bazı insanlar hayatından öyle sessiz çıkar ki, gittiklerini ancak onlara anlatacak yeni bir şeyin kalmadığı gün fark edersin.
ne bir kavga vardır ortada ne de birbirinin yüzüne söylenmiş büyük cümleler. önce hayatların arasına birkaç cevapsız mesaj girer, sonra gecikmiş cevaplar, ardından “bir ara konuşuruz” diye ertelenen şeyler. insan o “bir ara”nın aslında çoğu zaman hiçbir zaman gelmeyeceğini anlamakta gecikir.
sonra bir gün başına güzel yahut kötü bir şey gelir. telefonuna uzanırsın. anlatmak istediğin kişi duruyordur hafızanda ama hayatında yoktur. işte asıl orada anlarsın neyin bittiğini.
bazı vedalar kapıyı çarpmaz. anahtarı sessizce çevirip gider.
geride de öyle büyük bir boşluk bırakmazlar. daha kötüsünü yaparlar: alıştığın bir yeri boş bırakırlar. sen aylarca, bazen yıllarca, refleksle aynı yere dönüp durursun.
insan en çok da buna içerliyor galiba; bazılarını kaybettiğini değil, onları yeniden bulmayı bir daha hiç düşünemeyeceğini öğrenmeye.
zira bazı kayıpların cenazesi kaldırılmaz. ortada yaşanmış bir ilişki, tutulmuş bir el, gidilmiş bir şehir, kurulmuş bir hayat yoktur; yalnızca bunların mümkün olduğuna dair bir ihtimal vardır. yine de insan yıllarca o ihtimalin peşinden sürüklenir. kaybettiği birini değil, onunla yaşayabileceği hayatı özler.
olan biter ve kapanır. olmayan ise zihinde her daim biraz daha mümkün kalır. bu yüzden bazı şeylerin yasını tutmak, bir insanı değil, hiç yaşanmamış bir ömrü toprağa vermektir.
ve belki de en ağır kayıp budur: mezarı olmayan bir şeyin başında beklemek.