devlet denen kavram için onlarca tanım sıralar, görev ve sorumlulukları için yüzlerce madde yazabiliriz.
devlet denen olgu insanların bir araya gelerek oluşturdukları sosyal mutabakat, yaşam sözleşmesidir.
bakınız: devletlerin anayasaları.
devlet denen yapı için gerekli olan tek şey tıpkı hukukta olduğu gibi tutkulardan arındırılmış mantık ile idare ediliyor oluşudur.
örnek: devlet denen yapının dini mezhebi olamaz.
eğer devlete bir din gerekiyorsa bu din adalet olurdu.
devlet denen organizasyona bir mezhep gerekseydi bu mezhep eşitlik olurdu.
bu bağlamda devlet denen toplumsal/sosyal yapı/organizasyonun görev ve sorumlulukları tanımlanır.
kim ne der, ne düşünür bilinmez ama tecrübeyle sabittir ki en az 50 defa yolda yemek molalarında kamyoncuların kullandığı mola yerlerini tercih ettim.
malumunuz, en sevdiğim yemek kuru fasulye.
1 hafta 3 öğün evde kuru fasulye pişse önüme konsa başka yemek yok mu diye sormam.
istisnasız her sefer kamyoncuların mola yerlerinde yediğim yemeklerden zevk aldım. hele ki kuru fasulye ve çorbaları yanında et yemekleri pilavları her zaman mükemmeldi.
tabi ki 5-10 defa otomobil, otobüslerin mola yerlerinde de yemek yedim ama hiç birinde de kamyoncuların mola yerlerinde olan yemeklerin lezzetini alamadım.
bir defasında bolu yakınlarında kamyoncuların bir mola yerinde yemek yiyorduk. ilerimizde masada 3-5 yaşında iki çocuklu bir aile yemek yerken yan masada olan 3 kamyoncu 40 yaş civarında (muhtemelen daha gençler, ama hayatın yükü ile ezilmiş tipler) o aileye göz ucuyla bakıyorlardı.
çocukların çığlıkları, gülüşmeleri, oynamalarına ara sıra tebessüm ediyorlardı. o insanlar yollarda ailelerinden uzak hayat geçiriyorlar. o insanlar ailesi ile böyle bir seyahat gezmede olmak, iş için değil de zevk için gezme-yollarda olmayı istemezler mi sanıyorsunuz? o kamyoncular o aileye bakınca ailelerinin özlemini çekmediğini, sadece kötülük için mi bakıyor sanıyorsunuz?
evet, kaba saba olabilirler.
üstleri paspaye-kirli olabilir, avam ağzı kullanabilirler ama onları toptan kötülemek haksızlık. yol kenarlarında mola yerlerinde hele ki kalitesizlik ve kötülük kamyon tır varsa vardır, otomobil varsa yoktur demek aptallıktır.
rahmetli babamın "oğlum, içki iç sigara içme" demesi akla geldi.
bir tavsiyedeydi. sağlığımı düşünüyordu. cep harçlığımı (okurken veya gezmelerde vb dışarı çıkarken) fazla verirdi, annem fazla verme diye çıkışmasına "sigarası, bir iki bir şeyler içer senin fiyatlardan haberin yok" diye anneme çıkışma akla gelirse...
ne içkime ne sigarama karıştı rahmetli, buna rağmen karşısında ne sigara ne içki içtim.
biraz geri kafalı oluruz da... sanki görürse dayak yiyecekmişim gibi sigaramı hep saklardım, içki içip eve geldiğimde babamın görmesin beni diye sessizce gider yatardım. ömrü boyunca bir tokat atmadı babam.
yunan kültürü derken şimdi ki yaşanılan (yunanistan denen ülkenin) yunan kültürü mü kastediliyor bilinmez.
yunan kültürü derken grek kültürü mü kast ediliyor bunu da bilmiyoruz.
hele ki yunan kültürü derken helen kültürü mü denmek istiyor? bunu da bilmiyoruz.
yoksa greko-romen olarak sentezlenmiş, akdeniz kültürü olarak dillendirilen ama aslında günümüzde ege denizi kültürü diye sadece yunan olan bir halkın yaşamına indirgenen yaşamın kültürü (bu da komik ki teknik olarak -oşinografi- ege diye bir deniz yok ki kültürü olsun. bu tanım olsa olsa adalar kültürü veya ege kültürü olarak tarif edilir) aslında burada dillendiriliyor? bunu da bilmiyoruz.
ne olmuş ki canım yunanı, greki, heleni, greko-romeni hepsi bir-aynı demeyin ki en hafif tabirle bu aptallıktır.
şöyle örnekleyelim de anlaşılsın...
şu an bazı cahiller ve akılsızlar çıkıp"müslüman demek türk demektir" veya "türklük müslümanlıktır" diye saçmalıyor.
yetmiyor, bazıları da bu cehaleti bir tık yükselterek "tabi ya! bunun için biz osmanlı'yız" diyerek türklük-türk kültürü kimliğini bir aileye, idereye indirgeyip aptalca saçmalıyor.
sizce bu söylem içinde olanlara bakıp bu insanları tanımlarken "türk" diye kavram kullanabilir misiniz? çıkıp da "evet, türklük budur" diyebilir misiniz?
bu insanlara bakıp "türklük budur-türk kültürü budur" diyebilir misiniz?
evet diyorsanız en hafif tabirle akılsız veya cahilsiniz.
en sevdiğim söz de "kendinizi ne hissediyor ve nasıl tanımlıyorsanız kimliğiniz kültürünüz o'dur" saçmalığı.
bu sözü neden severim?
bu söz insanların akılsızlığının ve cehaletinin turnusol kağıdı gibidir.
bir insan kendini ne olarak tarif ediyorsa düşünce ve eylemi uyuşmak zorundadır.
bir değeri benimsiyorsa, kendini bu değerle ifade ediyorsa bilmek ve o değerlere göre davranmak, o olmak zorundadır.
burada seçme hakkı, düşünme hakkı, tercih hakkı, bir özgürlüğünüz yoktur.
kültür ve kimlik pazardan en ucuz, en hesaplı, en iyi, demek zevkinize göre seçerek aldığınız meyve değildir.
kültürünüz ve kimliğiniz mağazadan zevkinize göre seçip aldığınız kıçınıza uygun don değildir.
kimlik ve kültürünüz içini istediğiniz dekor ettirecek eviniz değildir. burada bir özgürlük yoktur ve bunun tersini savununca bu durum cehaleti ve akılsızlığı aşıp düşünce eyleme dönüştüğünden artık bu durum aptallık olarak tanımlanır.
bir fare kendini ormanlar kralı, en güçlü olarak kendini görebilir.
bu cehalet ve akılsızlıktır.
bunu eyleme dönüştürürse bu aptallıktır.
bunun için ege'de binlerce yıldır kader birlikteliğini yapan bu iki halkın kültürünün ne olduğunu bilmediğimiz için (şu an yaşadıkları kültür) konu hakkında yorum yapamıyoruz.
kabullenmek...
acı, zorluk, trama vs her ne yaşıyorsanız yaşadıklarınızı atlatmanın tek yoludur.
kendinizi felaketlere hazır tutun.
Dostoyevski'nin insancıklar eserinde dediği gibi "çok tuhaftı, ağlayamadım bile ama ruhum paramparçaydı" durumunu yaşarsınız fakat daha az hasarla atlatırsınız.
benim vergilerimle bu gibi insanların kursağından geçen bir kuruş varsa haram olsun.
boğazında takılmazsa kıçında takılsın. yedinizseniz sıçamayın ya diyorum.
işim de yok, çalışmıyorum da desem yanlış olmaz.
birikimlerimi yiyor, çalışmak ise keyfe keder takılma - can sıkıntısından oluyor.
üstelik erkeklik mi adamlık mı aile sorumluluğunu alma-aile reisi, manosphere mi alfa beta gama mı bunlar ne ise ne gavurcaya aklımız erer ne de fizik, kimya veya sosyo-cinsel hiyerarşideki erkek kişilik tiplerine aklımız erer.
aklımızın erdiği adamlık ne testisle ne parayla olur.
3 kuruşun var-kazanıyorsun diye kendini adam sanma. o zaman 5 kuruşu olanın yanında sen adam değilsin.
bir insan 60 yaşına kadar çalışıp da emekli olunca ucuz ekmek kuyruğunda ucuz kıyma kuyruğunda güneş yağmur kar altında bekliyorsa ölmesin.
ölüm bir kurtuluştur.
ölüm bir yok oluştur.
ölüm bir son veya yeniden başka bir hayata başlangıçtır.
ölüm başka bir evrene, boyuta, hayata, cennet veya cehenneme vb geçiştir.
her neye inanıyor veya inanmıyorsanız...
ölüm bir bitiştir.
bunun için ölmesin ve tercihlerinin ortaya çıkardığı eserinin sonucunu yaşayıp çeksin.
evet!
3 tarafı denizlerle çevrili, akarsuları, gölleri, dünyada sayılı büyüklükte barajları olan bir ülkede yeterli kadar balık tüketemiyorsa...
dünyada gıda ve beslenme açısından kendi kendine yeten, et, sebze, meyve, hububat vb tarım hayvancılık açısından kendi kendine yeten, üretmiş olduğu tarım ve hayvancılık, balıkçılık ürünlerini ihraç etme ve de ciddi gelir elde edecek dünyada 7 ülkeden birinde yaşayıp...
hayvan yemi organik gübre bile yapılmayacak kalitede, aynı zamanda da sağlıksız sebze meyveyi eti balığı vb almakta zorlanan...
alsa bile yeterli ve dengeli, sağlıklı beslenemeyen...
elini kesse toprağa damlayan kanından insan yetişecek coğrafyada yaşayıp dünyanın en çok tarım ürünü başta olmak üzere hayvancılık, balıkçılık ürünü ithal eden ülkesi olmak...
ülkede açlık içinde, yokluk içinde yaşayan işsiz, işi olmayan, çalışmayanlar değil de yıllardır çalışanlar ve emekli olan insanların ülkesinde olmak...
sonuç:
yaşananlar için hükümetler, siyasiler suçlanamaz.
devlet denen toplumsal mutabakat organizasyonunu yönetmek için seçilen siyasileri iktidarları halk seçer.
siyasiler iktidarda halkın istediğini verdiği sürece iktidarda kalırlar ve iktidar olurlar.
siyasiler iktidarlarının sürmesi için halkın önceliğini istek ve beklentilerine göre politikalar eylemler gerçekleştirir.
tüm bunlar üst üste konunca yaşananlar için (başkaları burada ne düşünür değerlendirir konu bu değil) iktidarları hükümetleri suçlamak benim için ahlaksızlıktır, akılsızlık ve cehalettir.
demokrasilerde, seçme seçilme hakkı tanınmış toplumlarda iktidarların-siyasilerin tüm başarısızlıklarına, kötü sonuçlarına rağmen olumsuz yanlış politikaları devvam ediyorsa (hangi siyasi düşünce parti olursa olsun) sistem, rejim, düzen, ekonomi, refah eksi değerlere düşüşü istikrarlı bir şekilde devam ediyorsa burada bu sisemi onaylayan seçen devam etmesini tercih eden halk 1. derece sorumlu oluyor.
örnek: sokaklarda, basın-yayın organlarında, işveren işçi toplantılarında, dernek sendika vb oluşumlarında, miting gösterilerde emekli maaşına zam isteyenler ile siyasi iktidarın kaynak yetersiz gerekçelerine bakıyorum.
tüm bu söylem, eylem, protesto, beklenti, şikayetlere bakarak; insanların sokakta emekli maaşı için zam istemesine gülüyorum.
bu bilinçsiz, düşüncesiz, eğitimsiz insanların hak ve hukuklarının bilincinde olmamasına gülüyorum.
bu insanlar artık geleceklerini kaybetmişler.
satın alma güçlerinin iyileştirmelerini bırakın da şu an ağladıkları satın alma güçlerini korumaları bile imkansız.
hiç olmazsa kendilerinden sonra torunlarının (çocuklarının bile gelecekleri yok. çocukları babalarının satın alma gücüne bile sahip olamayacak) kendilerinden sonra 2. neslin (torunlarının geleceği için) emekli maaşlarının iyileştirilmesi istiyorlarsa "emekli geçinemiyor, maaşımıza zam" demeleri yerine "şimdiye kadar çalışırken bizden kesilen paralarla neden bir fon oluşturmadınız?
oluşturduysanız bu fonun parasını ne yaptınız, nereye kullandınız?
bu kaynakları neden amacı dışında harcadınız?" vb gibi soru isteklerde bulunması lazım.
böyle bir bilinçte olan toplumda 2025 yılında limonun kilosunu 6-7 liraya alıp...
af etmeyin ama poposuna çük değmeyen erkek var mı?
en basitinden...
sünnet olurken kirvenin kucağına oturmuyor muyuz?
oturuyoruz!
popomuza çük değmiyor mu?
değiyor!
eee! sonuç?
hepimiz badelenmiş oluyoruz.
hem "et giren yere dert girmez" derler.
bakınız: basurunuzun olmaması için yapmanız gereken şeylerden biri.
daha önce başka bir konu hakkında "bir şeye sahip olmak ve o şeyin kalitesi önemli değil. asıl önemli olan o şeye sahip olan insanın kalitesidir" demek istemiştim.
malumunuz, okuduğunu anlamayan bir toplumda yaşadığımız için bazı insanlar hakaret ediyor diyebiliyor ve cehaletini erdem onur arkasına gizliyor.
özeti...
norveç petrol rezervlerinde dünya'da 20. sırada.
norveç kaynak-zenginlik olarak imkanları ortadoğu ve arap coğrafyası ile karşılaştırma bile yapılamaz ki norveç ortadoğu-arap dünyasına göre fakir kalır; üstelik norveç'in petrol sahalarında petrolü çıkarmak çok zahmetli ve maliyetli.
exxon mobil corporation, saudi aramco, chevron corporation, shell vb. şirketlerde sahada çalışan şirket çalışanı mühendis, teknisyen, işçi olun.
norveç'in petrol üretim tesisi olan sahalarında çalışan biriyle ortadoğu'da herhangi bir ülkede petrol sahasında çalışan bir içşi, mühendis, teknisyen aynı ücreti almaz.
neden mi?
norveç petrol sahası kuzey denizindedir ve karada petrol sahası yoktur.
kuzey denizinde petrol çıkarmak lunaparkta balerin eteğinde saç traşı veya makyaj yapmaya benzer.
denizde petrol platformu kurulumu, işletme maliyeti, üstelik kuzey denizi gibi iklim coğrafyada akıntı, dalga, fırtına, buzlanma, ağustos ayında suya düşseniz en fazla 8 dakika yaşayacağınız bir ortamda maliyet analiziyle çölde, karada düz bir sahada petrol çıkarma maliyetini akıl ve zekanız, eğitiminiz yeterliyse (ekonomist olmaya gerek yok eheeheehe) bir hesap edin.
en önemli konu da kuzey denizi kıyısı olan ülkelerin ekonomik, sosyal, çevre, çalışma, doğal yaşam, insan hakları vb konularında hukuk, denetim ve yaptırımları ile arap ve ortadoğu coğrafyasında olan kuralları hukuku karşılaştırın ve çıkan petrole ne kadar maliyet eklenir bir düşünün.
buradan nereye varmak istiyorum?
düşünün...
arap ortadoğu coğrafyası yanında esamesi okunmayacak bir ölçekte olan petrol kaynaklarına sahip olan norveç vatandaşları emekli olduğunda ele güne muhtaç olmasın, halk ekmek kuyruğunda ucuz ekmek almak için beklerken "donyo bozo koskonoyor" demesin diye bu kıt ve daha masraflı zenginliğini kaynak olarak kullanıp gpfg (statens pensjonsfond utland olarak bilinen emeklilik fonu) genellikle "government pension fund of norway" denen norveç halkının "petrol fonu" dediği varlık fonunu kurup petrol ve doğalgazını emeklisine, çalışanının geleceğini sübvanse edecek kaynağa dönüştürdü.
şu an yaklaşık 2.5 (+/-) trilyon dolar değerinde 2025 yılında 247 milyar dolar gelir elde eden dünyanın en büyük emeklilik fonunu yarattı norveç.
bunu 30 yıl içinde yaptı.
üstelik petrolün varili 10 dolar da olsa 100 dolar da olsa bu fonu etkilemeyecek, tanrı, kral, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan vs kim ise bu fona tırnak atamayacak "halk beni seçti istediğimi yaparım, meclis çoğunluğu bende, yasa kanun yapar değiştiririm" diyemeyecek, siyasi çıkar, iktidar, menfaat, yandaş, hıssım, akrabaya talan ettirip amacı dışında kullanılacak bir kaynak olmayacak yapıda fon kurdu ki ayrıntılara değinmeye gerek yok.
100 küsur yıldır petrol çıkaran arap ortadoğu devletinden hangisi vatandaşı olan çalışanlarına emekliliğinde rahat etsin diye böyle bir kaynak yarattı?
lütfen başlık açarken aptal olduğunuzu belli etmeyiniz.
hele ki bu başlık altına "doğru ya! din olmasaydı (insanlık tarihinde hangi din olursa olsun tüm inançlar buna dahil) insanlar ne güzel lay lay lom yaşayacak, din olmasaydı insanlar bir birini öldürmeyecekti" diye de entry girmek tam bir geri zekalılıktır.
bunu (aptallığı ve geri zekalılığı) düşünce, sav/tez diye de savunmayın.
aptallık ve geri zekalılık derken hakaret edilmiyor, bir akıl-zeka problemi, sorunu yaşamak, bilimsel olarak embesilite durumu, avam dilinde aptallık geri zekâlılık denen bir davranışın nörolojik tanımıdır.
vaktiniz varsa okuyun da biraz düşünün... korkmayın, canınız acımaz.
dünya ve biyoloik yaşam ekseninde düşünürseniz insan denen canlı türünün doğası kötülük üzerine olup insan hariç hangi canlı türü olursa olsun dünya yaşamını kendisini de buna dahil ederek tüm yaşamı bitirme-doğayı yok etme üzerine kurulmamıştır.
tüm canlılar dünya denen gezegende doğayla uyumlu yaşar. bir tek insan denen canlı türü dünya denen gezegende yaşamın gerekliliğine, sürekliliğine, uyumuna, doğasına ters davranır.
dünya'da hiçbir canlı yaşamı değiştirirken bu değişim negatif bile olsa yaşamı yok etmez. bu negatif durum yeni canlılara yaşam alanı açar ve bu yaşamın sürekliliğini çeşitliliğini sağlar.
örnek: su samurları küçük dere akarsulara ağaç kütük dal parçalarıyla baraj yapar. kelimenin ve yaptıkları işin tam anlamıyla bir baraj inşa ederler. bu küçük dere akarsu çevresinde ekosistemi değiştirirler ama bu değişimin etkisi sonucu pozitif olur.
yaban domuzları: ekosistem için olmaz ise olmaz canlılardır. evet, insanlar için zararlıdır ve dünya genelinde tarımda milyarlarca dolar zarara, extra maliyete, ürün kaybına yol açmakta.
asıl gerçek ise yaban domuzlarının ormanların yenilenmesine, yeni fidanların daha sağlıklı yetişmesine, toprağın havalanması ve toprak kalitesinin atmasına, bitki çeşitliliği ve bitkilerin biyokütlesine katkılarıyla diğer canlı türlerinin atması, vahşi yaşamda etçil hayvanların beslenme kaynağı olması vb.
dünya'da yaşam 5 kere büyük yok oluş yaşadı. canlı türü yaşamın neredeyse bitişi eşiğine getiren en iyi ihtimalle karada ve denizde %80 oranında bu yok oluşlarda hiçbir canlı bunun nedeni değildi.
şu an 6. büyük yok oluş dönemine girdik. bunun nedeni de insan denen canlı.
ipbes ve iucn verilerine bir bakın ki bunlar her ne kadar uluslararası kuruluşlar olsa da bağlantı ve destek finansmanları açısından düşünürseniz bizim tüik gibi tıraşlanmış verilerdir. buna rağmen durum vahim. https://iucn.org https://www.ipbes.net/?ref=nextinterior.org
insan denen canlının bu dünya denen gezegende var olması biyoloik ve fizik olarak imkansızdır.
başka gezegen yaşamdan mı bu dünyaya geldik veya hepimiz yıldız tozumuyuz ya da cennet denen bir yerden mi ışınlandık, insan yaşamını oluşumu evrim tesadüf mü dersiniz?
hiç fark etmiyor, insan denen canlı dünya denen yaşam formunun dışında, bu yaşam formuna uymayan bir yapıdır.
bilinen, yaşayan, yaşamış olan hiçbir canlı türü dünya yaşamını + kendini de yok etmez, kendinden sonra bulunduğu ortamda yaşamı bitirmez, kendisi de dahil olmak üzere yaşadığı ortamı yaşanmaz hale getirmez, getirmemiştir ve getiremeyecektir.
bundan 700 yıl önce yersina pestis bakterisi (kara veba) Avrupa insan nüfusunu 4 yılda %60 oranında yok etmişti.
700 yıl önce ki tıp ve önleyici sağlık hizmetlerinin kalitesi de düşünülürse... doğa evren ilahi adalet vs ne derseniz deyin yazılı olan olmayan etkenler işledi. bu bakteri o kadar güçlendi ki bu da bakterinin sonu oldu.
bulaştığı insanda uyum gelişme başkalarına bulaşma vs konak süreçlerini aşıp daha kısa sürede bulaştığı insanı öldürdü.
sonuç olarak ölenlerin yakılması kireçli kuyulara gömülmesi hastalık belirtileri hemen ortaya çıkmasıyla hasta olanların dışlanmasıyla bakteri salgın hızını kendisi kesti ve kendini yok etti. yaşam sürmeliydi.
eğer bu bakteri bir insan olsaydı insan gibi davransaydı son insan kalana kadar salgınını sürdürürdü.
ve kendinden sonra orada hiçbir canlı (kendisi de dahil) bırakmazdı.
bilgiye en ucuz ve neredeyse ücretsiz erişimle ulaştığımız şu zamanda kalkıp şiddetin temelini insan din ilişkisine gerekçelendirmek ya aptallık ya da geri zekalılıktır.
bugün israil filistin, iran amerika, rusya ukrayna, türkiye yunanistan, pkk'sından ışid'ine 1 ve 2. dünya savaşına, haçlı seferlerine, Avrupa'da yüzyıl savaşlarına vb tüm çatışma, kaos, kavga için din olmasa bunlar olmazdı demenin nedeni ya aptallık ya da geri zekalılık bilimsel adıyla embesilite nedenidir.
dövme yatırmada özgüven, kimlik, ruh, baskılanan duyguların dışavurumu vb çok etken var. bunun için kişinin nasıl bir ruhsal durumda olduğunu (mutluluk ve mutsuzluk, açlık ve tokluk, baskı ve özgürlük, kızgınlık dinginlik, boşluk doluluk +/- durumu) bilmediğimizden kişiye göre değişen duruma ahkam kesip genelleme yapılmaz.
dövme değil de en komik ve absürt olan da t-shirtlerinde envaiçeşit ticari amaçla yazılmış olan yazı, reklam (markalar) olanları tercih eden embesiller.
araba üzerinde eden eve nakliyat yazısı olan kamyonet veya taşıma işinde çalışan hamal gibi, lokanta önüne konulan ve günün yemekleri yazan ayaklı reklam panoları gibi dolaşanları mı, bar fedaileri mekanın armasını reklamını yazan t-shirt giymesine benzer arz-ı endam edenler...
bunlar neyse, cehaletleri ama ya t-shirt de yazılanın sembolün anlamını bilmeyen zır cahillere ne demeli?
unutmadan...
tebessüm ettiren t-shirtler hariç.
ben de bir ara düşünmüştüm. harbiye orduevi karşısında (cumhuriyet caddesi) baskı da yapan bir fotografçı vardı. ona 2-3 tane t-shirt kupa yaptırmıştım.
bir ara şeytan içimden dedi ki "git o yere, bu sefer t-shirt sağ göğüs üzerine wolverine resmi koy altına xman yazdır. sol göğüs üzerine de hamster faresi koy xhamster yazdır." neyse ki "ve lahavle ve laisla bonita" deyip madonna'ya (pardon şeytana) uymadık.
adı üzerinde "yapay" lan...
ne yani?
- nasılsıniz?
* iyiyim gadasını aldığım, sen nörüyon?
böyle bir seviye mi bekleniyor?
hele ki bir tanımlama içinde "yapay" ve "sanal" kavramları varsa bunun "yalan, sahte, gerçek olmayan" anlamına geldiğini bilmek için ilkokul eğitimi yeterli.
unutuyordum az daha...
yapay zekayla akıllı olamayacağızı, sanal alemde bulacağınız insanlarla da mutlu olamayacağınızı bilmek için de 90 IQ yeterli.
bunu diyen kişinin damak zekidir, karışmak olmaz. malumunuz, zevkler renkler tartışılmasa da yine de çorbada tuzumuz olsun edasıyla "ağzının tadını bilsen burnunun bokunu yersin" diyerek bağlanacak konu.
daha amerika ile oynamadık.
asıl boyumuzun ölçüsünü o zaman alacağız.
unutmadan...
grubun en zayıf takımı ama biz de ondan zayıfız. kendimizi dev halinde görüyoruz. ucuz ekmek kuyruğunda bekleyip "donyo bozo koskonoyor" diyen dayılar mısınız?
onlardan farkınız yok da...
bundan 6 ay önce kokusu çıkmıştı.
o zamanlar yazmıştık, sakalımız yok ki sözümüz dinlensin.
malumun ilanı olmuş byd'nin "yatırım matırım yok, olsa dükkan senin gadasını aldığım" demesi.
maç özeti bile hala izlenmemiş.
sabah 9'da yatılmış ama maç ne oldu, sonuç ne diye bile bakılmamış, hiç merak edilmemiş.
adamlar bizden fersah fersah ileride.
izleyip sinir olmayayım, mübarek pazar günü ağzımı bozmayayım, günaha girmeyeyim denmiştir.
amerika maçıyla burnumuz yere sürülüp evimize döneceğiz.
amerika'nıın maçını izledim, taş gibi takım. adamlar bizi oyacak...
bendeniz olurum efendim. bunlardan cacık olmayacağını bildiğimizden sabah saat 9 gibi yattığımız halde ne maçı izledik ne de maç ne olmuş-oluyor diye merak ettik.
millet bunlarına mallarına koymuştu zaten... öyle ya, allah bile bedava can vermiyor. can veriyor karşılığında namaz kıl diyor. bu kadar para yağmur olarak havadan gelmedi.
bir de devlet koymuş.
amerika'da villalar, Avrupa'da escortlar...
bunu tartışmak biraz cehalettir.
aslında olması gereken oluyor.
eşyanın tabiatı gereği herhangi bir işte-yapıda menfaat, çıkar, para, makam, maaş, gelir vb durum varsa ve de bu işte-oluşumda bir kutsiyet atfetme olmuşsa her türlü denetim, yaptırım, soruşturma vb. önüne aşılmaz bir engel, delinmez bir koruma zırhı bu yapılarda oluşur. bir de liyakatsiz ve erdemsiz insanlar bu yapılara sızınca kaçınılmaz bu vb durumlar ortaya çıkar.
vatikan'da da diyanet'te de vb tüm dini yapılarda istisnasız bu vb durumların sayısız örneği vardır ve olacaktır.
bakınız: vatikan'da kara para aklamadan, sahte bonolardan, mafya ile iş tutmaktan vb sayısız örneklere...
yapılan eleştiri ve denetim yetki sorgulamalarına-isteklerine sorumluların "tanrı'nın krallığına düşman insanlar bunlar" diye kendini savunmaları.
tipik savunma şekli "vatan millet din iman düşmanı" bunlar demek...
çanı susturamayacaksınız, aziz petrus meydanını (piazza san pietro) yıkamayacaksınız hesabı yani deyim de anlayın.
aynı şekilde dini bir kurum-yapı olmasa bile ülkelerin dil, kimlik, kültür, ideoloi, sistem, ticaret, turizm, hukuk vb alanında diğer ülkelerle çıkar ilişkisinde ve ülke içinde kimlik birlikteliği için oluşturduğu yapılarda da amacı dışında kullanılan fon ve kaynaklar olmaktadır.
bu yapılara da bir kutsiyet atfedilmekte ve her iki durumda (din, dil, kimlik, ülke vb gerekçelerle) koruma zıhları edinilmekte.
çare mi?
çare yok.
bu yapıları devlet denen toplumsal organizasyon dışına çıkararak, kendilerine koruma zırhı olarak edinmiş oldukları kutsiyetin garantisini devlet olarak tanımazsanız ve devlet kaynağını keserek, bu yapıları gönüllülük esasına sokarak bağımsız bir finans sistemine dahil ederek bir nebze de olsa istenmeyen durumları rezaletleri engelleyebilirsiniz diyeceğim de...
bu da imkansız.
bunu hangi devlet yapabilir?
basit bir dış işleri çalışanının çözeceği sorunu milyonlarca insanın savaşlarda isteyerek ölümüne gitmesine neden olan, bu savaşları çıkaran asker değil de başarısız politikacıların hatası olduğunu unutturan din, kimlik, kültür kartını herhangi bir devleti yöneten politikacı bırakabilir mi?
çere yok.
ambarınız var ve ambarda tahıllarınıza zarar veren böceklere karşı serçe besliyorsunuz.
sonuç olarak sizin tahıl kaybınız yine olacak. bu sefer de serçeleri beslemek için siz ambarınızda olan tahılı kullanmak zorunda kalacaksınız.
adalettir.
tabi ki bu adaletin temeli de bir tek lex talionis huhuku ile sağlanır.
edibüdü: lex talionis law 5000 yıllık bir hukuktur. şu an din inancının (tek tanrılı dinler - ibrahimi dinler) ceza hukukunun da temelidir.
kabaca "göze göz, dişe diş" diyeceğimiz bir suça karşılık verilecek cezanın o suçun şiddetinde olması gerektiğini söyleyen kural ve kısas cezasıdır.
ne kadar zarar verirsen o kadar zarar görürsün-ödersin.
ne kadar acı çektirirsen o kadar acı çekersin.
neyi kaybettirirsen onu kaybedersin.
daha önce de olan ama yazılı vesikalarda kanun olarak belirtilen 5000 sene önce Sümerlerde kullanılan hukuk, sonrasında babilde 3700 sene önce hamburabi kanunlarıyla zirve yapmış, daha sonrasında yunan, roma ve code Napoleon, günümüz moden hukuku etkilemiş, sulandırılmış ve law of retaliation'a dönüşmüş olsa da adalet kavramının temeli lex talionis hukuku olduğunu inkar edemeyiz.
edibüdü2: lex talionis - hammurabi kanunları...
- Bir adam eşini suçlarsa ama bu suçlamayı kanıtlayamazsa, adam cezalandırılır.
- Bir kişinin kölesine kötü davranması durumunda köle serbest bırakılabilir.
- Yalancı şahitlik yapan veya iddiasını ispat edemeyen kişi, davaya konu olan cezayı üstlenir.
bu şuna bu kadar borç verdi diye yalancı şahitlik yapan dava konusu olan parayı öder.
falanca kişi filanca kişiyi öldürdü diyen biri yalancı şahitlik yaparsa katille birlikte idam edilir.
- Bir adam başka bir adamın gözünü çıkarırsa, onun da gözü çıkarılır.
- Bir inşaatçı birine ev inşa eder de düzgün yapmazsa ve inşa ettiği ev yıkılıp sahibini öldürürse, o inşaatçı idam edilir.
vb. maddelerdir.
bizim gibi doğu kültürlerinde demokrasi dolu ve emniyeti açık bir silahı çocuğun eline vermek gibidir.
hele ki demokrasi ve seçme seçilme hakkı, parlamenter sistem, idareden çok halka sorumlu olan halk adına temsil ve kontrol denetleme makamları bir hediye olarak zahmetsiz, bedelsiz edinilmiş ise...
bir gecede kulluktan vatantaş-yurttaşlığa dönmüş toplumlarda demokrasi ve özgürlük bir lanete dönüşen durum olur ki bu daha da acıdır.
doğu toplumlarında elde edilen bu zahmetsiz özgürlük idarede "halk beni seçti istediğimi yaparım" demokrasi olarak yaşanır.
toplumda ise özgürlük, tercih, hak ve hukuk "sen yemek yerken karşında burnumu karıştırma hakkım engellenemez" olarak ortaya çıkar.
haklar ve özgürlükler hakları ve özgürlükleri yok etme aracı olur.
hakların ve özgürlüklerin yok edilme aracına dönen haklar ve özgürlüklerde toplumda yozlaşma başlar.
toplumsal yozlaşma kaçınılmaz olarak idareye yansır ve idarede bu yozlaşmanın içinde ilk önce liyakati yok eder.
yok edilen liyakatle ortaya çıkan sorunları iktidar kanunlarla yasaklarla çözmeye çalışır ki iktidarın yozlaşmasının delili daha fazla yasa kanun çıkarmasıdır.
iktidarı ele geçirmesine imkan veren yasaları ne olursa olsun iktidarda kalmasını sağlayacak yasalara kanunlara dönüştürmek ilk önce yasalarla ve kanunlarla savaşan iktidar öyle bir konuma gelir ki bir at resmi altına "bu at'tır" yazar ve bu yazıya bakıp "bu at resmi" demeyen insanı suçlu olarak tanımlar.
bu durum öyle bir hal alır ki bir vatandaş yasaya kanuna göre suç işlemeden yaşayamaz duruma gelir.
en acı olanda toplumda içselleştirilmemiş haklar, özgürlükler, vatandaşlık ve yurttaşlık bilgisiyle kanunlar masumları suçluları karşı koruma, yasaların (kabaca anayasa devlet denen organizasyonda toplumsal mutabakat) vatandaşı iktidara karşı koruma aracı olmaktan çıkmasını algılayamayacak seviyede olduğu için kanun ve yasalar sadece iktidarın devam aracı olmasıdır.
sistem öyle bir hale gelir ki...
artık yasalar ve kanunlar insanları yaşanmaz ortama sokmaları vatandaşı yurttaşı "kötülükten koruma" gerekçesine dönüşür ki bu tüm hakların özgürlüklerin yok edilmesinin ispatıdır.
şöyle örnekleyelim...
içki içip sarhoş olup arabasıyla durağa giren 3-5 kişiyi öldüren insan...
içki yüzünden siroz olan insan...
içki yüzünden ailesine şiddet uygulayan insan...
vs. örnekler çoğaltılabilir.
bunun için içkiyi yasaklamak veya içki teminini zorlaştıracak fiyat ve vergi politikaları ticaret kanunları.
gerekçe insan sağlığı, insan hayatı.
ya içki içtiğinde arabasına değil de taksiye binen, hayatında alkol almamış insanların siroz yüzünden ölmesi, ailesiyle içki içen eğlenen dans eden insanlar ne olacak?
bir katilin elinde olan tabanca var diye silahı yasakladığınızda masum güçsüz insanın savunma hakkını elinden alırsınız.
suçlu olan ve kanun yasa hak hukuk tanımayan insanın silah edinmesi zaten kolay.
yasaya kanuna uyan ve insan canına önem veren biri bu yasakla mecburen kanunu yasayı çiğneyecek. yasa dışı yollardan silah edinip canını malını korrumak zorunda kalacak.
bir yasak kanunla siz o katilin içinde olan öldürme duygusunu yok etmiş engellemiş mi oluyorsunuz?
aksine... siz yasaya kanuna uyan insanı yasadışı ve kanun dışına yasaklarınızla itmiş oluyorsunuz o insanın savunma hakkını yok ediyor elinden alıyorsunuz.
yasaklar insanlık tarihi boyunca suçluların lehine olmuştur.
bir vatandaşı kendisinden korumak hükümetin ve yargı sisteminin sorumluluğunda değildir.
hele ki bir bireyin hayatını etkileyen önemli konulardaki kararlar başka birileri tarafından verilmekte ise o başka birinin bir kral, bir diktatör vb hükmetmesi ne olarak tanımlanırsa tanımlansın ya da daha geniş anlamda toplum olması hiç fark etmez - önemli değildir.
önemli olan kararı veran ve insanı belli bir kalıp içinde tutan, tanımlayan, yapılandıran o kişinin, o toplumun kalitesi (liyakat, sorumluluk, empati, evrensel ahlak ve etik değerleri, yazılı olan olmayan kural ve teamüllere uyması vb) olduğu önemlidir.
bundan 2000 sene önce de böyleydi ki lucius annaena seneca'dan gaius cornelius tacitus'a bundan 2000 sonra herhangi bir senatör hukukçu düşünüre böyle olacaktır. insanlar anlamadıklarına daha çok inanır ve bu inancı tanrı bile yıkamaz.
unutmayınız ki kötü bir yönetim, kötü bir sistem, kötü bir kral, kötü bir tanrı-din yoktur kötü olan insandır ve bu kötülükleri tercih eden insanlar vardır.
insanı öldüren kılıç değildir.