Öncelikle devletlerin nasıl ortaya çıktığı ve devlet yapısının ne olduğunun idrakıyla konuya başlamak gerekir. Antik ve ilkel toplumlarda insanlar ufak kabileler halinde gerek avcılık faaliyetleri sürdürerek, gerekse tarım ile uğraşarak yaşamlarını idame ettiriyorlardı. Peki tam olarak ne oldu da devlete ihtiyaç duyuldu? ilk sözleşme nasıl oluştu? ister zorba diyin ister eşkiya, ister haydut... Bu çeteler kabilelere saldırıp gıdalarını gasp etmeye kadınlarını kaçırıp tecavüz etmeye insanlarını köle olarak satmaya başladıklarında bu kendi halinde yaşayan kabileler bir araya gelme ihtiyacı duydular. içlerinde onları koruyabilecek potansiyeli olan insanları bir grup halinde bir araya getirdiler.
Sözleşme basitti: Sen bizim topraklarımızı, malımızı ve insanlarımızı koru, tek işin bu olsun, başka hiçbir işe karışma, biz de senin yemeni içmeni gezmeni tozmanı bütün masraflarını karşılayalım.
Teoride gerçekten harika bir sözleşme öyle değil mi? Pratikte de öyleydi. Ta ki insanlar bu sözleşmenin nasıl ortaya çıktığını unutana kadar. Gücü elinde bulunduran sözleşmenin korumakla yükümlü tarafı, korumam baak! diyerekten halkın anasını sikmeye tam olarak böyle başladı.
Esasında koruma modülü sorunsuz çalıştıktan sonra koruyanın ahmet olması veya mehmet olması kabileler açısından sözleşmeye uyulduğu sürece pek bir anlam ifade etmiyordu.
O halde biz teokrasiyi yıkacağız yerine cumhuriyet getireceğiz desen ne, bu sistem yürümüyor yerine teknokrasi getireceğiz desen ne? Halkın asıl beklentisi yönetim modelinin adı değil; canını, malını, hukukunu ve özgürlüğünü koruyup korumadığıdır. Bir yönetim biçiminin meşruiyeti, tabelasından değil, sözleşmeye sadakatinden doğar.
insan, bir gün aynaya baktığında yüzünü değil, başkalarının gözlerinde bıraktığı yansımaları görmeye başlar.
Kimileri gücünü sever, kimileri sessizliğini. Kimileri yanında hissettiği huzuru, kimileri yokluğunda hissettiği boşluğu. Ama insanın içinde hep aynı soru dolaşır.
Ya beni ben olduğum için seven hiç kimse yoksa?
Belki de bir insanı bütünüyle görmek, gökyüzündeki bütün yıldızları aynı anda saymaya benzer. Her göz, yalnızca kendisine ışık veren yıldızı seçer. Hiç kimse bir başkasının sonsuzluğunu eksiksiz taşıyamaz.
Sevgi de su gibidir. Dokunduğu kabın şeklini alır. Kimi seni anılarında sever, kimi umutlarında, kimi korkularını susturduğun için. Herkes, senden kendisine ulaşan yankıyı duyar; senin bütün sesini değil.
Bu bir eksiklik midir, yoksa insan olmanın kaçınılmaz sınırı mı?
Belki de hiçbir kalp, başka bir kalbi bütünüyle içine sığdıramaz. Çünkü her insan, kendi mevsimlerinin içinden bakar dünyaya. Başkasını değil, onun kendi göğünde bıraktığı ışığı tanır.
Ve belki en sessiz gerçek şudur:
insan, başkalarının sevdiği kişiyle kendi içinde taşıdığı kişi arasında yaşamayı öğrenir.
Çünkü hiçbir göz seni tamamen göremez; ama bazen tek bir bakış, görünmeyen taraflarını bile eve dönmüş gibi hissettirebilir.
insan, ilk kez gökyüzüne baktığında yıldızları değil, karanlığın içinde duran sessizliği fark etti. O sessizlik, rüzgârın ağaç köklerine anlattığı eski bir sır gibi toprağa indi; sonra bir nefes olup dillerde çoğaldı. Belki de her inanç, önce gecenin içinde yakılan küçücük bir ateşti; ışığından çok etrafındaki gölgeleri görünür kılan bir ateş.
Bir nehir, hangi dağdan doğarsa doğsun, sonunda denizin tuzuna dokunur. Fakat yol boyunca taşıdığı taşlar, suyunun sesini değiştirir. insan kalbi de böyledir; aynı göğe bakan gözler, farklı ufuklarda farklı yıldızları kendine yakın hisseder. Çünkü gökyüzü tek olsa bile, bekleyişlerin yönü hiçbir zaman aynı değildir.
Rüzgâr, ormanın her ağacına aynı kuvvetle dokunur; yine de her dal başka bir ezgiyle sallanır. Öyleyse hakikati değiştiren ses midir, yoksa onu dinleyen yankı mı? Belki cevap, kapıları açan anahtarda değil; eşiğin önünde duran sessizliktedir. Ve belki de bazı sorular, cevap bulmak için değil, insanın kendi yankısını duyabilmesi için doğar.
Yıldızlar birbirine değmeden aynı geceyi paylaşır. inançlar da çoğu zaman birbirine dokunmadan aynı göğün altında yürür. Aralarındaki mesafeyi büyüten şey gök değil, bakışın ağırlığıdır. Yerçekimi nasıl her şeyi merkeze çağırıyorsa, insan da anlam ararken görünmeyen bir çekime kapılır. Kimi bunu bir dua gibi taşır, kimi bir sessizlik gibi, kimi ise hiç adını koymadan içinde büyütür.
Mevsimler toprağı değiştirmeden önce tohumu değiştirir. Zaman da insanı önce görünmeyen yerlerinden dönüştürür. Bir çocuk, göğe baktığında merak eder; bir yetişkin aynı göğe baktığında hatırlar. Aradaki fark, yıldızların yer değiştirmesi değildir. Aradaki fark, kalbin kendi haritasına eklediği izlerdir.
Denizin kıyıya bıraktığı her kabuk, derinliklerden gelen görünmez bir yolculuğun izidir. insanlığın hafızası da yüzyıllar boyunca dualar, suskunluklar, umutlar ve korkularla kıyıya vurdu. Hiçbiri diğerinin gölgesini tamamen silemedi; çünkü ışık, en uzun yolculuğunu bile karanlığın içinden geçerek tamamlar.
Belki bütün yollar aynı kapıya çıkmaz; ama her kapının önünde duran insan, aynı sessizliğin nefesini dinler.
Ve belki de gökyüzü, yıldızları birbirine benzetmek için değil, hepsine aynı geceyi emanet etmek için sonsuzdur.
insan, ömrü boyunca binlerce yüzün, binlerce yabancı sesin ve silik gölgenin içinden geçer. Tenimiz rüzgarlara, yağmurlara, yabancı kalabalıklara değer. Ancak gözler, bunca gürültünün içinde sadece aşina olduğu o tek yankıyı arar. Aşk, dışarıdan kopan geçici ve gürültülü bir fırtına değildir; o, okyanusun metrelerce altındaki ağır, sessiz ve her şeyi kendi ritmine katan devasa bir dip akıntısıdır. Keskin sınırlarımız, başka birinin nefesinin sıcaklığında usulca erir. Kendini dünyadan korumak için ördüğün o aşılmaz sanılan duvarlar, aşina bir elin tek bir dokunuşuyla incecik bir kuma dönüşür. Biz, bir başkasının bilinmezliğinde kaybolarak aslında kendi eksik parçamızı buluruz.
Kimlik, iki ayrı nehrin aynı yatağa döküldüğü o eşikte anlamını yitirir. Sular birbirine karışır, yatağın rengini değiştirir ve o eski, bencil akıntıdan geriye hiçbir eser kalmaz. Bir araya gelmek, eski bir yarayı sarmak değil, o yaranın kendisinden yeni bir evren yaratmaktır.
Sevmek, kim olduğunun yavaşça yok oluşuna gülümseyerek izin vermektir.
Çünkü taşlar acele etmez. Yağmuru beklemeyi bilirler. Güneşi beklemeyi de. Yılların üzerlerinden geçmesine izin verirler; ne zamanla yarışırlar ne de ona teslim olurlar. Belki bu yüzden bazı sessizlikler, en uzun hikâyeleri anlatır.
insan ise beklemeyi unutmaya meyillidir. Kalbi, henüz açılmamış kapıların ardını hayal ederken, ayaklarının altında filizlenen tohumları çoğu zaman fark etmez. Oysa bir orman, tek bir gürültüyle doğmaz. Önce görünmeyen kökler birbirini bulur. Sonra toprak, kimseye haber vermeden yön değiştirir.
Bir yıldızın ışığı bize ulaştığında, onu gerçekten görüyor muyuz... yoksa yalnızca geçmişinin son hediyesini mi? Belki insanlar da birbirlerini böyle tanır. Oldukları kişiyle değil, uzun zaman önce içlerinden ayrılmış bir ışığın gecikmiş yansımasıyla.
Nehirler denize ulaşmak için acele etmez. Her kıvrım, kaybettiği zamanı değil, kazandığı şekli taşır. Su, önüne çıkan kayayı yenmez. Onun etrafından geçmeyi öğrenir. Ve yıllar sonra, kayanın bile suyun sabrını taşıdığı fark edilir.
Bunun için kaç mevsim gerekir?
Kim sayabilir?
Saatler yalnızca zamanı ölçer. Bekleyişi değil.
insan bazen kendi gölgesinden korkar. Çünkü gölge, ışığın varlığını inkâr etmez; onu hatırlatır. En karanlık gecelerde bile ufkun bir yerinde sabahın başladığını bilen, gökyüzü değildir. Ufuktur. ikisi arasındaki görünmez sözleşmedir.
Belki bu yüzden bazı karşılaşmalar tesadüf gibi görünür. iki yol, birbirinden habersiz yürür. iki rüzgâr, aynı vadide sessizce birleşir. iki yabancı, aynı cümlenin eksik yarısını yıllarca taşımış olabilir. Evren bunu ilan etmez. Sadece küçük işaretler bırakır; pencere kenarında unutulmuş bir tüy, beklenmedik bir melodi, tam vazgeçileceği anda duyulan bir ayak sesi.
Ve sonra hayat yeniden sessizleşir.
Çünkü en büyük değişimler, alkış istemez.
Onlar, toprağın altında yön değiştiren kökler gibi ilerler; görünmeden, ama hiçbir şeyi eskisi gibi bırakmadan.
Belki de insanın kaderi, hangi yöne yürüdüğünde değil...
Hangi sessizliğin onu adını söylemeden çağırdığında saklıdır.
Senden hoşlandım çıkışta ara beni diyip vol üstüne vol ısmarlatan konsun numarasını alan uzaylıdır. Aradığınız numara kullanılmamaktadır sesini duyunca dünyanın kötülüklere dolu bir yer olduğunu düşünüp uzay gemisinden nükleer bomba ateşlemesi olasıdır.
Sanırım bunu kapsayan bir sağlık sigortası yok. Ben mesela (bkz: ISS)de hasta olsam uzay boşluğuna mı atacaklar beni? Orada geçirdiğim süre sigortam işleyecek mi? Emeklilikte faydası olur mu bir de bunun? SGKda çalışan biri cevaplarsa gerçekten mutlu olurum.
Benzerini farklı şekilde yaşamışlığım var. Önceki işimde sekreterya bölümüne geçici bakarken bağlı bulunduğum amiri ziyarete tanışmaya gelmişlerdi. Amirime makine mühendisi filanca bey geldi sizinle görüşmek istiyormuş dediğim zaman yüksek makina mühendisi diye düzeltme gayretine girmişti. Hatırladıkça bi tuhaf oluyorum.
7x8 işleminin matematiksel sonucu bi anlığına 54 gibi geldi. Çok da mantıklı geldi o an. Sonra doğru olmadığına ikna olunca nasıl olup da şaşırdığıma şaşırdım.
Bireysel olarak her birimize teker teker tıklayıp neler yaptığımıza baktığını sanmıyorum. Şahıslardan çok makro düzeyde toplulukları inceliyor olabilir. Yüksek ihtimalle ona en ilginç gelen yer Orta Doğu topluluğudur. Kendi toplumlarının evrimine fikir vermesi açısından oluşturduğu bu evrende Orta Doğuyu sistem hatası olarak değerlendiriyor da olabilir. Diğer türlü orta doğudaki benzer bir yaşamdan evrilmiş olma düşüncesi tiksinti ve hayal kırıklığı hissi uyandırıyordur bence.
Geçtiğimiz seneye göre arz düşük olduğundan dolayı haliyle talepler ve beraberinde talipler çoğaldı. 3 farklı adaydan fiyat teklifi aldım. Gerçekten inanılmazdı.
Bildiğiniz üzere bugündür. Yarın sabah itibariyle lozan antlaşması geçersiz kalacaktır ve hakkımız olan musul kerkük ve selanik yarın itibariyle Türkiye topraklarına katılacaktır.
Öncelikle bu uzaylının hemcins olmaması gerekmekte. Şayet emin olamıyorsanız e randevu oluşturup gata galaktik ırklar ve hastalıklar bölümünden randevu alıp emin olabilirsiniz. Sonrasında uzaylı kişi erkekse güzellikle islam anlatılmalı, peygamberin kıssaları ve sünneti ikramından bahsedilmeli ve islama davet edilmeli. Er kişi islama davet çağrısını kabul ettiği vakit evlenmek açısından bir mahsur tabii ki yok.
Taban fiyat konusunda hala belirsizlik hakim. Seçim yaz ayına denk geldiğinden ötürü klimayla takas düşünülebilir. Tabii her zaman olduğu gibi fiyat merkezden geliyor. Bekleyip görelim.
Anahtar kelimeler: satılık oy, günlük oy, kiralık oy, oy nasıl atılır, oyum kaç lira eder, oy fiyatları
Başarı sıralaması açısından Avrupada ilk 500 ilkokul arasındadır. Öğrencilerin en başarılı oldukları ders tabi ki jimnastiktir. Hemen ardından teoloji gelir.
Şimdi insan soyu 2nin katları şeklinde ilerliyor. Mesela 2 üzeri 0 şu anki beni temsil ederken 2 üzeri 1 annemle babamı, 2 üzeri 2 ise onların anne babalarını temsil ediyor. Ortalama doğurganlık süresine kabaca bir değer atasak, yani bizleri doğuran annelerimizin ortalama doğurganlık yaşı 22 desek mesela; islamın yeni yeni filizlendiği 600lü yıllara kabaca 63 kuşak gerekiyor. 600 yıllık Osmanlı'da bile 36 kuşak var ordan hesap edin işte. Neyse 2 nin 63.kuvvetine bir göz atıyoruz ama o da ne? Sayı 9 kentrilyon ile başlıyor. Aynı tarihlerde dünya nüfusu 300 milyon olarak tahmin ediliyor. Yani senin bugün var olmanı sağlamak için ilişkiye girip çoğalan insan sayısı yer yüzünde yok. ihtimalleri düşünün. En azından ortalama bir soy hattının %95 civarı ensest olması gerekiyor. Oysa Sami dinlerinde ensest ilişki en büyük günah sayılarak yasaklanmıştır. Peki bu durumda biz nasıl var olduk ve var oluşumuzu sürdürmeye devam ediyoruz?