insanın etrafında kimse olmaması değil, yanında biri olsa bile içindeki sesi kimsenin duymuyormuş gibi hissetmesidir. bazen kalabalığın ortasında başlar, bazen gece odanın sessizliğinde. insan bir anda fark eder ki konuşacak çok şeyi vardır ama anlatacak doğru kişisi yoktur.
yalnız kalmak, dışarıdan bakınca sakinlik gibi görünür. kapı kapanır, telefon susar, oda sessizleşir. ama içeride bazen büyük bir gürültü vardır. geçmişten gelen pişmanlıklar, söylenmemiş cümleler, yarım kalmış insanlar, ertelenmiş hayaller; hepsi tek tek insanın karşısına oturur. yalnızlık bazen insanı dinlendirir, bazen de insanı kendi düşüncelerinin içine hapseder.
insan yalnız kalınca kendinden kaçacak yer bulamaz. gündüz kalabalığa karışıp bastırdığı ne varsa gece gelip yakasına yapışır. “ben ne istiyorum?”, “kim gerçekten yanımda?”, “neden böyle hissediyorum?” gibi sorular, sessizliğin içinde daha yüksek sesle duyulur. bu yüzden yalnız kalmak sadece bir durum değil, insanın kendi içine zorunlu yolculuğudur.
ama yalnızlık her zaman kötü değildir. bazen insan kendini en çok yalnızken tanır. kimin yokluğuna gerçekten üzüldüğünü, kimin varlığına alıştığını, neye ihtiyaç duyduğunu, neye artık tahammül edemediğini yalnız kalınca anlar. çünkü kalabalık insanı oyalayabilir ama yalnızlık insanı soyup gerçeğiyle baş başa bırakır.
yine de uzun süren yalnızlık ağırdır. insan bir süre sonra sadece sohbeti değil, anlaşılmayı özler. birinin “anlat” demesini, birinin yanında rahatça susabilmeyi, birinin varlığıyla odanın havasını değiştirmesini ister. çünkü insan sadece konuşmak için değil, görülmek ve hissedilmek için de başkasına ihtiyaç duyar.
kısacası yalnız kalmak; insanın kendi iç dünyasında yankılanan ayak seslerini dinlemesidir. bazen iyileştirir, bazen yaralar. bazen insana güç verir, bazen içini boşaltır. ama doğru yaşanırsa insana şunu öğretir: herkes gidince geriye kalan kişi sensin; bu yüzden insan önce kendi yalnızlığıyla barışmayı öğrenmelidir.