğimiz bu modeli 10. yıla özel az sayıda kişiye özel olarak özel müşterilerimize ürettik. müşterimize vücut ölçüsüne özel ceylan derili koltuk koyduk, ahşap doğal kaplamalar iç dizaynda yer verdik. aracın rengi desen ve aksesuarlarını kişiselleştirdik. tam bir koleksiyonluk araba oldu derseniz haklısınız.
10 yıldır üretimde yollarda olan bir model anca bu fiyat farkını hak eder.
maalesef insanlarımızın eğitim seviyesi düşünülürse finansal okuryazarlığımız yok (istisnaları ayrı tutuyoruz) evi arabayı yenileyeyim veya eşyayı yenileyeyim ya da oğlan-kız evlenecek, ben evleneceğim, önümüzde ki yaz tatil yaparım.
1-2 sene sonra evi yeniler, eşya alır, arabayı yeniler, evlenirim o zaman kullanırım. şimdi acelesi yok vb diyerek elinizde olan parayı dolara veya altına çevirip yastık altına koyduğunuzda paranızın satın alma gücünü koruyamazsınız.
paranız tl de olsa döviz de olsa değer kaybını yaşamanız kaçınılmaz.
paranın değer kaybı ekonominin iyi-kötü olmasıyla alakalı değildir.
enflasyonla faizle de alakası da yoktur. nakit para her zaman değersizleşir.
paraya değer katan o paranın üretimde veya yatırım araçlarında kullanılmasıdır.
bankada, faizde, yastık altında tutulan nakit para/döviz bir yatırım aracı değildir.
para bir amaç değildir, para bir sonuçtur.
tabi ki maliye bakanı "sana ne dolardan, sen dolarla mı maaş alıyorsun?" seçmeni "bana ne dolardan, isterse dolar 100 lira olsun" diyen ülkelerde bunlar geçersiz ve anlamsızdır.
bundan 15 sene önce ana-baba malına güven olmaz diyerek ev aldım.
yeni 3-5 yıllık binaydı. hatunla gördük, beğendik, pazarlık bile yapmadık desek yalan olmaz, cillop gibi evdi.
eşyanı koy otur, boya badana, tamirat, tadilat istemezdi.
evimize taşınacağız, hatun arkadaşlarının da akıl vermesiyle tipik kadın davranışını hemen sergiledi.
boyası değişsin, olmuşken musluk evye vs de değişsin, banyo küvetti ve "duş sistemi olsun" vs demeye başladı. yetmedi "başkalarının klozetini istemem, kapı girişinde salonda portmantoyu beğenmedim. rengi biraz salona karanlık hava veriyor. şöyle vestiyer şeklinde ayakkabılık vs daha güzel olabilirdi. kapılar içime sinmedi" vs vs demeye başladı.
neyse, sonuç olarak mutfak banyo dolaplar da dahil tam bir tadilat-değişimden geçti. oda kapıları değişti. salonda (girişte) portmanto yenilendi.
yeni evde kullandığımız ankastre sütün içinde sinek gibi sırıtıyordu (tabi ki hatunun arkadaşları yeni eve yeni eşya tavsiyesine göre) ankastre (buzdolabı çamaşır makinesi de dahil) değişti. tabi ki mutfağı değiştirdiğinde yeni mutfak tezgahına dolaplara eski ankastre kelebek gibi oldu. oysa demiştik de dinlemedi. yeni ankastre almak kaçınılmaz son.
yeni perdeler, yeni halı yolluk vs derken oturma grubu, balkon sürgülü camlar vs evde sadece dairenin çelik kapısı ve odalarda parkeler hariç her şey değişti.
tüm bunları 3 harfli marketlerde satılan ucuz ve kalitesiz beyaz eşya markalarını, sıradan mobilyacılardan hazır ürünlerini alarak yapmadık.
geldiler ölçüleri aldılar, tasarımlarını sundular, malzemelerini ve showroomlarında dizaynlarını gösterdiler kabul ettik.
evde yaptığımız bu harcamanın, tüm bunların maliyetini karşılamak için kredi çekmedik.
ne bileyim, altın veya döviz bozdurmadık.
kimseden borç istemedik.
karı-koca çalışıyorduk ve bunları birimizin maaşıyla zorlanmadan karşıladık. 1 yıl içinde borcumuz harcımız olmadan evin tadilat değişim maliyetini sıfırladık.
bu kadar masraf ettik biraz harcamalarımızı kısalım demedik.
şimdi eşim çalışmıyor, onun da çalıştığını ve benim kadar maaş aldığını varsayarak; bugün ücretler ve satın alma gücü açısından bu tadilat tamirat değişimi bu kalitede bugün yapmaya kalksak ikimizin de maaşlarının toplamıyla bu maliyeti karşılayamayız.
ya döviz altın bozdurur ya kredi çeker veya borç alırız.
sorun aldığınız paranın miktarı, dolar karşıtlığı değil ki dolar olsa bile bu sistemsizlikte dolarınız olsa bile yaşanılan değer kaybı açısından tl ile başa baş gitmekte, mühim olan paranın miktarı, cinsi değil de satın alma gücüdür.
kim ne derse desin, israil Ortadoğu'nun sigortasıdır.
hele ki türkiye için...
silahta tam bir tetik emniyetidir.
israil'i Ortadoğu'dan silin. Amerika'yı dünya üzerinde süper güç olmaktan çıkarın-yok edin.
neler yaşayacağınızı bir düşünün derim de düşünecek zekada insan var mı bilmem.
konu aslında çok derin.
hatırlayın...
amerika başkanı trump çıkıp birleşmiş milletler (bm) dünya sağlık örgütü (who) birleşmiş milletler gıda ve tarım teşkilatı (fao) dünya gıda programı (wfp) vb. uluslar arası organizasyonlara destek, yardım ve finansmanları ya kısmen çekip ya da eskisi gibi destek vermeyeceğini, kısıtlamaya gideceğini açıkladı.
dediğini de yaptı.
tabi ki kahvedeki yaşlı amca için bu durum "eee! ne olmuş yani?
çekerse çeksin.
dünya 5'den böyyüg.
eeey ameriga sen kimsin yağ?" olabilir.
aslında ne mi oldu?
ingiltere'sinden Fransa'ya, Almanya'sından Japonya'ya, Rusya'sından çin'e hepsi cami avlusuna bırakılan gayrimeşru çocuk gibi ortalıkta kaldı.
durumu örneklemek gerekirse, evin reisi olan çalışan babanın "benden bu kadar, herkes başının çaresine baksın" demesine benzer durum yaşanıyor.
bu uluslar arası kuruluşlarda organizasyon, eylem, yetki olarak finansmanından intikale, kontrol ve müdahaleden yasal statüye, hukuk olarak yetkilendirilmede şüphesiz tek güç amerika.
hele ki bm bünyesinde silahlı eylem gücü olan barış gücü amerika olmadan etkisiz eleman.
bir çatışma-savaş durumunda bırakın görev sorumluluk alanında güvenliği sağlamayı, bm barış gücü kendi güvenliğini amerika olmadan sağlayamaz.
bir bölgede yaşanılan insanlık trajedesi (savaş, çatışma, soykırım, toplu infazlar, açlık, sürgün vb) için bölgede insanların güvenliğini sağlamak için oluşturulacak gücü amerika olmadan toplayamazlar.
toplasalar bile bu gücün yetki, görev ve salahiyetini, komuta ve kontrolünü sağlayamazlar.
tüm bunlar olsa bile görev bölgesine intikal ettiremezler.
görev bölgesine intikal ettirseler bile ne bölgenin, ne bölge insanının ne de kendilerinin güvenliğini sağlayacak operasyonel güç kullanımını ve lojistik desteği Amerika olmadan sürdüremezler.
sorun para değil, finansman sorunu aşılabilir ki bunu bile başaramıyorlar.
bosna savaşında bm rezaletlerini yaşamadık mı?
Bosna'da bm güvenli bölge ilan ettiği bölgelerde tecavüzler, soykırım-katliamlar olmadı mı?
bm bünyesinde özellikle avrupa devletlerinin görev güçlerinin çaresizliğine şahit olmadık mı?
bm bünyesinde hollandalı askerlerin kontrolünde olan srebrenitsa bölgesinde yaşanılan tecavüzler katliamları hatırlayın.
hollandalı askerler tehdit ve baskılara boyun eğip boşnakların kendilerini savunacak silahları topladı. yetmedi... korumakla görevli olduğu bölgeyi sırp milislere terk etti.
hollanda hükümeti bu insanlık suçundan dolayı toplu şekilde istifa etti.
lahey ve hollanda mahkemeleri hollanda hükümetini suçlu buldu.
Birleşmiş Milletler, 23 Mayıs 2024 tarihinde alınan kararla, 11 Temmuz'u Srebrenitsa Soykırımını Anma Günü olarak kabul etti.
en sonunda amerika sazı eline aldı ve tüm bm kararlarını, yetkisini yok sayarak aynı zamanda da kuruluş ilkesine ters olarak natoyu işe dahil ederek rusya ile çatışma pahasına sırplara müdahale etti, askeri güç kullandı ve bu katliamı yapan, dahilinde yetkili olan tüm sırp askeri ve siyasi liderleri Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesinde yargılattı, mahkum ettirdi.
diyeceğim şu ki...
amerika küsünce böyle oluyor.
tüm bosna savaşında soykırımında ölen bm çalışanlarının sayısı gazze de 1 günde ölen bm sayısı kadardır deyim de anlayın.
amerika politikasına bakın.
eğer bosna savaşında amerika politikası şu an olsaydı israil gazze de bu soykırımı yapabilir miydi?
kimse yahudilik, ameria israil organik bağı vs diye saçmalamasın.
ülkeler din, kimlik, ideolojiyle değil de çıkarla yönetilir.
hadi lan köftehorlar yine iyisiniz.
sabah sabah kargalar kahvaltı ederken (erkenci olmayı karga bokunu yemeden diye tarif ederler) size bilgi içerikli entry giriyorum.
okuyun da "gazze, israil, filistin, din, iman, insanlık vs" diye masal anlatanlara birkaç laf edersiniz de zeki görünürsünüz.
ocha (birleşmiş milletler insani işler koordinasyon ofisi) 7 ekim 2023 ile 12 şubat 2024 tarihleri arasında 161 birleşmiş milletler çalışanının gazzede öldürüldüğünü açıklamıştı, hatırlayın...
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres bu yıl bm bünyesinde çalışan ve görev başında ölen çalışanlarını anma toplantısında geçen yıl-2025 yılında ölen bm çalışan sayısını 136 olarak açıkladı ve bu kayıplar içinde sadece gazzede ölen birleşmiş milletler çalışanı 80 kişiydi.
bu rakama bm çatışı altında faaliyet gösteren unrwa (filistinli mültecilere yardım ve bayındırlık ajansı) gibi kurumlarda gönüllü olarak geçici çalışanlar, diğer aktivistler, sivil toplum örgütlerinin insanları dahil değil.
bm bünyesinde ocha, unrwa gibi yapılarda ve dünya genelinde hizmet veren insani yardım kuruluşları, aktivist örgütleri, bir yapıya bağlı olmadan gönüllü olarak çalışan tüm bu insanların ölümlerini hesaplarsak kayıplar 500 kişiyi aşmaktadır.
buna yaralanan, sakat kalanları, gözaltı ve tutuklananları da katarsanız en iyimser tahmin 3.5/4 bin kişiyi bulmakta.
bilmiyorsunuz ama bm bile personel tedariğinde zorluklar yaşamakta.
sadece çalışan bulmakta zorlanmıyor birleşmiş milletler...
başka bir sorun da bu ölen yaralanan insanların hayat sigorta poliçeleri ve sağlık sigorta poliçelerinde yaşanmakta.
bm bünyesinde yaşanan kayıpların ölümlerin çoğu avrupa ve amerika vatandaşı olan ülkelerden olmakta.
bu ülkelerde hayat sigortaları ve sağlık sigortaları yaşanılan ölümler ve yaralanmaların tedavilerin, bombalar yüzünden yüksek kimyasallara maruz kalınması yüzünden yaşanılan sağlık sorunlarının ortaya çıkardığı yüksek maliyetleri karşılamaya pek yanaşmıyor.
finans dünyasında yahudi etkisine değinmeye gerek yok.
şöyle düşünün...
sağlık bakanlığı bünyesinde bir doktor görev başında sağlık problemi yaşayıp öldü diye veya bir saldırgan tarafından öldürüldü diye hem mesleki bir ödeneği-maaşı, hem hayat sigorta poliçesinin parasını yasal varisleri-ailesi alır.
bu doktor yıllık izninde gönüllü olarak yeryüzü doktorları veya sınır tanımayan doktorlar gibi organizasyona katılıp gazzeye gittiğinde orada yaralanan insanlara yardım ederken israil bombası ile öldüğünde ne hayat sigortasında olan poliçe parasını alır ne de doktor bu görev başında öldü diye sosyal güvenlik kapsamında maaş alabilir-bağlanabilir.
tabi ki bizde yasa kanun bir insanın iki dudağı arasında olup "maaş bağlayın, poliçe parasını ödeyin" denir ama avrupa amerika'da kazın ayağı öyle değil.
avrupa ve amerikada (aslında sağlam bir finans sigorta yapısı olan ülkelerde) bu durum intihar olarak görülür ve her türlü hakkını kaybeder.
bazı süper zekalıların anlayacağı basitlikte örnekleyelim.
yan yana iki tane gökdelen yapılıyor diyelim.
bir tanesini a şirketi, diğerini b şirketi yapıyor diyelim.
a şirketinde olan bir işçi b şirketinin yaptığı gökdelen önünden geçerken b şirketinde çalışan işçi arkadaşının isteğiyle ona yardım ederken kaza oldu ve öldü diyelim.
a şirketi ölen işçisine karşı hiçbir yükümlülüğü olmaz.
a şirketi sorumluluğu ve iş kanunu gereği, sözleşmesinde olan yükümlülükleri gereği işçisine bir ödeme yapmaz.
o ölen işçi özel sağlık sigortası olsa bile poliçe tahsilinde sorun yaşar.
hukuki olarak intihar eden polise şehit de denmez, şehit maaşı da ödenmez, tazminatı da olmaz durumuna benzer.
aslında gazze diye salya sümük ağlayanlar bilmez ama konu çok derin ve tartışmaların ana etkeni birleşmiş milletler personelinin yaşadığı kayıplar değil de bu kayıplar sonrası ölen kişilerin eş ve çocuklarına, bakmakla yükümlü oldukları anne babalarına yapılan ödenekler ve bağlanan maaşlar ile bunların finans sorunları tartışılıyor.
tabi ki finansman sorun olmaz, gazze de ölen gönüllülerin geride bıraktıkları ailelere yardım olacak sigorta poliçelerinin karşılanması mesele olmaz da çöle gökdelen yapan deve çobanları milyarlarca doları bok yoluna harcarken hak yolunda ölenlere 1 dolar vermez, fon kurmaz.
onlar zaten anca israil'e bu insanlık suçunu işlemesi için imkan veren hamas gibi örgütlere yüzlerce milyon dolar verir.
buna katliama dolaylı ya da direkt destek veren amerika avrupa ülkelerine milyarlarca dolarlık yatırım yapar.
nasıl olsa kimse de sormaz.
yıllardır abluka, kuşatma, kontrol altında bu gazzeye bebek maması sokmak imkansızken nasıl füzeler, silahlar, bombalar sokuldu?
evini sıvamak için kireç, evine bu kireci karıştırmak için mala bulamayan, buna izin verilmeyen gazzede nasıl askeri sığınak yapımında kullanılan betonlar ve kablolar, bağlantılar, malzemeler girdi?
içme suyu kanalizasyon ıslahı için kürek bulmakta zorlanan gazzede bombaların delemediği sığınakları inşa eden iş makineleri malzemeler nasıl ablukayı deldi de gazzeye geldi diye de kimse çıkıp sormaz.
insan yaşamında eğitimden çalışmaya, alışverişten bir etkinliğe (düğün, cenaze, ibadet vb) kadının yaşamında, günlük hayatında erkeklerle diyaloğa, iletişime, ilişkiye (cinsellik anlaşılmasın) muhatap olmaya vb durumlar için haram derler.
bazı videolarda var, kadın erkek okumanın çalışmanın haram olduğunu, kafir olma tehlikesini bile dillendiren var. burada sayısız örnekleri vermeye gerek yok.
tamam, olabilir ve bu onların-o insanların dini. insanların dinini de kimliğini de eleştirmek bize düşmez.
o zaman insan soruyor tabi ki...
böyle söylenen, inanan biri nasıl kız çocuğunu ya da eşini milyonluk lüks çakarlı araçlara ya da ucuz eski püskü araçlara binip trafiğe çıkmasına nasıl izin veriyor?
yok yani, bir kaza olsa yasal prosedürler için gerekli trafik polisi kadın mı olacak?
kızlarının, eşlerinin trafikte olduğu cadde erkek sürücülere kapatılıyor mu?
yavaş kullan, dikkatli git, sinyal vermeden döndün, az daha kaza yapacaktın, ne biçim araba sürüyorsun, buraya park edilmez vb tartışmaları yaptığı sürücüler sadece kadın olması mı sağlanıyor?
bir kaza yapsa sadece kadın sürücüye mi çarpıyorlar veya kadın yayaya mı çarpıyorlar?
kaza olup aracı ters dönünce, araçta bir yangın çıkınca çevrede müdahale eden onu araçtan acil çıkaran çıkaracak insanlar ya da yangın söndürme tüpüyle koşan kadınlar gittikleri yolun sağında solunda bekletiliyor da böylelikle imanlarına zarar gelmemiş mi oluyor?
tamam, onların dini ve inancı eleştirmek için değil ama insan da merak ediyor.
- tarhana lololo.
- tarhana iiiy iğreaanç.
- tarhana köylülük.
* neden?
- ben şehirliyim.
- ben okudum.
avamda dillendirilen "tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözünün neden söylendiğini anlıyoruz.
aslında cümlenin tamamı “Mey biter saki kalır, her renk solar haki kalır, diploma (veya okumak) insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik baki kalır” dizeleridir ve bu dizeler anonim veya fuzuli ya da ziya paşa, osman bölükbaşı vb kişilere addedilir.
şu yaşadığımız iletişim çağında maruz kaldığımız kültür geçişleri (birileri için kültür emperyalizmi) üretmeyen (üretim derken kalite, marka, düşünce, sanat, eğlence vb artı değer açısından) bir toplumda-çevrede inanılmaz erozyonlara yol açar.
bireylerin genellikle kişiliği, karakteri oluşmamış ise üzerlerinde yıkıcı etki yaratır.
sağduyu ile erdem açısından yetersiz olmak kaçınılmaz.
yaşadığı psikolojik travmalara dönüşen-oluşan bu etki ile kaçınılmaz olarak kendinden utanma duygusu yansımaları tepki olarak ortaya çıkar ki bu da zincirleme bir reaksiyona dönüşür.
kişilerde etnosantrik (kabaca kabile kültürü desek yanlış olmaz. dil, din, kimlik, gelenek, topluluk vb temelli davranış) bozukluları görülür.
etnosantrik kişiler ya fundamental bir yapıda tam bir yobaza dönüşür ya da toplumdan kendini her alanda ve anlamda dışlar tüm değerleri ret eder.
etnosantrik davranış bozukluğu nasıl olur?
örnek: dil konuşmada elmaya "alma" yeğene yiğen" ne yapıyorsun değil de "napıyorsun" vb diyen birine karşı çıkıp kendini eğitimli ve okumuş olarak gören biri türkçenin dil yapısı açısından bu telaffuzu eleştirmesi "alma değil elma, yiğen değil yeğen, napıyorsun değil ne yapıyorsun diyeceksin. türkçe açısından doğrusunu söyle" demesi. kendini türk olarak görüp bu telaffuzları yapanlara da "türkçeyi bilmiyor" diye gülmesi.
oysa türk dili açısından, türkçede ünlü ünsüz uyumu açısından telaffuzda doğrusu elma değil de alma, yeğen değil de yiğen, ne yapıyorsun değil de napıyorsun-burada na hecesinde a uzatılır" olduğunu bilmez.
ideoloji, düşünce, değer yargısı ve düşünce açısından ele alırsak kendine milliyetçi diyen biri çıkıp apoya özgürlük pkk için af vb uygulamaları savunur.
enerjiden güvenliğe, eğitimden üretime ülke millet devlet çıkarına ters politikaları savunur. tehlike ve riskleri söyleyene de vatan haini der.
dünyada eşi benzeri olmayan sağlık bakanlığı doktorların 6 dilde reçete yazması kararına laf etmez. sömürge ülkesi olsak en fazla bu ülke ve işgal gücü olan ülkenin dili olur demez.
bir kelime türkçe bilmeyene vatandaşlık verilmesini eleştirmez. oysa dünyada sayısız örneği var ki en az a2 seviyesinde dil bilmeniz yetmez, o toplumun kültürünü değer yargısını da bilmelisiniz.
kendileri milliyetçi türkçü ya...
başka bir örnek:
doğru dürüst türkçe bilmeden bin yıl önce ki feodal sistemi savunup-yaşayıp, "dövğled bizi asimle edii" diyen kürt.
diplomalı cahillerin çıkıp türk diye bir ırk yok demesi, osmanlıdan selçukluya türk devletlerini ırkçı, asimileci, soykırımcı görmeleri ki türklerin hakimiyetinde olan topraklarda türk olmayanlar (akrabalık-evlilikle oluşmuş topluluklar hariç) bir kelime türkçe bilmemesi ki insan bu nasıl asimileci ve soykırımcı politika diye soru sordurur.
böyle sayısız örnekler var.
yine avamda bu aşağılık kompleksine en doğru tanım "civciv yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmemiş" diye tarif edilir.
bu acınası etnosantrik bozukluk yaşayan ruh hastalarına ya gülüyor ya acıyorum.
bende çiğ köfte veya lahmacun yemiyorum, sevmiyorum, iğreniyorum.
ömrüm boyunca yediğim lahmacun bir elin parmaklarını, çiğ köfte bir yumruk kadardır. nezaketen bir lokma yemek zorunda oldum ama bunu yiyen insanları aşağılamadım, hor görmedim, kendimi üstün görmedim.
genetik miras olarak midem kronik rahatsız. aşırı baharatlı acılı ve çiğ şeyleri yiyemiyorum. bunun da tetiklemesi var diye suşi yiyen asyalıyı veya çiğ köfte yiyen kürdü bunu yiyor diye hor görmem.
cehalet veya aptallık ya da ruhsal bozuklukla gelip sözlükte saçmalayalım lütfen.
bu ülkede evinizde yapmadığınız bir pizzayı yiyorsanız hangi marka olursa olsun (buna mekanlar da dahil) kesinlikle zehir yiyorsunuz.
asla ama asla bu ülkede özellikle çocuklara, diyabet, tansiyon, sindirim ve dolaşım hastalarına, yaşlılara, kilo sorunu olanlar dışarıda - sipariş verilen pizza yememeli.
eğer evinizde yapıyorsanız kilosu 1.500 lira altında bir sucuk, kilosu 1.200 lira altı sosis veya salam, kilosu 1.700 lira altı jambon, kilosu 2.000 lira altı kavurma kullanıyor bir de zeytinyağ, kaliteli un (vb malzemeler) doğru pişirme tekniği kullanmadan, malum; tarım ürünlerinde kullanılan yasak kimyasallar (biber, mantar, domates vb) çok iyi yıkamadan (tuzlu limonlu su, sirkeli suda bekletip iyice durulamadan) evde pizza yapıyorsanız dışarıdan yediğiniz pizzadan bir farkı yoktur.
cahiller yine toplanmış.
tabi ki yine yetersiz zekalarıyla millet ve ulus tartışması yapıyor.
tartışmalarının üslup ve yaklaşım şekillerine bakarak "cahilce" desek iltifat etmiş, "aptalca" desek nezaket göstermiş oluruz.
ilk önce kullandığınız kavramları bilin.
ortalama bir akıl zekayla ortalama bir eğitim yanında kabul edilebilir bir muhakeme-karşılaştırma yetisine sahip olup okuduğunu anlayan biriyseniz millet ve ulus ile vatandaşlık ve yurttaşlık aynı kavramlar değildir, aynı manalarda kullanılmaz.
hele ki ulus, millet, vatandaşlık, yurttaşlık temelinde kurulmuş olan türkiye cumhuriyetine veya herhangi bir ülkeye, bu değerler çerçevesinde kendine türk, kürt vb isimle bir kimlik tanımlaması yapana teknik olarak ırkçı, ayırımcı diyemeyiz.
zaten hangi ülkede olursa olsun milliyetçilik, ulusculuk, vatandaşlık, yurttaşlık bilinci-düşüncelerine ırkçı yaklaşımı tanımlaması yapmak cahillik ötesi aptallıktır.
hele ki tartışmayı bu ülkede insanların gözüne kimliğini sokarak "ben kürdüm" veya "ben türküm" diye yapmak, kendini ve kimliğini adeta insanları rahatsız eden ve insanın içinde "bana ne lan senin ne olduğun" diyerek nefret duygusu uyandıracak şekilde kendini ifade eden, ikide bir bunu konu eden insanlara "bunu neden dedin, bunu neden yapıyorsun? ikide bir niye ben türküm-kürdüm diye yırtık dondan çıkar gibi çıkıp baş ağrıtıyorsun?" diye soru sorun.
inanın verdikleri cevapları duyunca istisnasız bunlar ya zeka problemi yaşayan ya da psikolojisi bozuk insanlardır.
böyle sorundan mustarip değillerse kesinlikle insanlı düşmanlarıdır.
yok yani...
bu ülkede neden bir insan çıkıp ikide bir papağan gibi "ben türküm" veya "ben kürdüm" diye kafa ütüler ki?
neden birbirlerine kimliğiyle kendini ifade etme , üstünlük kurma zorunluğu içinde olurlar?
gerçekten de hepsi klinik bir vaka.
aşkı sevgi olarak aramayın, bulamazsınız.
iki insan arasında olan bağın aşk olması için sevgi yetmez.
aşkı pasta yapmak gibi görün. saygı, sadakat, bağlılık, fedakarlık, anlayışla, sabırla, adanmışlıkla (un, yağ, yumurta, meyve, çikolata, şeker, süt) ortaya çıkan bu eserin (pastanın) kreması sevgidir.
aşkı bu değerler ortaya çıkarır.
örnek: şirkette bir arkadaşınız 2 günlüğüne bursa'da olan bir projede sorunu gidermek için gidip de dönüşte kestane şekeri getirdiğinde ve de herkese dağıttığında size verilen 2 tane - lokmalık kestane şekerini tam yiyecekken eşinizin kestane şekerini sevdiğini hatırlayıp onu yemeyerek çekmeceye koyup akşam evde kestane şekerini eşinize verdiğinizde...
eşiniz bir tanesini size verip kardeş payı yapalım dediğinde "ben şirkette yedim canım" diye yalan söylüyorsanız işte bu sevgi değil aşktır.
bir insanda aşkı bulmak, aşkı yaşamak istiyorsanız güzellik, çekicilik, sevgi en son ihtiyacınız olan seçeneklerdir.
bunun için aşkı bulamayanlar suçlu olanı görmek için aynaya baksın.
wolf filminden (jack nicholson ile michelle pfeiffer’ın başarılı performansları izlenir. kahramanımızı bir kurt ısırıyor ve kurt adama dönüşüyor) bir diyalog. bir erkeğin bir kadına tavsiyesi.
- çok güzelsin ve erkeklerin seninle sadece güzel olduğun için ilgilendiklerini sanıyorsun. oysa seninle sen olduğun için ilgilenmelerini istiyorsun.
sorun şu ki güzelliğini bir kenara bırakacak olursak pek de ilginç değilsin.
kabasın, dost değilsin, soğuksun, umarsızsın, biliyorum; birinin bütün bunları bırakıp içindeki gerçek insanı görmesini istiyorsun.
ama bir insanın bütün bunları görmek için bir çabaya girmesinin tek nedeni de güzelliğin olacaktır.
garip değil mi?
yani, kısacası; başlı başına bir sorunsun.-
geri zekalıdır.
aptal da olabilir.
belki de lezbiyen ya da frijit veya spermatofopi, mizofobi vb rahatsızlıklarından mustariptir.
tabi ki yaşadığı aile çevre düşünülürse neler yaşadığını, bilinç altına nelerin nasıl yerleştiğini bilmeyiz.
sayısız örneklere bakarak ve de yurdum erkeklerine bakarak (biz erkekleri yetiştiren, hayata hazırlayan, hayatta bize anne, kız kardeş, kuzen, arkadaş, sevgili, eş olarak bizlere kadın bilincini ve ona nasıl davranacağımızı gösteren kadınların katkılarını bilerek) sorun biraz da biz erkeklerde var.
bunun için "pas" çekilecek konu.
tabi ki kavga etmek.
henüz o yıllarda afganistan olmamıştık. gençtik ve karavan rock bardayız, canlı müzik var ve kafalar bi'dünya.
5 arkadaş votka takviyeli biralarımızı manitaları aldık sahneye yakın bir yere park ettik.
malum, rock bar ve canlı müzik olunca genciz çekirge modundayız.
dans eden, zıplayan, hedonizm vs değinmeden basitçe kafasını sallayan, manitalar omuzda, itişen kakışan vb ortamdayız. neyse ki bardaklar plastik de ayakta sütçü beygiri gibi takılmak tehlikeli olmuyor.
neyse, en son hatırladığım arkamda arkadaşının omuzunda olan kızın galiba düşmemek için benim üzerime uzanmasına bizim grubun içinde olan erkek fatmanın biri uçarak kıza "senin vajinanı yırtarım" diyerek dalması.
öğleden sonra uyandım. aman tanrım üstüm başım kan içinde, acemi kasap gibiyim. aynaya baktım, vücuduma batım kesik yok. burnum sızlıyor, alım hafif kızarmış ama vücudum ağrıyor.
görünmeyen yerlerime vurmuşlar. ertesi gün tekrar bara gittim. barmen arkadaştı, o gün kız kavgası ortasında kalmışım, burnum kanamış.
kavgada zararı ayıran araya giren görür dayağı yermiş.
sarhoşken kavga etmeyin, kavgaya karışmayın.
vurmayın! itiraf ediyorum, karamurat benim!
öhm öhm! pardon lan, konu bu değildi.
neyse, o ağlak benim.
evet, benim.
sözlükte karı mı kaldı ki (öküzlük modu on) çaylak yapacaklar?
bizim gibi sapık, manyak, ayı, cahil, görgüsüz, nobran vb. (unuttuğumuz varsa özür dürteriz) insanlar yüzünden "anneme gidiyorum" edasıyla bağyanlarımız bavulunu alıp gitti.
şimdi biz ibneler hayallerde yaşıyoruz.
bağyan yazar olup da onu çaylak yapan kimse metrobüste ishal olup sıçmamak için götüne tıpa arasın.
yok yani...
hem, çaylak yapılmış bağyan bulsak nick altına ağlamak şöyle dursun; andre rieru ve orkestrasını getirir serenat yapardım.
konunun anlam ve önemine binaen "o fortuna" buraya cuk oturur.
neden mi?
zaten sözlükte bağyan kalmadı, tam yavşayacaktık yavruyu çaylak yapıp küstürdüler. şimdi bu da bavulunu alıp "anneme gidiyorum" diye sözlüğü terk eder.
zaten bizde bu şans varken gökten vajina yağsa başımıza penis düşer. düşmekle de kalmaz kıçımıza saplanır.
bu şansı "o fortuna" ile anlatmak bunun için.
hem de bağyan yazara da serenat yapmış oluyoruz.
1 taş 2 kuş hesabı...
edibüdü: yazar burada manyama hakkını kullanmıştır.
gerçeğini yaşadığımızdan filmlerine ihtiyaç duymadığımız için pek izlemiyoruz. bunun için distopik film önerisi yapamıyoruz.
genellikle romantik komedi filmleri dizileri izliyoruz. daha önce de belirttiğimiz gibi asya (genellikle kore) komedi, romantik filmleri bu aralar iyi sardı.
malumunuz, insan olarak mutluluğa ihtiyaç duyuyoruz.
edibüdü: distopik derken rejim, demokrasi, hukuk vb açıdan demiyoruz canım. ülkemiz cennet gibi, çok mutluyuz. dünya bizi kıskanıyor, her açıdan süper bir toplumuz. bakmayın öyle böyle dediklerine...
bireysel olarak distopik kast ediliyor sadece.
elit olmanın temeli bilgidir ve bu bilgiyi işlemektir.
bilmek... düşünen, aklını kullanan/aklını kullanmayı bilen ve sorumlulukların farkında olup insan olma erdeminin farkındalığında olan bir insan için bilgi bir lanet/lanetlenmedir.
insan denen canlı yeryüzünde var olan yaşamın devamını sonlandıracak, yaşamı değiştirecek tehlikeli bir bakteri, virüs gibidir.
gerçekten de yaşam düzleminde insan denen canlıya en yakın yaşam örneği nedir diye bakarsanız bu canlı türü virüslerdir.
unutmadan, bilimsel olarak yaşam tarifine göre virüsler canlı mı cansız mı tartışmaları yapılmaktadır.
insan denen canlının en büyük genetik zaafı aptal olmasıdır.
aptallık sadece insanlara has bir özelliktir.
insandan başka hiç bir canlının tercih hakkı yoktur.
insan hariç tüm canlılar genetik olarak davranışı kodlanmıştır (güdüsel olarak işlenmiştir) tüm canlılar yaşamın gerekliliğinde şartlara-ortamlara göre yaşamının devamı için başka formlara evrilmesi veya yaşamlarının sonlanması genetik yapılarına işlenmiştir.
insan hariç tüm canlılar yaşamın ya şartlarına uyarlar ya da yok olurlar.
insan ise tercih hakkını kullanır.
heva ve heves yanında ihtiyaçları (ihtiyacı olmasa bile) beklentileri, zevki vb ile şekillenmiş istekleriyle yaşamın şartlarını uymaz. insan yaşama kendini adapte etmez, yaşamın şartlarını yaşamı kendine uydurur.
işte bu tercih yapma, yaşamı şekillendirme, başka formata sokma, yaşamı var veya yok etme sürecinde insan en büyük kozunu aklını ve zekasını kullanır ki burada aptallık ortaya çıkar.
evet, insanı aptal yapan akıl ve zekasıdır.
akıl ve zekasına göre yaptığı tercihlerle insan genetik arızası olan aptallığını ortaya çıkarır.
insan aptal olduğu için tarih denen kavramı icat etmiştir.
yetmemiş, insan tarihi de bir bilim dalı yapmıştır. bir daha aynı aptallığı yapmayalım diye insan denen canlı tarihi bir bakıma insanların aklını kullanma kılavuzu -aklını kullanma talimatı formatına sokmuştur.
tarih, aptallıktan ders alma sanatıdır.
aynı şeyleri yapıp farklı sonuç beklemeyin. zamanınızı, emeğinizi, paranızı, canınızı boşuna harcamayın diye insan tarihi en büyük gerçek olarak geçmişe değil de geleceğe tutulan ışık konumuna sokmuştur.
işte elit olmak budur.
elit insan genetik olarak davranışının özünde aptal olduğunu bilen insandır.
elit insan aptallığın ne olduğunu bilen insandır.
elit insan herkes gibi düşünmeyen, herkes gibi yapmayan, yaşama herkes gibi bakmayan ve aynı şeyleri yapıp farklı sonuç beklemeyen insandır.
elit insan herkes gibi olmayandır, farklı olandır.
elit insan hata yapmayan insanın eşek olduğunu bilir ama aynı zamanda da aynı hatayı bir daha yapanın da eşek oğlu eşek olduğunu bilen insandır.
işte bu bir lanettir ve bu lanetle yaşıyorsanız diğer insanlardan farklı olmanız kaçınılmaz.
insanlık için en çok korkulan şey cehalet ya da aptal olmak değildir.
aptal olduğunu bilmemek insanlık için en korkulan şeydir.
insanlık tarihi boyunca yaşanmış, şu an yaşadığımız ve de ileride de yaşayacağımız trajedilere bakın.
aptal olduğunu bilmeyen akıllı ve zeki insanların eseridir bu trajediler.
din, tanrı inancından önce yaşama bakın.
yaratıcı inancınız varsa ve onu anlamak istiyorsanız ilk önce yaşama bakın.
bir sanatçıyı anlamanız için onun eserine bakmalısınız.
dünyada canlı yaşamı diyebileceğimiz nesnel varlıkları bile kategorize edemiyoruz.
insan, hayvan, bitki vs (monera, arkeler, protista, fungi, bitki, hayvan vb alemleri diye) üstün körü adlandırıp geçiyoruz.
canlı yaşamı sayamıyoruz..
yeryüzünde canlı yaşamın kaç türü var bilmiyoruz. en kabul gören rakam sadece ökaryotik olarak 8-9 milyon tür var. bu türlerin her birinde kaç biyolojik yaşam var, toplamda kaç canlı var bilmiyoruz.
yaşamı bile tam olarak tarif edemiyoruz.
bir yaşamın olması için tanımlanmış gerekli şartlar ile ortamlar dışında da yaşamı görmekteyiz. yeni türler, yeni canlılara (yaşamış veya yok olmuş ya da yaşayanlara) rastlamaktayız.
şu an elimizde olan teknolojiyle canlı diye tarif ettiğimiz türleri ve bu türlerin toplam sayısı saymaya kalksak (şu kadar insan, bu kadar bitki, toplam böcek, hayvan, bakteri, mantar, ökaryotik ve protist canlılar vb) var diye yeryüzünde şu an yaşayan canlıların total bir sayısını çıkarmaya kalksak 50 ile 99 arası bir rakam yazıp sonuna 30 tane sıfır ekleseniz yine de rakam az gelebilir.
sadece karıncalar 20-25 katrilyon, böcek ailesinde sadece bir türün sayısı.
ya sivrisinekler, kelebekler, arılar...
yaşamı ne tarif edebiliyoruz, ne kategorize edebiliyoruz, ne sayabiliyoruz, ne de listeleyerek sınıflandırabiliyoruz.
insan...
bugün yeryüzünde 8.5 milyar insan yaşıyor. şimdiye kadar yaşamış (geçmişten günümüze) 120 milyar (+/-) yaşadığı tahmin ediliyor.
ilk din, inanç, yaratıcı bilinci insanda ne zaman ortaya çıktı?
10 bin yıl önce mi?
20 bin yıl önce mi?
30 bin yıl önce mi?
ne zaman din, inanç, yaratıcı bilinci insanda ne zaman oluştu?
bundan 50 bin yıl önce mağara duvarına resim yapan insanlar yaşamının merkezinde olan korkunun tetiklediği hayatta kalma serüveninde mağara duvarına çizdiği vahşi yaşamın tariflerinde geçen izlerde görülen sorgulama, muhakeme etme, yaşamı anlama, kendini anlatma-iz bırakma, neden-nasıl-niçin diyerek üstesinden gelemediği zorluklara karşı bir savunma mekanizması geliştirip iç dünyasında korkuyla temellenmiş bir ruhlar, doğa üstü güçler olduğu inancını mı (animizm ve şamanizm vb) yaşamış?
kendini geliştiren insan mağaradan çıkıp kural kaidelerle belirlenmiş yerleşik hayata geçince başka inançlarla ve ritüellerle sentezlediği inancında çok tanrılı dinler, tanrılar-tanrıçalar panteonuna mı yönelmiş?
her alanda ve anlamda maddi manevi gelişimi sürdüren ve yeryüzünde başka coğrafyada yaşama geçen insanlar coğrafya, kültür, gereklilik, hakimiyet vb etkenlerle inanç ve yaratıcı çeşitliliğini sürdürmüş mü?
bir arada yaşamın içinde zamanla gücü elinde tutanlar dinin toplumu ve insanları kullanmada ve yönetmek-yönlendirmek, iktidarı korumak yanında zenginliğe sahip olmakta, gücü sürdürmekte en maliyetsiz ve başarı oranı en yüksek aracın din olduğunu fark etmesiyle tek tanrılı dinlere mi geçildi?
inanın veya inanmayın.
yaratıcı var veya yok, bunlar önemli değil.
insan denen canlının dünya'da yaşam olarak ortaya çıkması biyoloji olarak imkansıza yakındır.
bilim şu an insan yaşamını şöyle açıklıyor.
bir kişi yüz defa yazı tura atıyor ve yüz defa yazı tura atılan para yere düşünce dik geliyor.
fazla teknik konulara girmeden neden-sonuç, etki-tepki olarak yeryüzünde insan yaşamının başlangıcı gelişimi böyle tarif ediliyor.
tesadüfler...
bir de insan denen canlının doğasını düşürseniz (yaşamında ihtiyaçları, sahip olma dürtüleri, değer yargıları, tüketim şekli, doğa ve tanrı neye inanıyorsanız bu gücün yaşamı var-yok etme, şekillendirme yetisine karşı insanın kendisi yaşamı var-yok etme ve şekillendirme yarışına girişi) tüm bunlar düşünülürse yaşamı ortaya çıkaran güçle savaşan ve yaşamın tarifini kendine göre değiştiren yapılandıran tek canlı insandır.
böyle bir canlının din inancı bir tane olabilir mi?
bu canlının 1 tane yaratıcı inancı olabilir mi?
evrensel kabul görmüş ortak bir değer yargısı insanda olabilir mi?
insan denen canlı diğer canlılardan biyolojik, genetik veya akıl, zeka ile farklı değildir.
insan diğer canlılardan değer yargılarıyla ayrılır. buna ahlak ve etik değerler (utanma duygusu) denir.
hiçbir canlının yaşamda tercih hakkı yoktur. insan hariç, insanın tercih hakkı vardır ve tıpkı doğa evren tanrı-yaratıcı gibi var etme veya yok etme seçeneğini kullanır.
bunun için insanda utanma duygusu yer etmiştir ve bu utanma duygusu yaşamın sigortası olmuştur.
dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun şu an elektrikli araçlar için bile trafik düzenlemeleri, kanunları, güvenlik prosedürleri-kriterleri yapılmamış olup adeta elektrikli araçlar "saldım çayıra mevlam kayıra" modunda piyasada kullanılmakta, üretilmekte.
bir de uçan otomobil sevdamız çıktı.
biraz da bilerek ve isteyerek elektrikli araçlar için bu yasal düzenlemeler, yönetmelikler yapılmıyor. gerçekten bu düzenlemeler yapılsa elekrikli araçların satışı %50 düşer, maliyetler minimum buna paralel %50 artar.
kimse "içten yanmalı bir otomobille elektrikli bir otomobil aynıdır. ikisi de aynı kanun ve yönetmeliklere, kalite kontrol ile güvenlik konseptlerine tabidir. bu da gayet yeterli ve normal uygulamadır" demesin ki bunu dediniz diye biri size aptal diyebilir.
evet, bu söylemi yapmak için cehalet yetmez. bunu demek için insanın aptal olması gerekir.
bu durumda çıkıp bir de uçan otomobil tartışması yapmak...
bunu 5 yaşında çocuk yapmaz.
örnek: içten yanmalı (petrol-lpg) araca uygulanan üretim ve güvenlik, kalite kontrol konseptlerini elektrikli araçlara uygulayamazsınız.
elektrikli araca uyguladığınız konseptleri yönetmelikleri de uçan otomobil üretseniz ona uygulayamazsınız.
şöyle örnekleyim de süper zekalılar anlasın.
at arabasıyla otomobili bir tutmak gibi. ikisi de ulaşım aracı demek gibi deyim de anlayın.
öyle olsa bile at arabasıyla otomobili aynı kurallarda aynı konsepte-yollarda, aynı ortamlarda, aynı kanunlara tabi tutamazsınız.
at arabası yanından geçen otomobilin yol verme veya kenara çekil, dikkat et uyarısı amacıyla ortaya çıkan egzoz veya korna sesinden ürken atın neden olduğu kaza için kimi suçlayacaksınız?
bir de buna uçan otomobili ekleyin. şehirlerde uçan otomobil için gerekli imkanlarınız yok. bunun için çıkıp uçan otomobiller için ayrı yol (pist) park alanı yapmak tüm dünyada hangi ülke, metropol, ekonomi olursa olsun bunu yapması da imkansız.
uçan otomobile geçmeyi düşünürken şu an elektrikli araçlar için sorunlar çözüm bekliyor. ortalama bir elektrikli araç 2 ton.
900-1300cc arasında şehir içinde kullanılan içten yanmalı otomobil ortalama 1 ton ki 800-900kg ağırlıkta daha hafif olanlar bile var.
bu hafif araçların bir kaza anında sürücüsü bir trene veya beton bir bloğa çarpmış gibi hasar alır desek az söylemiş oluruz.
ayrıntılara girmeye gerek yok ki bir de her iki araç hareket halindeyse ve çarpma şiddetini 2 tonluk aracın 1 tonluk araca nasıl etki edeceğini tahmin edemezsiniz.
bilmiyorsunuz ama tüm dünyada ncap testlerinin yeniden düzenlenmesi revize edilmesi için tartışmalar yapılıyor.
sizin kaza anında ölmemeniz, araçtan tek parça sağ salim yaralı olsanız bile çıkmanızı/çıkarılmanızı sağlayan ncap testleridir.
uçan otomobiller özelinde bu ncap testlerini düşünürseniz ncap organizasyonu bu testleri yapabilir mi?
bu teslerin belirlenmesi ve uygulanması için ncap bünyesinde örn; shy-66, shy-146, ease part-66 sertifikalar yanında a, b1, b2 vb lisans sahibi personel istihdam etmesi ve bu yapının uluslar arası uçuş güvenliği için akredite olması gerek ki uçan otomobile bir otomobil yaklaşımı yapmak kağnı ile ferrariye bir demek gibi aptallıktır.
dünyanın her yerinde avrupa, amerika ve asyada olan ...
euro ncap avrupa'da.
us ncap amerika'da.
japan ncap. japonya'da.
korean ncap kore'de.
latin ncap. güney amerika'da.
indian ncap hindistan'da faaliyet göstermekte olup klasik ncap testleri elektrikli araçlarda yetersizdir.
malumunuz ki ncap testleri aracı etkileyen 3 ana etken olan eylem üzerine bina edilmiştir.
1- aracı önden vurmayla (bir duvara ya da başka araca veya bir tır kamyon altına girme) yaşanan kaza.
2- araca arkadan vurularak yapılan kazalar.
3- araca yandan vurularak yapılan kazalar ki buna aracın devrilmesi savrulması da dahildir.
özel olarak yapılan geyik testi gibi sürüş anında yola çıkan bir hayvan insan çocuk veya görüşün yetersiz olduğu anda kaçış manevrası ya da bir kaza olduğunda aracınıza gelen parçalar başka aracın sizin araca çarpması vb durumlarda direksiyonu kırdığınızda aracınızın yol tutuşu ağırlık dağılımı vb testleri de olmakta.
konu elektrikli araç olunca bunlar yetersiz.
elektrikli aracınızın altında devasa bir batarya var.
tüm bu kaza testleri simülasyonları elektrikli araçlar için yetersiz.
örnek; aracınızla seyir halinde bir çukur veya tümseğe girince ya da yolda başka bir araçtan düşmüş otomobil kamyon lastiğine çarptığınızda bu lastiğin aracın altına girince bataryaya vereceği hasar ve sonrasında oluşacak durum test edilmiyor.
yani klasik olarak otomobillere yapılan önden, yandan, arkadan vurularak yapılan testlere araca alt taraftan vurularak yapılan kazalar hasarlar da test edilmeli.
burada onlarca örnek, yüzlerce tartışma konusu verebilirim ki bu ortamda bir de çıkıp uçan otomobil sevdası gütmek...
çocukluk deyim de alınmasınlar.