moda tasarım dünyasından coco chanel'den jean paul gaultier'e veya Barbaros şansal gibi insanlara bakarsanız giyim ile örtünme arasında farkı anlarsınız.
giyim sadece bir moda veya örtünme değil.
bir yüzük veya bileklik küpe, bir pantolon veya etek, vücudunuzda bir dövme sizi siz yapan, sizi insan yapan tüm değerlerinizi cinsiyetinizi, kimliğinizi ifade eder.
giyiminiz sizin genital bölgelerinizi veya veya çıplaklığınızı gizlemek örtmek için değil de sizi anlatmak içindir. üzerinizde giysiniz, kullandığınız aksesuarlar, saç, sakal, tırnak vb bakımınız-şekli, kullandığınız deodorant parfüm sizin imzanızdır.
modacılar size sunduğu tercihlerle sizi değiştirmek istemez. sadece size kıyafetinizle bakımınızla sizin kendinizi anlatma fırsatını verir.
sıcak havalarda keten turkuaz bir pantolon üstüne mor bir gömlek altına parmak arası terlikle, bileğinde gökkuşağı örme bir ip, dudak parlatıcı hafif gözlerinde sürme, sakalı saçı badem yağıyla parlayan bir erkek elinde tesbih, masasında lüks araba anahtarı ile kahvesini bir sahilde cafede latte içerken doğu şivesiyle hesap isterken görürseniz modacılara küfür etmeyin.
neyi nasıl ne zaman kullanacağını bilirseniz modada zarafetin anahtarı basitlikten geçer.
kıyafetiniz size şıklık katmaz, size karakteriniz şıklık katar ki karakterinize göre giyinir ve bir stiliniz kimliğiniz olur. şıklık bir kişilik meselesidir.
kişiliğiniz gelişmiş ise karakteriniz ve kimliğiniz de gelişmiş olur.
başkalarına göre değil de kendinize göre kendinizin olan bir stiliniz olur.
kadınlar kadın olmaktan çıkınca erkekler kadının rolünü kapıyor.
dürüst olalım, çıkın sokağa bakın. 1.000 tane kadından 1 tanesi bile oturup bir sigara yakıp izleyeceğiniz tipte beğil.
burada cinsellik kastedilmiyor.
zaten cinsellik olsa bile ve kadını cinsel bir obje olarak görsek bile etrafa bakınca gördüğüm çoğu kadınlar yerine sextoys (şişme kadın veya yapay vajina ya da porno film) tercih ederim.
eğer bir erkek eşcinsel değilse o erkeği bir kadın yetiştirir.
bir erkeği karşı cinse karşı nasıl olacağını, kendini nereye koyacağını evde annesi, kız kardeşi sokakta sevgilisi, arkadaşı, evlendiğinde eşi o erkeğin cinsel kimliğini karakterini şekillendirir.
daha önce anlatmıştım.
ilk kez milli formayı giydiğimiz, ülkemizi temsil ettiğimiz gençlik yılları...
ilk defa başka kültür kimlikten bir insanla ilişkiye giriyordum. yaz aşkı bir heyecan olarak başladı...
ingiliz bir kızla çıkmaya başladım. tam bir lady - hanımefendiydi. çok şaşırmıştım, yaşı 25 falandı ama hani avamda "oturaklı, olgun" denilen tipteydi.
sanki 50 yaşında 4 çocuk büyütmüş, 2 defa evlilik yapmış, kapısında 500 işçi çalışan bir işletme sahibi gibi ve aynı zamanda da onunla konuşurken sanki bir psikoterapistle konuşuyor gibi oluyordum.
onun yanında ne kadar aciz, bilgisiz ve kendimi değersiz gördüğümü anlatamam. onun yanında kendimi bir ağaç kütük olarak tanımladım ve onu bir marangoz olarak gördüm.
çıktığımız 2. günün sabahına karşı disco çıkışında beni kaldığı aparta götürdü birlikte olduk. beni apartı paylaştığı arkadaşıyla tanıştırdı.
3. gün yine buluştuk ve bar çıkışında onu kaldığım aparta götürmedim.
kaldığım apartta 4 arkadaş kalıyorduk ve kaldığım apartın onun apartı gibi havuzu plajı vs yoktu ve onun apartı kadar da kaliteli lüks değildi.
bunun için onu alıp lüks bir otele götürdüm.
otelden içeri girdiğimizde burada kalmıyorsun neden buraya geldik diye sordu.
kaldığım yerden daha kaliteli bir yere onu götürmek istediğimi söyledim.
bana verdiği cevabı hiç unutmam. bana "bir kerelik ilişkilerde bulunduğun basit kadınlar gibi bana davranma. beni otel odasına değil de kaldığın yere götür. arkadaşlarında tanıştır. sokakta bir bankta kalabilir veya karton bir kutu içinde de kalabilirsin. bunun bir önemi yok, önemli olan bana verdiğin değerdir. bunun için benimle birlikte olacaksan otel odasına değil de kaldığın yere götür" demişti.
ondan özür diledim ve şarap bira atıştırmalık alıp kaldığım aparta götürdüm. arkadaşlarımla tanıştırdım, birlikte olduk. bir onda bir bizde kaldık, hesaplar hep ortaklaşa oldu.
20 gün birlikte olduk.
3 yıl her tatilde bodruma geldiğinde birlikte olduk.
ondan çok şey öğrendim. kültürler farklı olsa da kadın erkek arasında olan ilişkide saygı ve samimiyet ile ahlak normları ile aşk-sevgide fark yoktu. hangi kimlik inanç kültür olursa olsun evrensel tek bir değeri vardı.
bana adeta bir kadınla birlikteyken nasıl oturulur, kalkılır, konuşulur, yemek yenir, eğlenilir, davranılır, hangi losyon parfüm hangi mevsimde hangi sıcaklıkta gece veya gündüz ne zaman kullanılır?
sokağa çıkarken veya sevişirken parfümü nereye sıkacağınız ne kadar sıkacağınız vb her şeyi öğretmişti.
kendisi plaja geldiği kıyafetle yemeğe çıkmazdı, discoya gittiği kıyafetle semt pazarına alışverişe çıkmazdı. saçından giyimine ortama göre şekline kıyafetine dikkat ederdi. yanınıza alıp cenazeye de eğlenceye de her ortama sokacağınız ve asla yanınızda sırıtmayan biriydi. gerçekten de hala düşününce şaşırıyorum...
4. yıl ocak ayında bir davetiye geldi.
subat ayında bir düğün davetiyesiydi.
evleniyordu.
ne bir veda, ne bir ayrılık notu sadece davetiye arkasına yazılmış bir teşekkür ederim sözü.
tam bir yaz aşkıydı. cevap veremedim-yazmadım, bir şey söyleyemedim.
yaşım 22, karakterimin kişiliğimin mimarı olmuştu. o yaz ertelediğim askerliğimi yaptım.
bir daha bodruma gitmedim.
kiminle evlendiğini bile merak etmedim. çünkü kaliteli insanlar kaliteli insanları tercih eder diye avundum..
böyle bir kadının (anne, kız kardeş, sevgili, eş, arkadaş) şekillendirdiği erkek efemine veya yavşak ya da karaktersiz olabilir mi?
unutmadan...
efemine erkek derken bakımlı metroseksüel erkek kastedilmiyor.
bu ülkede kalite tanımı lügatimizden kalktı.
inanın bana ülkenin sorunu uyuşturucu değil, sigara içki değil.
malum marketlerde malum markaların atıştırmalıklarıyla hem kendimizi hem çocuklarımızı zehirliyoruz.
yetmiyor...
sebze, meyve, hazır gıda, fast food yiyecekler de buna dahil olunca sağlıksız bir nesil on milyonlarca kronik hasta bir nesil yetiştiriyoruz.
üstelik bu nesil yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenemediği için de akıl ve zekası da normal gelişimini tamamlamıyor.
sadece le cola mı?
eheeheehe!
boykot bahane, keriz silkelemek şahane.
zavallı gariban bulaşık için fairy, çamaşır için ariel boykotu yapıyor.
yerli milli(!) diye aldığı ürün neredeyse ariel fairy ile aynı fiyat olmuş desek haksızlık olur.
aslında kullanım miktarı, temizleme gücü, düşük sıcaklıklarda verimi vb açısından mühendis mantığıyla olaya yaklaşırsanız o boykot ederek almadığınız, size pahalı gelen yahudi malı, israil'e destek veriyor dediğiniz deterjanlar yerli ve milliihihihihi (pardon, dayanamadım güldüm) neyse, ariel fairy daha ucuza geliyor.
tabi ki bir de bulaşık ve çamaşır deterjanlarının bardak, tabak, elbise vs üzerinde bıraktığı kimyasallar (özellikle bebekler, hamile kadınlar, çocuklar açısından ve yine cilt rahatsızlıkları açısından) yanı sıra bardak tabaklara verdiği hasar ile tencere tava kaplamalarına verdiği zarar...
elbiselerin renklerinin bozulması, kumaşların dokumaların deformasyonu...
boykot diye almadığınız kaliteli deterjanları kullanmayarak alternatif markaları yerli milli masalıyla seçip bulaşık ve çamaşır makinelerine uzun vadede verdiği hasar, arızalara neden olması yanında bakteri ve virüsleri arındırma gücü yetersizliğinden çamaşır bulaşık makinelerini mikrop yuvasına dönmesi...
ülkede cilt rahatsızlıkları inanılmaz boyutta.
hastanelerin dermatoloji bölümleri full çekiyor, inanın doktorlar hastalara yetişemiyor.
tüm bunların farkında olan, yaşayarak tecrübe eden ve gören gariban insanım çamaşır bulaşık makinesini ve sağlığını korumak için de bu sefer tuzu, kireç çözücü, makinesi için dezenfekte edici koku giderici, parlatıcı, yumuşatıcı vb ürünleri almak zorunda kalıyor.
tabi ki yine boykot listesinde olmayan mümkünse yerli milli dediği ürünleri.
tam bir kısır döngüye giriyor.
soruna neden olan şeyle sorunu çözmeye çalışıyor.
ya da kulakdan dolma, hz. google danışmanlığı ,sosyal medyada cehalet paylaşımları ile elde ettiği bilgilerle karbonatından kabartma tozuna, limon tuzundan sirkesine bu ürünler bir de makinede kalan kimyasal atıklarla birleşince nasıl tepkime vereceğini bilmeden adeta yangını benzinle söndürmek durumuna başvuruyor. makineye verdiği zararı katlıyor.
zaten artık kalitesizliğin adı yüksek teknoloji yeni son model, gelişmiş özellik olmuş.
zaten artık evinize almış olduğunuz elektrikli Elektronik aletin markası ne olursa olsun, eşya olarak oturma grubu veya salon yatak odası eşyası olsun hepsi istisnasız olarak kalitesiz.
bir arıza veya hasarda yenileme tamir imkanınız neredeyse yok.
kaplaması, boyası, döşemesini değiştirdiğiniz eşyanız, tamir ettirdiğiniz elektrikli elektronik aletiniz olsa bile arızalandıktan sonra 2-3 yıl içinde zaten çöp olacak. istisnasız hepsi kullan at formatında. tıpkı at gibi, atın ayağı kırılınca öldürülür ya... evinizde kullandığınız eşyalar da artık böyle oluyor. bir arıza hasar da çöp oluyor. tamir parası makine parasına geliyor ve 5-10 sene kullanırım diyemiyor tamir yerine yenisini alıyorsunuz.
bunun için evinizde elektrik hattını kontrol edin. sık sık yaşanan elektrik kesintileri voltaj dalgalanmalarına karşı önlem alın.
mümkünse üçlü priz kullanmayın.
eğer elektrik hattını siz çekmemiş ve bilginiz yoksa banyoda aynı anda çamaşır makinesi çalışırken saç kurutma makinesi çalıştırıp bir şey olmaz demeyin.
makinelerinizde kaliteli deterjan kullanın, kaliteli deterjan kullanıyor olsanız bile program bitişinde çamaşır bulaşık makinenizi durulama modunda bir daha çalıştırın.
asla su tasarrufu masalına kanmayın. canınız sağlığınız bir tasarruf konusu olamaz.
hele ki kullandığınız çamaşır bulaşık makineleri su tasarrufu özelliği varsa kesinlikle boykot diye saçmalayıp kalitesiz deterjan almayın.
alırsanız çamaşır bulaşık makinesini boşaltmadan önce program bitişinden sonra en az 2-3 defa durulama modunda çalıştırın.
evet, makineniz daha çabuk yıpranacak. daha fazla su harcayacaksınız, daha fazla elektrik harcayacaksınız ama bunu yapmazsanız yaşayacak olacağınız sağlık sorunlarına katlanacaksınız.
unutmayın, ucuz mal alacak kadar zenginseniz sorun değil.
olsun ya 2-3-5 yıl sonra nasıl olsa sıkılır değiştiririm diyorsanız, hayatın anlamı yok, zaten 3-5 yıla kalmaz intihar ederim diyorsanız size de sözümüz yok.
bir geri zekalının söylemi.
zeka yeterli olmayınca kendi derdine derman olacak şeyi seçemiyor.
bu kişiye "ulan geri zekâlı! sana tanrı değil de anca bir pezevenk veya fahişe yardım eder" deyiniz geçiniz.
edibüdü: 2 kere geri zekalı dedim.
sözlüğün zeka özürlü yapay zekası şimdi "geri zekâlı" dedin diye entry siler.
bu yavşaklar bir insanın tanrı-yaratıcı inancına nasıl pezevenk fahişe muamelesini yapar? hangi inanç içinde yaratıcıyı nasıl anarsanız anın...
bu olabilir mi?
buna neden olan şey eğer kötü bir niyetle söylenmemiş ise geri zekalılıktan, zeka sorunu yaşanmıyorsa yavşaklıktan olur.
insanlar genellikle benmerkezci sanılıyor.
hayır!
insanlar genellikle aptaldır.
insan denen canlı yaşam denen süreçte her bir olayda, kendini merkeze koyup kendine göre yorum, tanım, şekil ve anlam çıkarıyor.
insanlar asla eşyayı tabiatı içinde değerlendirmeyi başaramıyor.
istisna olarak eşyayı tabiatı içinde değerlendirmeyi başaran insanlar da zaten sanatçı, bilim insanı ya da insanlık tarihinde peygamber veya tanrı olarak biliniyor.
insan (+/-) olarak aklını kullanıp yaşamı mana-anlam ve değer olarak biçimlendirmesi yanında yaşamı var-yok eden yapısıyla insanların genetik defosuna dönen aptallığının nedeni aklıdır.
insan bir kediyi, köpeği kendi gibi değerlendirir. bir balık ya da kuş vb doğada bir canlıyı, yeryüzündeki olayları karalar denizleri, evren için yaşadığı dünya bir örnek olur. tüm bunlar kendi gördüğü yaşadığı ve kendine göre algısına göre değerlendirir.
tanzanya'da (serengeti ve masai mara havzaları arasında) her yıl 2 milyon civarında antilop zebra ceylan göçünü izleyip mara nehir geçişinde ortaya çıkan kıyıma bakıp köprü kurmayı düşünmek akıl vicdan ile değil de aptallıkla açıklanır.
ölümler var diye depremler olmasaydı yer katmanları çekirdek hareketi olmaz, dünyada manyetik alan oluşmaz insan yaşamı ortaya çıkmazdı.
savaşlar, hukuksuzluklar, zalimlik olmasaydı insanlar tercih yapacakları aklı, iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, yararlı-zararlı bilecek zekaları olmaz hala dört ayaklı primat halinde yaşardı.
neden evren böyle?
neden doğa böyle?
neden tanrı böyle?
insan olmadığı - insan ölçütüyle değerlendirilmediği için olamaz mı?
mara nehrini her yıl büyük göçte geçmeye çalışan veya bu göç sırasında bir antilop sürüsünde annelerin yavruları araya almaları ya da yırtıcı ile yavrusu arasına kendini koymasına bakıp doğa veya tanrıyı sorgulayan, bu göç esnasında kendilerine ziyafet çeken aslan, sırtlan, akbaba, timsah gibi avcıları kötü görüp bunları zalimlik olarak değerlendirmeye, bu büyük göçte bu hayvanlara güvenli geçiş istemiş insanın bu aptallığına neden olan şey aklıdır.
unutmayın, insan bir doğa veya tanrı değildir. insan yaşamın kendisi değil sadece figüranıdır.
insan denen canlı masa nehrinde timsahlara yem olan antilopları kendini ayrı tutup sahip olduğu akıl ve zekasını kendini merkeze koyup doğa, evren, tanrı eleştirisinde aklını ve zekasını kullanması aptallıktır.
eğer insan akıl ve zeka sahibi olmasaydı aptallık genetik zaafı olmazdı.
chatgpt "bu çük de ne?" demesi.
malum ülkenin penis boyu ortalamasının düşük olması.
adamın biri evlenmiş.
aldığı kız benim gibi cahil, amele, bilgisiz biri tipinde-davranışında.
tabi ki adam da yine benim gibi öküz.
ilk gece adam ısınma hareketlerine başlar. ufaktan kültür fizik hareketleri falan kızı soyar, kendisi soyunur ve penisini kıza gösterir.
kız kıkırdar, adam "bu ne?" diye kıza sorar.
kız utanarak kafasını öbür tarafa çevirip "çük" der.
adam içinden "herhalde küçük erkek kardeşinin bezini değiştirirken falan görmüş" diye içinden geçirerek "çük değil, bu tarrak" der.
kız adama dönerek tebessümle "sen buna tarrak mı diyorsun?" der.
işte bunun için chatgpt'ye penisini atma.
malumunuz, chatgpt 13 yaş sınırı güvenlik algoritmasında işlenmiştir.
yarın birgün chatgpt "bu çük de ne?" diye sizden yaş sınırı yüzünden bilgilerinizin doğrulanmasını isteyebilir.
vaktiniz varsa okuyun.
yine konuyu yanlış açıdan tartışıyorsunuz.
opel veya başka bir firma olsun (ister yerli üretim ister ithal olsun) bir malı veya ürünü ya da hizmetini eleştirirken yaşadığınız mağduriyetin nedeni kalitesizlik (ürünün eksik, ayıplı, hatalı olması ve servis, bakım, tamir, yedek parça, değişim vb hizmetlerde sorun yaşamak) değildir.
yaşanılan mağduriyetin - sorunların 2 nedeni var.
1- bu kalitesizliğe izin verilmesi ve bu kalitesizliğin neden olduğu sıkıntılarda denetimin yaptırımın olmaması yanında son kullanıcı-müşterileri kullanıcıları marka ve firmaların insafına bırakmış olmalarıdır.
2- sadece kalitesizlik sorunumuz değil, fiyatlar ve ürünlere hizmetlere erişimde ortaya çıkan maliyetlerde de tamamen firmanın, markanın insafına bırakılıyor ve burada ana sorun bilinçsiz ve sindirilmiş tüketici bir toplum olmamız.
tüketiciyi koruma dernekleri, tüketici kanunları, sivil toplumlar yanında yasa ve kanunlar pasivize edilmiş durumda.
örnek: byd. https://www.youtube.com/shorts/XCTr8ccpeFc
bu olabilir mi?
aldığı teşvikler, muafiyetler adı altında kıyaklarla ülkesinde 1 liraya sattığı ürünü bizde 2 liraya satmasının sonucunda tüketici bu ülke insanının cebinden çıkan extra ödemeleri kim telafi edecek?
oysa bizde de olması gereken bu değil mi? https://sydneydispatch.co...-year-vehicles-customers/
byd avustralya'da 1.265 tane aracı 2026 yılı diye satıyor.
oysa arabalar 2025 yılı üretimi. bu 2025 ve 2026 model arabalarda aynı donanım, aynı yazılım, aynı özellikler var. değişiklikler de yok.
bu ortaya çıkınca byd müşterilerine 1.100 avustralya doları tazminat ödeme teklif ediyor.
tepkiler olunca byd bu araçları birebir 2026 yılı üretimle değiştirmeyi teklif ediyor.
byd sorumluluktan mı böyle yapıyor?
hayır!
byd iş ahlakından mı böyle yapıyor?
hayır!
byd marka ve pazar payı, kalite algısı vb için mi böyle davranıyor?
hayır!
neden byd müşterilerine git derdini mahkemede hallet demiyor?
byd müşterilerine saygıdan mı böyle yapıyor?
hayır!
neden byd işi distribütörlere bayilere yıkmıyor da direkt kendisi konuda sorumluluk alıyor?
cevap gayet basit.
konu mahkemelere giderse byd için ortaya çıkacak maliyet satmış olduğu 1265 2025 model aracı 2026 diye alan her müşterisine en az 10 araba vermesine eş değer bir maliyetle karşılaşır.
devlete ödeyeceği cezalar, mahkeme masrafları vs düşünülürse...
bunun için byd müşterisine önce para, kabul olmayınca da birebir değişim sunuyor.
örnek: herhangi bir araç aldınız.
aldığınız araç kusurlu, hatalı, işlem görmüş, hasarlı, arızalı, ayıplı mal vb çıktı.
taraflar arasında konu yargıya intikal ettiğinde siz aracınızı kullanmadığınız-kullanamadığınız için başka araç edinmek zorunda kaldınız.
ya da bu sorunlu aracı kullanmaya devam ettiniz bu aracın masraflarına katlanmak zorunda kalıyorsunuz.
bu ayıplı kusurlu hatalı mallar mahkemeye pek gitmez de hadi gitti diyelim ve mahkeme 1-3-5-10 yıl kaç yıl ise sürmüş olsun.
mahkeme sonunda mağduriyetiniz karşısında aracınızın değişimi çıktı, haklılığınız ispat edilmiş olsun.
sayısız örneği var...
sadece aracın birebir değişimi olmaz.
bu süreçte başka araç kullandığınız için o aracın bakım, kiralama vb maliyetlerini de firma öder.
yok araca binmediyseniz metro vb toplu taşıma kullandıysanız o ulaşım ücretlerini de ödetirler.
hava yastığı, stop lambası, kameralar-sensörler, ani güç kaybı ve stop etmeler vb yüzünden sürüş emniyetini sürücü ile diğer araç sürücülerinin sağlığını etkileyen bu yazılım donanım bazlı aktörler de göz önüne alınarak firmaya kallavi cezaları ödemeye mahkum ederler.
hukuk "sen önce öl, yaralan, kaza yap sonra bakarız" demez.
hele ki arıza ve hatalar yüzünden oluşacak bir trafik kazası ve ölüm yaralanmada firmaların ödeyeceği tazminatı tahmin bile edemezsiniz.
bunun için on binleri bulan araçlar geri çağrılıyor.
bunun için değişimler bakımlar tamir ve parçalar ücretsiz değişiyor.
bunun için firmalar ayıplı, kusurlu, hatalı ürünlerinde müşterilerini bayi veya distribütörlerle muhatap etmiyor, git derdini mahkemede anlat-hesaplaşalım diyemiyor.
örnek olarak toyota piyasaya sürdüğü sattığı 1.6 milyon aracını geri çağırması ve üstelik 1.2 milyar dolar ceza ödemesine neden olan şey araç güvenlik bilgilerinin belirtilen kriterlerde olmamasıydı.
oysa bu araçlar üretim kontrol hatalarından kaynaklı bir kazaya neden olmamış, araç hasar almamış veya başka araca hasar vermemiş, sürücüler ölmemiş, yaralanmamıştı.
hukuk burada "hele bir kaza yap, öl, yaralan da sonra" dememişti.
gm - general motors araçlarında kaza yapan bu kazada ölenler oldu.
hukuk burada aracın 3-5-10 yaşında olmasına bakmadı. sürücü hatasına, yol hatasına, iklime vs bakmadı.
aynı şiddette olan başka markaların başka araçlarına bu araçların benzer kazalarına bu kazalarda meydana gelmiş olan ölüm oranlarına baktı ve değerlendirdi. mahkeme bu ölümlerin üretim kalite sorunu olduğuna karar verdi.
general motors anlaşmayı seçti, 900 milyon dolar ödemeyi kabul etti ve mahkemeye çıkmak istemedi.
bir araçta ani güç azalması veya hız yükselmesi vb sorunlar olmasıyla sosyal medyada yapılan paylaşımlarına bakılarak kimse davacı olmasa bile anında araç üreticisine bir soruşturma açılıp onlarca milyon dolar cezalar kesiliyor.
kimse markayı kötülüyor diye dava açma, tüketiciyi korkutmaya çalışamıyor.
bizde mahkeme kararıyla tescillenmiş hatalı, eksik, ayıplı, kusurlu araç hakkında haber paylaşım yaparken markanın logosunu kapatıyoruz, markanın modelin adını söyleyemiyoruz. burada haksız olanı koruyoruz.
konu uzun.
mesele derin.
seviyorum ve hayret ederek takdir ediyorum bu ülkede eşitlik gerçeğini, ciddiyim; cebine 10 milyon koyup gidip zevkime göre araba alayım diyen zengin de...
cebine zar zor 100 lira koyup gidip sahilde zevkime bir bardak çay içeyim diyen fakirin de arasında eşitliğine hayranım.
herkes bir tüketici-müşteri olarak aynı kalitesizliğe maruz kalıyor.
hep derim kalite bir arz-talep dengesinin yansımasıdır.
suçluyu bulmak mı istiyorsunuz?
aynaya bakın.
çare!
çözüm!
maalesef yok.
hukuku veya üreticiyi eleştirmek gerçekten haksızlık.
ilk önce kaliteyi talep eden bizler kaliteli değiliz.
bunun için çaremiz yok.
bu kadar niye mi yazdık?
yazmayalım da ne yapalım?
gidip psikoloğa binlerce lira mı bayılalım?
deşarj olmak için yazdık.
aslında kızgınlığımız kendimize.
2023 yılı için eski tarih denmez.
2023 yılı için tarih bile denmez.
aslında 2023 de olan bir olay, alınan bir karar, yapılan davranış geleceğin inşası ve planıdır.
zaman ve mekan kavramımdan bu kadar uzaklaşmış, bu kadar balık hafızalı, bu kadar da cahil olunmaz...
yapmayınız!
öyle ya! islam dini açısından "farz olur, allah'ın emri olur, sevap vb" açısından böyle bir davranışta bulunmak anlayışta olmak kafirlik ve mürşikliktir..
haşa! Allah din indirmeyi bilmemiş de kendini dinin kuralını uyguluyor veya allah yanlış din indirmiş de kendisi doğru olanı yapıyor veya allah eksik din yollamış ve peygamber de bu eksik dini anlamamış da kendisi tamamlıyor oluyor.
dediğim gibi...
allah'ın dini islam açısından değil de müslümanım diyerek böyle davrananın dinine göre sorun olmaz.
olursa şaşırmam.
yakında birileri çıkıp da fuji dağına çıkıp "japonlar bizi asimile ediii" diye saçmalarlar.
aslında fuji dağı kürt kültürünün simgesi bile derler.
japonların kültürel ve aynı zamanda da ruhani değeri olan kumano dağı için "aslında bu dağ kürtleri temsil ediyor. japonlar bu dağı sahiplenip bizim 5.000 yıllık tarihimizi yok saymak istiyor." bile diyebilir.
türk kürt fark etmez, cehalet din kimlik ötesi bir durumdur.
eee! demokrasi, özgürlük, ezilen halklar vs kıl tüy var ya...
bunun için cehalet ve aptallık 21. yy da bir hak oldu.
Türkler devlet istediğinde dağa değil saraya çıkar.
Bakınız: memlükler.
Mısır'a islam dünyasına paralı asker olarak gelen ve Afrika Ortadoğu'da devlet kuran Türkler.
Bundan 1.000 yıl önce Fars devlet adamı, idareci, vezir olan nizamımülk "Türk milleti devlet kurma ve yıkma tecrübesine sahiptir, eğer devletin onlara hizmet etmediğini görürlerse yenisini kurarlar" demesini düşünürseniz...
ingiliz deyimi olan "iki Yahudi bir araya gelince şirket kurar, iki Türk bir araya gelince devlet kurar" vb deyimleri düşünürseniz; Türkler sürü kabile kültürüyle davranmaz. Türkler devlet kurmak istediğinde dağa değil saraya çıkar.
Bunun için Afrika, Asya, Avrupa'da devletler beylikler imparatorluklar kurmuştur.
Edibüdü: nizamülmülk, asıl adı Ebu Ali Hasan b. Ali b. ishak et-Tûsî'dir. Asıl adı Hasan olan bu önemli devlet adamına, "Mülkün ve Devletin Düzeni" anlamına gelen Nizâmülmülk unvanı Abbâsî Halifesi Kâim bi-Emrillâh tarafından verilmiştir.
sahi ya!
kumar, çek senet, tefeci, mafya, dolandırıcılık vs geçmişi olan birine neden bu yardım derneği kurma izni verilmiş, denetlenmemiş ve bu kadar büyümesine göz yumulmuş?
akla gelen deli sorular.
Bizim yıllardır lokma dediğimiz tatlı Yunanistan’da loukoumades olmuş.
Yunanlıların en çok sahiplendikleri yiyeceklerin başında baklava geliyor. O kadar sahiplenmişler ki adına bile “baklavas” demişler
cacık, Yunanlılar ismini zorlaştırmış olsalar, içine bol bol sarımsak katsalar da görüntüsünden bizden aldıkları belli oluyor. Karşınızda “tzatziki”.
Bizim dolma Yunanistan’da “Dolmades” Diğer yemeklerdeki isim yaratıcılığı köfteye de yansımış. “Keftedes” olmuş.
Küçükken kimsenin yemediği, büyüyünce herkesin en sevdiği yemeklerden biri biber dolması “Gemista” olmuş.
ismi değişse de görüntüsü ve tarifi değişmeyenlerde bugün. Şiş kebabı- Souvlakia oldu.
döner de Greek Gyro olmuş.
Moussaka – Musakka.
Yaourti – Yoğurt – Avrupa ve dünyada Greek Yougurt.
Ellinikos kafes – Türk kahvesi. unutmadan "türk kahvesi" bir kahve çeşidi türü değil de bir pişirme yöntemdir.
Loukoumi – Lokum.
Isli kefte – içli köfte.
Koulouri – Simit.
kokoreç - kokoretsi.
komik aslında...
andını çocuklarına okutamayan, türklüğü birilerinin iki dudağı arasına keyfine kalmış, ülkesinde varlığı yok sayılanlar çıkıp yunanın cacığı baklavası yağlı güreşi derdine düşmüş.
sen önce çocuklarına "Türküm, doğruyum, çalışkanım.
Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak,
yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.
Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun." dedirt.
ondan sonra yağlı güreş derdine düş.
elektrikli araçlar bilinçli eskitmenin bitirme tezidir.
şu an üretilen otomobilden çamaşır makinesine, buzdolabından telefona, bilgisayardan televizyona tüm elektrik, elektronik aletleri planlayıp tasarlama yapanlar artık mühendisler, ar-ge bölümleri değil de muhasebeciler ve finans bölümleri olduğunu bilin.
şu an günlük olarak kullanıyor olduğunuz ne varsa (elbiseler, ayakkabılar, çantalar vb dahil) iş, ev ile günlük hayatta ne varsa asla 20 yıl öncesinin kalitesinde değil, 20 yıl sonra şu an olandan daha kalitesiz ürünleri yüksek teknoloji masalıyla kullanıyor olacağımız kesin.
artık kalitesizliğin adı yüksek teknoloji veya donanım oldu.
bunu bana neden sordu diye merak eder tipimi, kıyafet, konuşma, davranışlarımı kontrol ederdim.
sonra da neden bana bunu sorduğunu sorardım.
bunu kendime yapılmış hakaret olarak görür (arap veya başka ırka benzetmek) onu uyarırdım.
zaten bilgi ve kültürü olup evrensel bir ahlak etik değere sahip biri bu cehaleti yapmaz. samimiyet ötesi özel bir ilişkiniz yoksa bir kişiye inanç, ırk düzleminde soru sorulamaz.
bu çok ayıp ve ahlaksızlık olduğu kadar da aptallıktır.
nedense dövmeli vücut bana iğrenç geliyor.
estetik açıdan mükemmel olup sırf beğenme için veya en hayvani duygularla bile dövmeli vücuda bakamıyorum.
caddeler kenarındaki billboard veya mutfakta üzeri magnet kaplı buzdolabına bakmış gibi oluyorum desem haksızlık olur ki en azından billboard veya buzdolabından iğrenmiyorum.
bu vücut senin ama bu göz de benim. bu senin zevkin ise benim de tiksintim. bunun için istediğiniz frikiği verebilir, istediğiniz kadar açabilir, isterseniz striptiz ya da direk dansı bile yapabilirsiniz.
korkmayın bakmayız. kalite algımız amele pazarına düşmedi.
örnek: bir avm'de yürüyen merdivende önümde coca-cola şişesi gibi vücuduyla duran, cennet bahçesine benzer kokusuyla mest eden bir kadın arkasında durup da zeus veya odin'e ya da doğa evrene içimden "böyle güzel harika canlıyı yarattığın ve bana da bu gözleri verip bunu gösterdiğin için tenkyuverimaç" diye seslenirken...
bir yandan da jesse w. reno'ya (yürüyen merdivenin patentini alıp ilk üretimi yapan kişiye) küfürler edilirken ki bu harika vücut bacaklar kalçalar önünde merdiven çıktığını, baldır kalçaların titreşiminin yarattığı 9.1 şiddetinden tohoku depremini yaşamayı, + bonus olarak çantası veya telefona da elinden düşüyor eğilip alması hayalindeyken...
birdenbire önünüzdeki harika kadın elini yürüyen merdivenin kenarına koyuyor.
hönk!
doğru ya bunların eli kolu vardı. bir an unutmuşum. malumunuz, öküzlük eğitimi aldık ve uzmanlık alanımız göğüs ile diz kapağı arasında anatomik bölge oluyor. tam da kendimizi öküzlük olan işimize konsantre ettiğimiz zaman böyle dalgınlıklar olabiliyor.
neyse...
kadının bileği kolunda dövmeler görülünce hava kaçağı yapan bir top gibi tüm duygular sönmeye başlıyor.
hele ki silikon dudak da varsa (basurlu göt deliği gibi) tam olarak kusma hissi yaşanır.
o an vücudumuzda olan kanın %20'sini kullanan beyin genital bölgeden uzaklaşan kanla yeniden normal çalışmasına başlıyor.
evet!
burada gluteus maxsimustan element uydurmuyoruz (tıbben göt demek. gluteus maxsimus kası, kalçada bulunan en büyük ve en güçlü kas olup yürüyüş, koşu, merdiven çıkma, squat ve oturma-kalkma gibi hareketlerde aktif olarak çalıştıran, kalçanın şeklini belirleyen bu kas gluteal bölgenin en üst kısmında yer alır) bu bilimsel bir gerçektir.
örnek: susadım deseniz, yemekte olsanız, tv seyrederken, sıcak havada yürüyüşte eşiniz, sevgili veya partneriniz size bir yemek kaşığı tükürüğü, teri ve genital bölge (vajina-penis) akıntısını size verse "al iç" dese ağzınıza dayasa muhtemelen kusar içmezsiniz.
oysa insan sevişirken (french kiss, oral sex vs) partnerinin, eşinin, sevgilisinin tükürüğünü, terini, genital akıntısını içer.
sex esnasında tahrik olmuş durumda kanın %20'sini kullanan beyin tam kapasite çalışamaz.
86 milyar nöron-hücre (chip veya sensör gibi düşünün) ve bu nöronlar arasında trilyonlarca (10 rakamını yazın ve yanına 27 tane de sıfır koyun) bağlantı olup saniyede 10 trilyon işlem yapan kapasitesi olan bir organ sevişirken bazı bölümleri devre dışı bıraktığı için bu olur.
bana geri zekalılığın resmini çiz deseler "budur" derdim.
gerçekten de birilerinin Tıpta geri zekalılık (mental retardasyon) teşhisine neden olan söylemlerinden biri.
konu harici olarak...
eşini aldatan bir orospu olsam ve bu yüzden birinin matild manukyanı kutsaması gibi bir durum.
her iki olgu da başka anlam, başka manalar içermesini, başka bir durumun olduğunu görmeyecek ve bu durumu muhakeme edemeyecek yetide olan bir insan için Tıpta geri zekalılık (mental retardasyon) denmez de ne denir?
hatalar başka hatalarla savunulamaz.
kötü örnek örnek değildir.
bir haksızlık başka bir haksızlıkla haklılık kazanmaz.
bla bla bla.
iki kötülük bir iyilik veya iki günah bir sevap olmaz.
değer yargınız kalmadığı için muhakeme yeteneğiniz yok olmuş.
gelelim konuya...
bir kere kerem kınık için yapılan eleştiri-suçlama ile haluk levent için yapılan suçlama eleştiri arasında bir bağ yok, benzerlik yok.
kızılay parayla depremzedelere verilecek çadırları sattığı için haklı olamaz.
depremzedelere vermek için kızılaydan parayla çadır alındığı için bunlar yaşanmadı ki veya kızılay "haluk levent bu çadırları depremzedelere vermeyecek, onun için parayla sattım" diye kerem kınık böyle davranmamış ki...
neyi tartışıyorsunuz?
hukuk açısından, hele ki bu istisnalar kaideyi tamamlar-oluşturur. hukukta istisnalar kaideyi bozar, o kaideyi yeniden tanımlar-oluşturur.
insan öldürmek suçtur diye istisnasız "her öldürme-can alma bir cinayet derseniz" bu aptallıkla ya da kötü niyetle açıklanabilir.
burada "her öldürme bir cinayet" diyenlere aptal dediğim için suç mu işlemiş oldum, birilerine hakaret mi etmiş oldum?
hayır!
eğer her öldürme bir cinayet olsaydı dünya'da ve ülkemizde tüm kahramanlara katil denirdi. bunu düşünemeyecek bir aklı zekayı anca aptallıkla açıklarız. bunu cehalet veya geri zekalılıkla açıklayamayız.
evde beslediğiniz hayvanın uyutulması, ayağı kırılan atların uyutulması, mezbaha kesim evlerinde görevliler, ötenazi yapan doktorlar, idam kararı veren hakimler ve kararı onaylayan uygulayanlar, evinde-arabasında mülkünde ailesi ve çocuklarıyla bulunan bir anne-babanın ailesini çocuklarını, mülkünü korumak için ölümcül güç kullanıp saldırganı öldürmesi de bir cinayet ve öldüreni katil yapardı.
üstelik ölen saldırgan 15 yaşında bir çocuksa(!) buna ağlamak, zırlamak, vah tüh demeyi anca aptallıkla açıklarız.
bakın...
kaç defa aptal dedim.
evet!
insanlık onuruna ve insan yaşamına karşı suç işleyenler insan haklarından yararlanamaz.
adalet karşılıklılık ilkesine göre oluşur, 15-18 yaşa göre oluşturulmaz ki 15-18 yaş aralığında bir insan doğru-yanlış bilecek, sorumluluklarının farkında olacak bir yaştadır.
bilmiyorsa nörolojik ve psikolojik bir rahatsızlık yaşıyordur ki bu durumda yine toplumdan insanlardan soyutlanır.
bu kişi ömür boyu hapis cezası olmayacak suç işlemiş bile olsa sanki ömür boyu hapis cezası alacak bir suç işlemiş gibi cezası bir ıslah edilmek üzere uygulanır.
örnek: elinde bıçakla sokakta arabaları çizen, araç lastiklerini patlatan, kedi köpek kesen 15-18 yaş aralığında çocuk(!) diye saçma tanım yaptığınız bu insan sanki önüne gelenin boğazını kesmiş gibi iyileşene kadar veya iyileşmezse ömür boyu bir klinikte (genellikle bu tür ruh hastalarının tutulduğu hapishaneler klinik olarak tanımlanır) buralarda tutulur, toplumdan uzaklaştırılır.
çıkıp da "15-18 yaşında bu insanı neden ömür boyu sürecek bir ıslah ve mahkumiyete tabi tutuyorsunuz? bu insan sanki önüne gelenin boğazını mı kesmiş?" diye hukuk eleştirisi yapan aptaldır.
bakın yine "aptal" dedim.
çünkü bu insan ne söylediğinin, neyi savunduğunun farkında değil.
15-18 yaşında bu insan ileride artık sokakta elinde bıçakla kedi köpek kesmeyi, araba çizmeyi bırakıp birilerinin boğazını kesince öldürdüğü insanların canını geri verebilecek misin?
bu 15-18 yaşında gencin öldürdüğü insanların canını hangi hukuk hangi devlet geri getirebilir de çıkıp "15-18 yaşında bu insanı neden ömür boyu sürecek bir ıslah ve mahkumiyete tabi tutuyorsunuz? bu insan sanki önüne gelenin boğazını mı kesmiş?" diyebiliyor da "hele birinin boğazını kessin de o zaman yargılayın" diye aptalca konuşuyorsunuz, aptalca savunuyorsunuz?
son yaşadığımız güllü vakası.
kızı annesini öldürdü.
devlet, hukuk bu kızı alıp ömür boyu hapis yatacağı ve ıslah edileceği bir hapishaneye koysaydı bu aptallar çıkıp yine aile, ebeveyn hukuku, yasa, kanun, haklar, özgürlükler diye saçmalayacaktı.
aptalca...
evet, sarhoş yavaş giden veya ayık hız yapan bir sürücüye kesilen cezaya "adam kaza yapmamış" demek aptallığına benzer durum.
aslında mantıklı ve haklılığı olan bir söylem. bu ceza(yasa-kanun) henüz oluşmamış bir fiilin cezası olarak uygulanıyor. fakat, hukuk aslında telafisi olmayan zararları da engellemek için de vardır.
hukuk tıpkı yaşam gibidir.
eşya tabiatı içinde değerlendirilir ve istisnalar hukukta binlerce yıldır oluşmuş kaideyi anında bozar.
zeki insanlar bu kaideyi istisnalara göre yeniden oluşturur.
aptallar ise hukuk denen kavramın ne olduğunu bilmeden istisnalar kaideyi bozmaz der.
tartışmalara bakınca...
konuyu siyaset, ideoloji, parti, iktidar, özgürlük ve haklar açısından eleştirmek; evrensel ceza hukuku ile insan hakları konusunda saçmalamaya dönmüş.
cezalar iki temel prensip üzerine kurulur.
karşılıklılık ve adalet ilkesi + ıslah edilme.
bazı durumlar vardır ki bunları yok sayarak suç ve suçlu temelinde istisnasız insan hakları gerekçesini savunmak cehalet ile geri zekalılığın sentezi olan aptallık içinde açıklayıp bir de 15-18 yaş aralığına çocuk demeyin.
15-18 yaş aralığında bir suçluya istisnasız olarak çocuk muamelesi yapılamaz.