taraflı moderasyonuyla, insanı yazmaktan ziyade hangi tarafa denk geldiğini hesaplamaya zorlayan bir platformdur.
şahsına, hatta ailene kadar uzanan hakaretler ortalıkta dolaşırken bunlara verilen karşılığın en ufak agrosunda entrynin ipi çekilir, üstüne bir de çaylaklık makbuzu kesilir. karşı taraf ise elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta gezmeye devam eder.
derken “bir derdim var” arabiriminden ne iş hesabı yoklanır. bu defa zahmet edilip o hakaret içerikli girdiler silinir ama girdi sahibine yine herhangi bir işlem çıkmaz.
olayın özü de aslında burada. mesele hakaretin varlığı değil, kime yöneldiğidir. aynı laf bir tarafta ihlal delili, öbür tarafta dekorasyon sayılıyorsa buna yönetim demek de nezaketen söylenmiş bir kelimeden ibaret kalıyor.
çünkü adalet herkese ayrı çalışan bir algoritmaya dönmüşse, orada kurallar değil taraflar uygulanıyor demektir.
kendi hayatının trenine istasyona vardığında değil, çoktan hareket etmiş olduğunu gördüğünde yetişmeye çalışmaktır.
sonra insan geriye dönüp hangi makasın yanlış yöne kırıldığını, hangi peronda gereğinden fazla oyalanıldığını hesaplar. takvim susar, saat susmaz. duvarda asılı duran rakamlar da insanın suratına muhasebeci ciddiyetiyle bakar.
işin tatsız tarafı şu. kaçırılan her şey yeniden sefer yapmıyor. kimi fırsat başka isimle gelir, kimi hiç gelmez. fakat insanın eski hali de aynı yere iki kez uğramıyor. mesele yalnızca geç kalınan yer değil, o kapının önüne artık başka biri olarak varmak.
derken takvimle değil, kendi eski ihtimallerinle göz göze gelirsin.
argümanı bitenin ağzında, fikrin üzerine örtülmüş ucuz bir kefendir.
önce cümlesi ölür, sonra sabrı. en sonunda annene babana sarılır. çünkü elinde karşısındakini yenecek hiçbir şey kalmamıştır. soy ağacına kadar uzanan her hakaret, aslında kendi fikrinin ne kadar cılız olduğunu bağırır.
bazıları tartışmayı kazanmak için düşünür, bazıları düşünemediği için söver. ikincilerin elinde kelime değil, ağzına sıkışmış bir enkaz vardır.
öyle ki bir noktadan sonra insan kime küfrettiğini değil, bu kadar gürültünün altında neyin eksik olduğunu merak eder.
dün de örneğini gördüğümüz üzere, cevap basittir: beyin.
bir çocuğun pusulası olmadan büyümesi, yön bulmayı değil yönünü kendi üzerinden çıkarmayı öğretir.
sevgi, sınır, güven ve aidiyet gibi şeyler hazır gelmeyince bunların yerini deneme yanılma dolduruyor. kimi dikkat çekerek varlığını duyuruyor, kimi öfkesine tutunuyor, kimi bedenini değiştiriyor, kimi de kendisine bir yer açabilmek için hayatın hiç de tekin olmayan kapılarını çalıyor. dışarıdan bakınca savrulma gibi görünen şeyin içinde bazen yalnızca “ben de buradayım” deme çabası bulunuyor.
elbette bütün yanlış tercihlerinin mazereti değildir bu. fakat çocukken sırtını yaslayacak bir duvarı olmayan birinden, büyüdüğünde cetvelle çizilmiş bir hayat beklemek de biraz fazla konforlu.
bazı hayatlarda kusur diye işaretlenen şey, aslında yıllar önce bırakılmış bir boşluğun yankısıdır.
geçinmek uğruna karakterin bazı köşelerini yuvarlama sanatı.
müşteriye güler yüz, amire ölçülü ses, iş arkadaşına kontrollü samimiyet, patrona gerektiğinden biraz daha fazla anlayış. meslek değişiyor ama hesap aynı kalıyor. ağzından çıkan bir cümlenin ertesi gün başına ne açacağını ölçüyorsun; sonra düşünceni değil, filtresini kullanmayı öğreniyorsun.
bazen haklı olduğunu bildiğin halde susuyorsun. bazen katılmadığın şeye sırf iş uzamasın diye “tabii” diyorsun. kimi yerde sabrından, kimi yerde gururundan küçük bir parça bırakıyorsun. buna profesyonellik deniyor. bazı yerlerde gerçekten öyle, bazı yerlerdeyse korkunun ütülü hali.
elbette her işi yapanın her gün omurgasını masaya koymasını bekleyemeyiz. ekmek parası denen şey, felsefi bir tartışmadan daha ikna edici olabiliyor. fakat sürekli aynı yerlerinden eksile eksile çalışan biri, bir müddet sonra neyi gerçekten seçtiğini de unutabiliyor.
mesele maskeyi takmak değil. çıkarınca altında ne kaldığını fark edememek.
bir şarkının en arsız tarafı sözleri değil, insanın hayatına izinsizce yerleşen melodisidir.
birkaç nota duyar, yıllardır açmadığın bir kapı birdenbire aralanır. bir sokak, bir yüz, bir yaz akşamı, unutulduğuna emin olduğun o saçma ayrıntı... hepsi olduğu gibi geri gelir. üstelik hafızanın sana yıllardır vermediği bütün ayrıntılar, nedense melodinin yanında gayet hazır beklemektedir.
asıl sinsiliği de burada. şarkı biter, melodi susar; fakat sen artık başladığın yerde değilsindir. geçmiş, birkaç saniyelik bir ses kaydıyla bugünün içine yeniden sızmıştır.
demek bazı melodiler kulağa değil, doğrudan zayıf noktaya çalıyor.
bazı şeyleri artık kazanamayacağını değil, bazı şeyleri kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğunu anlayacak yaşa gelmek.
eskiden haklı çıkmak mühimdi, şimdi huzur. herkesi ikna etmek isterdin, artık herkesin seni anlamasının şart olmadığını biliyorsun. bazı kapıların kapanmasına üzülüyor, fakat her kapanan kapının ardından duvarı yumruklamıyorsun.
olgunluk biraz da hayatın senden eksilteceklerine karşı pazarlık etmeyi bırakmak galiba. giden gider, değişen değişir, sen de bütün bunların arasında kendinden geriye neyi saklayacağını öğrenirsin.
çocukken büyümeyi yaş almak sanıyorduk.
meğer asıl mesele, her yaşananı kendine kişisel bir hakaret saymamayı öğrenmekmiş.
bazı insanlar hayatından öyle sessiz çıkar ki, gittiklerini ancak onlara anlatacak yeni bir şeyin kalmadığı gün fark edersin.
ne bir kavga vardır ortada ne de birbirinin yüzüne söylenmiş büyük cümleler. önce hayatların arasına birkaç cevapsız mesaj girer, sonra gecikmiş cevaplar, ardından “bir ara konuşuruz” diye ertelenen şeyler. insan o “bir ara”nın aslında çoğu zaman hiçbir zaman gelmeyeceğini anlamakta gecikir.
sonra bir gün başına güzel yahut kötü bir şey gelir. telefonuna uzanırsın. anlatmak istediğin kişi duruyordur hafızanda ama hayatında yoktur. işte asıl orada anlarsın neyin bittiğini.
bazı vedalar kapıyı çarpmaz. anahtarı sessizce çevirip gider.
geride de öyle büyük bir boşluk bırakmazlar. daha kötüsünü yaparlar: alıştığın bir yeri boş bırakırlar. sen aylarca, bazen yıllarca, refleksle aynı yere dönüp durursun.
insan en çok da buna içerliyor galiba; bazılarını kaybettiğini değil, onları yeniden bulmayı bir daha hiç düşünemeyeceğini öğrenmeye.
bir toplumun, kendisinden önce yaşamış olanların bıraktığı izleri devralıp kendisinden sonra gelecek olanlara emanet ettiği uzun hafızadır.
içerisinde dil vardır, sanat vardır, sofra adabı vardır, hikayeler, alışkanlıklar, inançlar ve yüzyılların biriktirdiği nice tecrübe vardır. insan bazen tek başına öğrenemeyeceği şeyi, doğduğu toplumun hafızasından hazır bulur. bu tarafıyla kültür büyük bir servettir; insanı sıfırdan başlatmaz, kendisinden öncekilerin omuzlarına çıkarır.
fakat aynı mirasın içerisinde, artık çoktan eskimiş nice yanılgı da bulunur. vaktiyle bir işe yaradığı için bugün de doğru kabul edilen adetler, sorgulanmadığı için hayatın önüne set çeken inanışlar, yalnızca “bizde böyle” denilerek korunup sonra da gelenek diye sahiplenilen nice saçmalık...
velhasil kültür, insanı geçmişin omuzlarına da çıkarabilir, geçmişin zincirine de vurabilir.
mesele miras bırakmak değil; miras kalanların hangisini taşıyacak kadar kıymetli, hangisini bırakacak kadar ağır olduğunu ayırt edebilmektir.
zira bazı kayıpların cenazesi kaldırılmaz. ortada yaşanmış bir ilişki, tutulmuş bir el, gidilmiş bir şehir, kurulmuş bir hayat yoktur; yalnızca bunların mümkün olduğuna dair bir ihtimal vardır. yine de insan yıllarca o ihtimalin peşinden sürüklenir. kaybettiği birini değil, onunla yaşayabileceği hayatı özler.
olan biter ve kapanır. olmayan ise zihinde her daim biraz daha mümkün kalır. bu yüzden bazı şeylerin yasını tutmak, bir insanı değil, hiç yaşanmamış bir ömrü toprağa vermektir.
ve belki de en ağır kayıp budur: mezarı olmayan bir şeyin başında beklemek.