1932 yılında Konya'da öğretmenlik yaparken dost meclisinde dillendirdiği bir şiirde Atatürk'ten "koca teres" diye bahsettiği iddiasıyla ihbar edilmesi üzerine 14 ay hapse mahkum edilen zat kesinlikle şüphesiz. Sonrasında genel aftan yararlanmış ancak memuriyeti yandığı için görevine dönmek amacıyla Atatürk'ü deliler gibi övgülere boğduğu "benim aşkım" şiiriyle dalkavukluk yaparak amacına ulaşmış sjsj.
toplumcu gerçekçi bir yazardır. Edebiyatı, toplumsal sorunları, Anadolu insanının hayatını ve bireyin iç dünyasındaki çatışmaları yansıtmak için bir araç olarak kullanmıştır.
Eserlerinde sosyal adaletsizliklere, eşitsizliklere ve yoksulluğa odaklanır.
eserlerinde aşk ve sevgi kavramlarına büyük önem verir.
Sabahattin Ali, başlangıçta Türkçülük düşüncesine yakın olsa da, zamanla tek parti yönetimine karşı daha eleştirel ve toplumcu-sol bir çizgiye yönelmiştir.
Siyasal görüşlerindeki bu değişim, onu halkın haklarını savunan, ezen ve ezilen ayrımını net bir şekilde ortaya koyan bir yazara dönüştürmüştür.
Hayat felsefesi, halkın yanında olmayı, adaleti savunmayı ve insanların birbirini anlaması gerektiğini vurgular.
Sabahattin Ali'nin felsefesi insanı merkeze alan, onun iç çatışmalarını ve toplumsal acılarını dürüstçe ortaya koyan, eleştirel ve toplumcu bir bakış açısıdır.
Ilk hikayelerinde rus yazarların etkisindedir. Romantik bir kuruluş ve anlatım içerir. Zamanla toplumsal ve gerçekçi anlatımlara yönelir.
Hikayelerine mutlaka kendi tedirgin kişiliğini yerleştirir. Kahramanları çevresinden çok iyi tanıdığı insanlardan seçer. Hikayelerin çoğu acı son ile biter.
Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür.
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
Ve anlatır mabutların hayatlarını.
Ara sıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.
"çalmadan çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek; bu kadar zor, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"
sözleri kafamdan çıkmıyor hiç. yaşatmadılar onu da.
göğsümde gözlerinin sapladığı bir bıçak,
beynimde hayaliyle alevlenen bir ocak...
içerim bu haldeyken herkes garip bulacak:
başımı sükunetle taşlara vurduğumu...
bu sükut çiğnenen bir muhabbetin yasıdır.
bu sükut bir kömürün içerden yanmasıdır.
bu sükut beynimdeki cinnetin potasıdır;
görüp aldanmayınız sessizce durduğumu...
ben de nihayet bütün bağları kıracağım;
onu ıssız dağlara alıp kaçıracağım,
etini bir canavar gibi ısıracağım
ve, herkes seyredecek nasıl kudurduğumu.
romanlarında çok sade bir dili vardır. birçok kimse romanlarını okuduğu zaman o hikayede kendini bulabilir. özel bir yazardır. öğretmendir. eşiyle de öğretmenlik stajında tanışmıştır.
"Çalmadan çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?
Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer.”