insanın bir söze, bir davranışa ya da bir sessizliğe içinden çatlamasıdır. dışarıdan bakınca belli olmaz çoğu zaman. gülersin, konuşursun, hatta hiçbir şey olmamış gibi davranırsın. ama içeride bir yer artık eskisi gibi değildir.
kırılmak, her zaman büyük olaylarla olmaz. bazen beklediğin bir mesajın gelmemesiyle olur. bazen birinin seni anlamak yerine geçiştirmesiyle. bazen de çok değer verdiğin bir insanın, senin hassas olduğun yeri hiç düşünmeden ezip geçmesiyle. insan en çok da yabancıya değil, değer verdiğine kırılır zaten. çünkü beklenti oradadır, açık kapı oradadır, yara alacak yer oradadır.
insanın içinde biriken şeylerin artık kelime olarak çıkamayınca gözden akmasıdır. bazen acının, bazen özlemin, bazen yorgunluğun, bazen de kimseye anlatılamayan kırgınlığın sessizce dışarı sızmasıdır. insan ağlarken sadece gözyaşı dökmez; içinde tuttuğu yükün bir kısmını da yere bırakır.
ağlamak, zayıflık değildir. tam tersine, insanın artık daha fazla güçlü görünmeye mecbur kalmamasıdır. çünkü herkes konuşarak anlatamaz derdini. bazı acıların cümlesi yoktur. boğazına düğümlenir, göğsüne oturur, sonra bir anda gözlerinden çözülür. o yüzden ağlamak bazen dilin sustuğu yerde kalbin konuşmasıdır.
insan bazen bir olay yüzünden ağladığını sanır ama aslında yıllardır biriken şeyler taşmıştır. küçük bir söz, geç gelen bir mesaj, eski bir fotoğraf, tanıdık bir şarkı, boş bir oda; hiçbir şey yokmuş gibi duran bir an, içeride saklanan bütün yorgunluğu ortaya çıkarabilir. çünkü bazı gözyaşları bugüne ait değildir; geçmişten kalan borç gibi gelir.
ağlamak, insanın kendine karşı dürüst olduğu en çıplak anlardan biridir. o an gurur susar, rol biter, “iyiyim” yalanı çöker. insan ne kadar saklamaya çalışsa da gözyaşı, içindeki hakikati ele verir. bu yüzden bazı insanlar başkasının yanında ağlamaktan korkar; çünkü ağlamak, insanın en korunmasız halini görünür yapar.
ama ağlamak bazen iyileştirir. acıyı tamamen götürmez belki ama insanın içindeki basıncı azaltır. sanki kalbin içinde fazla sıkılmış bir düğüm biraz gevşer. insan ağladıktan sonra hâlâ üzgün olabilir ama en azından biraz hafiflemiştir. çünkü gözyaşı, ruhun kendi kendine açtığı küçük bir tahliye kapısı gibidir.
kısacası ağlamak; insanın içinde sessizce büyüyen fırtınanın gözlerden yağmur olup dökülmesidir. bazen kaybedene, bazen özleyene, bazen kırılana, bazen de artık dayanacak gücü kalmayana gelir. ayıp değildir, yenilgi değildir. insan ağladığı için küçülmez; bazen tam tersine, içindeki yükü taşıyabilecek kadar insan olduğunu hatırlar.
insanın etrafında kimse olmaması değil, yanında biri olsa bile içindeki sesi kimsenin duymuyormuş gibi hissetmesidir. bazen kalabalığın ortasında başlar, bazen gece odanın sessizliğinde. insan bir anda fark eder ki konuşacak çok şeyi vardır ama anlatacak doğru kişisi yoktur.
yalnız kalmak, dışarıdan bakınca sakinlik gibi görünür. kapı kapanır, telefon susar, oda sessizleşir. ama içeride bazen büyük bir gürültü vardır. geçmişten gelen pişmanlıklar, söylenmemiş cümleler, yarım kalmış insanlar, ertelenmiş hayaller; hepsi tek tek insanın karşısına oturur. yalnızlık bazen insanı dinlendirir, bazen de insanı kendi düşüncelerinin içine hapseder.
insan yalnız kalınca kendinden kaçacak yer bulamaz. gündüz kalabalığa karışıp bastırdığı ne varsa gece gelip yakasına yapışır. “ben ne istiyorum?”, “kim gerçekten yanımda?”, “neden böyle hissediyorum?” gibi sorular, sessizliğin içinde daha yüksek sesle duyulur. bu yüzden yalnız kalmak sadece bir durum değil, insanın kendi içine zorunlu yolculuğudur.
ama yalnızlık her zaman kötü değildir. bazen insan kendini en çok yalnızken tanır. kimin yokluğuna gerçekten üzüldüğünü, kimin varlığına alıştığını, neye ihtiyaç duyduğunu, neye artık tahammül edemediğini yalnız kalınca anlar. çünkü kalabalık insanı oyalayabilir ama yalnızlık insanı soyup gerçeğiyle baş başa bırakır.
yine de uzun süren yalnızlık ağırdır. insan bir süre sonra sadece sohbeti değil, anlaşılmayı özler. birinin “anlat” demesini, birinin yanında rahatça susabilmeyi, birinin varlığıyla odanın havasını değiştirmesini ister. çünkü insan sadece konuşmak için değil, görülmek ve hissedilmek için de başkasına ihtiyaç duyar.
kısacası yalnız kalmak; insanın kendi iç dünyasında yankılanan ayak seslerini dinlemesidir. bazen iyileştirir, bazen yaralar. bazen insana güç verir, bazen içini boşaltır. ama doğru yaşanırsa insana şunu öğretir: herkes gidince geriye kalan kişi sensin; bu yüzden insan önce kendi yalnızlığıyla barışmayı öğrenmelidir.
insanın sadece birini değil, o kişiyle birlikte kurduğu bütün anlamları kaybetmesidir. dışarıdan bakınca “biri başkasına gitmiş” gibi görünür ama içeride mesele bundan çok daha büyüktür. çünkü aldatılan insan çoğu zaman yalnızca sevgilisini değil; güvenini, sezgilerini, hatıralarını, kendine olan inancını ve “ben bunu hak etmemiştim” duygusunu da sorgulamaya başlar.
aldatılmak, kalbin ortasında açılan görünmez bir mahkemedir. insan önce karşısındakini yargılar, sonra kendini. “nerede hata yaptım?”, “neyi eksik verdim?”, “ne zaman değişti?”, “ben nasıl fark etmedim?” diye düşünür durur. oysa aldatılmak çoğu zaman aldatılanın eksikliği değil, aldatanın karakterindeki çatlaktır. ama yara tazeyken insan bunu bilse bile kolay kolay hissedemez.
aldatılmak, geçmişe de bulaşan bir acıdır. Çünkü insan sadece o günü değil, önceki bütün güzel günleri de yeniden izler. Birlikte gülündüğü anlar, söylenen sözler, verilen vaatler, bakışlar, mesajlar; hepsi tek tek şüpheli hale gelir. En kötü tarafı da budur: acı sadece bugünü yakmaz, geçmişin rengini de bozar.
insan aldatılınca bir süre dünyayı daha kirli görür. Çünkü güven dediğin şey cam gibidir; kırılınca yalnızca iki kişilik ilişkiyi değil, insanın başkalarına bakışını da keser. Bundan sonra bir mesaj geç gelince, bir ses tonu değişince, bir açıklama eksik kalınca zihin eski yarayı hatırlar. Aldatılmak bazen ilişkiden çok, insanın içindeki saf tarafı öldürür.
ama aldatılmak insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Hatta bazen tam tersine, insanın verdiği değerin yanlış bir yere emanet edildiğini gösterir. Kırılan şey sevme kabiliyeti değil, o sevginin konduğu kişinin onu taşıyamamasıdır. Bu yüzden aldatılan insanın kendini suçlaması, yıkıntının altında kalmış birinin depremi kendi üzerine alması gibidir.
kısacası aldatılmak; bir insanın gözünün içine baka baka kurulan güven evinin içeriden yıkılmasıdır. Sesi dışarıdan çok duyulmaz ama içeride enkaz büyüktür. Zamanla geçer mi? Geçer. Ama insan aynı kişi olarak çıkmaz oradan. Ya daha sertleşir, ya daha seçici olur, ya da en güzeli; kendi değerini başkasının sadakatsizliğiyle ölçmemeyi öğrenir.
insanın henüz elinde olmayan bir şeyi, zihninin içinde varmış gibi kurmasıdır. bazen olmayan bir hayatı, bazen söylenmemiş bir cümleyi, bazen gidilmemiş bir yolu, bazen de hiç gerçekleşmemiş bir ihtimali içimizde yaşatmaktır. insan hayal ederken dünyadan tamamen kopmaz; aksine dünyanın yetmediği yerde kendi içinde ikinci bir dünya kurar.
hayal etmek, sadece boş boş düşünmek değildir. insanın içindeki eksikliklerin, umutların, korkuların ve arzuların şekle bürünmesidir. kimi insan geleceğini hayal eder, kimi geçmişte değiştiremediği bir anı yeniden yazar, kimi de imkânsız görünen bir şeyi önce zihninde mümkün kılar. çünkü birçok büyük iş, önce gerçek hayatta değil, birinin kafasının içinde başlamıştır.
hayal etmek bazen sığınaktır. insan yorulduğunda, sıkıldığında, kırıldığında ya da hayat üstüne fazla geldiğinde, aklının içinde kimsenin giremeyeceği bir oda açar. orada her şey biraz daha güzeldir, biraz daha adildir, biraz daha mümkündür. ama hayal etmek bazen de tehlikelidir; insan hayalin içinde fazla kalırsa, gerçeğin soğuk duvarına çarpınca daha çok canı yanar.
insan hayal ettikçe büyür. çünkü hayal, insanın bugünkü haline razı olmadığını gösterir. “daha başka bir şey olabilir” demektir. bu yüzden hayal kurmak, içten içe bir başkaldırıdır. eldekiyle yetinmeyen, görünene teslim olmayan, henüz olmayanı çağıran sessiz bir isyandır.
ama hayal etmek sadece geleceğe kaçmak değildir; bazen insanın kendini tanıma biçimidir. neyi hayal ettiğin, aslında neyi özlediğini gösterir. kimi huzuru hayal eder, kimi gücü, kimi sevilmeyi, kimi affedilmeyi. insanın hayalleri, çoğu zaman ağzıyla söyleyemediklerini ele verir.
kısacası hayal etmek; gerçeğin sertliğine karşı insanın zihninde yaktığı küçük bir ışıktır. bazen yol gösterir, bazen kandırır, bazen ayakta tutar. ama her durumda insana şunu fısıldar: “şu an böyle olabilir, ama başka türlü olması da mümkün.”
insanın birine sadece bakması değil, onu kendi iç dünyasında bir yere yerleştirmesidir. bazen bir insanı, bazen bir şehri, bazen bir sesi, bazen de artık geri gelmeyecek bir anı kalbinin içinde yaşatmaktır. sevmek, aklın “gerek yok” dediği yerde bile kalbin usulca “biraz daha” demesidir.
sevmek, birini kusursuz sanmak değil; kusurlarını görüp yine de ondan vazgeçememektir. bazen yanında olunca huzur bulmak, bazen uzağında kalınca eksilmektir. insan sevince sadece karşısındakini düşünmez; onun iyi olup olmadığını, neye güldüğünü, neye üzüldüğünü, hangi kelimeye kırıldığını da düşünür. yani sevmek, bir insanın varlığını kendi hayatının sessiz alışkanlığı haline getirmektir.
sevmek bazen sahiplenmek sanılır ama aslında en zor tarafı özgür bırakabilmektir. çünkü gerçek sevgi, “benim ol” demekten çok, “iyi ol” diyebilmektir. insan sevdiğini kaybetmekten korkar ama onu boğmamak için de kendi korkusuyla savaşır. bu yüzden sevmek sadece güzel bir his değil, aynı zamanda ağır bir sorumluluktur. insanın egosuyla kalbi arasında kurulan ince bir köprüdür.
sevmek, bazen dünyanın en basit şeyi gibidir; bir mesaj beklemek, bir ses duymak, kalabalıkta onu aramak, adı geçince istemsizce susmak gibi. bazen de dünyanın en karmaşık şeyidir; gururla özlem arasında kalmak, gitmek isterken kalmak, unutmak isterken daha çok hatırlamak gibi.
kısacası sevmek; bir insanın başka bir insanda kendine ait olmayan bir yurt bulmasıdır. bazen iyileştirir, bazen yaralar. bazen insanı çoğaltır, bazen eksiltir. ama gerçekse, insanın içinden kolay kolay sökülüp atılamaz; çünkü sevmek, kalbin birine “sen geçtin ama izin kaldı” deme biçimidir.
insanın kafasının içinde sessiz sedasız kurulan mahkemedir. bazen bir hatırayı sanık sandalyesine oturtur, bazen bir ihtimali savunmaya çağırır, bazen de insanın kendi kendine verdiği en ağır cezayı keser. dışarıdan bakınca hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür; adam oturuyordur, susuyordur, boş boş duvara bakıyordur. ama içeride cihan harbi kopuyordur. geçmiş, gelecek, pişmanlık, umut, korku, istek, gurur, vicdan; hepsi aynı masaya oturmuş birbirinin lafını kesiyordur.
düşünmek, sadece akıldan bir şey geçirmek değildir. bazen insanın kendini ikna etmeye çalışmasıdır, bazen de kendinden kaçarken yine kendine yakalanmasıdır. iyi düşünce insanı toparlar, kötü düşünce insanı içeriden kemirir. kimi düşünceler kapı gibidir, açarsın önüne yeni bir yol çıkar. kimi düşünceler kuyu gibidir, eğilip bakarsın ama dibini göremezsin.
insan bazen düşündükçe büyür, bazen düşündükçe küçülür. çünkü düşünmek biraz da cesaret ister; insanın kendi yalanlarına, bahanelerine, korkularına gözünü kırpmadan bakabilmesidir. herkes konuşabilir ama herkes düşünemez. çünkü konuşmak çoğu zaman dışarıya karşıdır, düşünmek ise insanın kendi içine karşı verdiği en çıplak savaştır.
kısacası düşünmek; beynin yaptığı işten çok, ruhun kendi kendine sorduğu “ben ne yapıyorum?” sorusudur. bazen kurtuluşun başlangıcı, bazen de insanın kendine kurduğu en derin tuzaktır.