Uzun zaman sonra Kızılay’dayım. Havada öyle bir soğuk var ki, paltosunun yakasını kaldırmış bir sovyet subayı az önce meydandan geçmiş, atının soluk alışları buhar olup ardı sıra gidiyor gibi.
Gecenin bir yarısı “uçuşunuz olumsuz hava durumu sebebiyle iptal edilmiştir.” Mesajı ile tansiyonumu fırlatan hava yolu şirketi.
Çıldırmamak elde değil.
Saturday Night Fever filmindeki giyim tarzı ve dans figürleri bir neslin “hafta içi kimseyim, hafta sonu biriyim” duygusunun kolektif sembolü gibi oldu. Stayin alive şarkısıda cabası tabii.
Batı müziğindeki minör diziye çok benzediğinden kulağa hemen tanıdık geliyor. Nihavend makamı biraz kalbin akşamüstü hali gibi. Ne tam neşeli ne de bütünüyle hüzünlü.
Bu eserin bestesini güçlü yapan şey süs değil. Gösterişli geçişler yok, virtüözlük yok. Sadeliğiyle vuruyor. O yüzden dinlerken insanın aklına değil, direkt kalbine çarpıyor. Ne şarkı ama.
Ümit Sayın’ın “Ben Tabii Ki”si çalınca her şey bir anda daha temiz, daha masum geliyor bana… O dönem şarkılar sadece kulağa değil, insana iyi geliyordu. Kalbin tam orta yerine değip günün tüm ağırlığını alıp götürüyordu.
Kısacık ama tam o tadı veren bir esinti işte. 90’lar gibi: sıcak, samimi, biraz hüzünlü ama hep umutlu.
Almanya’da evlerin büyük bir bölümü 2. Dünya savaşından sonra inşa edilen evlerden oluşuyor. Bu evleri yıkmak ve yenisini yapmak yerine sürekli tadilat ediliyor. Oradaki tarihi koruma kültürüde çok güçlü tabii. Bununla beraber 40-50 senelik evlerin en bakımsız olanı bile 100 bin avrodan başlıyor. Mortgage sisteminden almak isteseniz ki bununda 15-20 bin avrosunu peşinat olarak yatırmanız lazım, bunuda senelerce ödedikten sonra tıpkı toki sistemi gibi ev sahibi olabilirsiniz. Bir kaç ay çalışıp ev almak demeyelimde ev borcuna girmek demek daha sağlıklı olur.
Oyuncuların tonlamaları, kapı gıcırtıları, yağmur sesleri, uzaklardan gelen bir tren düdüğü… Hepsi zihnimde birer sahneye dönüşüyor. Gözlerimi kapadığımda kelimeler resim oluyor. sesler mekana, nefesler duyguya bürünüyor. Görüntüsüz bir sanat ama belki de tam da bu yüzden daha büyülü, çünkü her ayrıntıyı kendi hayalimle tamamlıyorum.
hüzzam makamındaki birçok eser, dışarıdan bakıldığında birbirinin kopyası gibi görünebilir. ancak bu makamın içine gerçekten girenler için her biri ayrı bir hikaye anlatır. aynı melodik dokular içinde bambaşka duygular saklıdır. sürekli dinleyenler bilir ki her eserin hüznü de isyanı da kendine özgüdür.
Bu şarkının Sibel Can yorumu Sezen Aksu’nun icra ettiği gibi modern değil, daha klasik, arabesk-fantezi çizgide ve içli bir yorum. Arap ezgilerinden beslenen Hicaz makamı havası taşıyor. içli, kıvrak, ama aynı zamanda büyüleyici. Sanki bir çöl rüzgarı, bir sarhoşluk…
Orjinalinde daha düz, ritmik ve modern vokaller kullanılırken, bu yorumda daha süslü, nağmeli ve daha alaturka uzatmalar/vibratolar var. Bütün enstrümanların sesini taşıyıp vokalin önüne geçmemeleride takdire şayan.
Sibel Can’ın “Daha yolun başındayım” şarkısından sonra en beğendiğim icrasıdır.
kimi hayatı kariyer basamaklarını tırmanarak yaşar, kimi de merdivene hiç çıkmazsa düşmeyeceğini düşünerek yerde takılır. kimileri “neden hala bir evim, arabam yok?” diye sorgularken, kimileri “minimalist yaşam felsefesi” adı altında hayatını idame ettirmeye devam eder. sonuçta herkes kendine uygun bir düzen kurar, kimisinin düzeni biraz “serbest çalışma modeli” olur, hepsi bu.
sen hayatını bildiğin en iyi şekilde yaşamışsın. şimdi belki de onu daha derinden yaşama vakti. belki durma, belki yavaşlama, belki başka bir şeye dönüşme vakti.
yalnız değilsin. burayı yazan bir sürü insan bu cümlelerinin altına kalbini koydu. hepsi sana iyi dileklerini gönderiyor, ben de dahil.
her şey güzel olacak demiyorum, ama her şeyin içinde güzel olan bir şey hep olacak. o da yaşama sebebimiz işte.
hayatın sonlarına yaklaşan bir adamın eski günlerine selam çakışı gibi. ama bu selamda hüzün değil, tatlı bir kabullenmişlik ve naif bir hayal var. belki de insan bazen gerçekten abbas'ı çağırmalı, bir çilingir sofrası kurmalı ve dertleri, zamanı, mesafeleri unutup sadece yaşamalı.
“haydi abbas, vakit tamam.
akşam diyordun işte oldu akşam.
kur bakalım çilingir soframızı,
dinsin artık bu kalb ağrısı.
şu ağacın gölgesinde olsun,
tam kenarında havuzun.
aya haber sal çıksın bu gece,
görünsün şöyle gönlümce.
katıp tozu dumana var git,
böyle ferman etti cahit,
al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan,
yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.”
Kendisi tahminimce gürcü asıllı bir kafkas türk’üdür. Nickaltı entry pek girmesemde, nickname içimde bir sıcaklık oluşturdu. Sevgili yazarı içten bir “gamarcobat” ile selamlıyorum.
(bkz: gürcü yazarlar veritabanı)
Haklısınız, bu düzen tam bir başyapıt! Kapitalizmin en büyük sihirbazlık numarası: insanları emeğiyle köle yapıp sonra bunun için şükrettirmek. Hani diyorlar ya, “Bu işler böyle gider.” Tabii ki gider, çünkü o “işler” tam da böyle gitmesi için kuruldu. Emeği sömürüp kârı birkaç kişinin cebine akıtmak bu sistemin olmazsa olmazı. Şaşıracak bir şey yok.
Ama asıl takdire şayan olan, emperyalizmin bu düzeni nasıl pazarladığı. Seni sömürürken sana “özgürlük” der, çaldığı ekmeği geri verirken “büyüyen ekonomi” der, yoksulluğu “sabır” diye över. Ve ne hikmetse herkes bu masalı dinlemeye devam eder. Bu kadar büyük bir tiyatroyu alkışlamamak elde değil!
Elbette bu sahne bir gün kapanacak. Çünkü tarih, bu oyunların hep aynı sonla bittiğini yazdı: insanlar önce aldatıldığını anlar, sonra o düzeni kökünden yıkar. Ama işin komiği şu ki, sistem her defasında “Bu sefer farklı” diye kendini satmaya devam eder. Yani, hem anti-kapitalist hem anti-emperyalist bir çözüm lazım. O da, bu tiyatronun seyircisi olmaktan vazgeçip sahneye çıkmakla mümkün.
Çaresizlikte dostların, hayallerin ve inandığın her şey sessizce yanından çekilir. Yalnızlık derinleşir, zaman ağırlaşır, ama dünya dönmeye devam eder; kimse seni beklemez. işte o zaman, hayatın gerçeklerini öğrenirsin: Kimse seni kurtarmayacak, kimse seni elinden tutup ayağa kaldırmayacak. Ya kendini toparlar, en karanlık anında bile bir çıkış yolu ararsın ya da o çaresizlik seni yavaş yavaş tüketir. Ama unutma, çaresizlik aynı zamanda en büyük öğretmendir; sana kendi gücünü, dayanıklılığını ve savaşmayı öğreten acımasız bir ustadır. Ve en dipteyken, kalkmayı seçenler bir daha kolay kolay düşmez.
Rejimin düşmesiyle birlikte, kim bilir hangi “ılımlı muhalif” gruplar kendi içlerinde sevgi dolu bir birlik kurdu, barış ve huzur içinde yaşamaya başladı. Tabii ki bölgedeki doğal kaynaklar ve askeri üsler tamamen halkın kontrolünde değil mi?, buna kimsenin şüphesi olmasın!
iran ve Rusya’nın bölgeden elini çekip yerine kim geçti? Elbette ki demokrasi havarileri! Halkın mutluluğu için çalışan, bölgeyi kendi çıkarlarından tamamen bağımsız bir şekilde dizayn eden büyük güçler… Ne mutlu o halka ki, tarih boyunca bu kadar “hassasiyetle” ele alınan bir özgürlük davası daha görülmemiştir.
Velhasıl, rejimin düşmesiyle birlikte yeni bir düzen doğar ama bu düzen halktan yana mı olur, yoksa halkın üzerinden mi geçer, onu birilerine sormak lazım. Antiemperyalist bir bakışla, bu hikayenin sonunun çoktan yazıldığını görmek zor değil.
Bu dünya, yaldızlı paketlerle sunulan yalanların ve gözü doymaz çarkların etrafında dönerken, sahne arkasındaki oyuncuların ince bir alayla izlediği bir trajikomedi sahnesinden farksız. Dolar, ingilizce ve Hollywood, bu sahnenin ışıkları, dekoru ve senaryosudur; onların parıltısı gözümüzü alır, altındaki pası görmeyelim diye.
Bir de bu oyunun ironiyle örülü, ilginç bir yanı var: Ölüm kutsanır, ama hayata dair ne varsa değersizleştirilir. Birinin inancı diğerinin yaşamını cehenneme çevirmek için yeterli gerekçe sayılır. işte böyle, hak diye yutturulan hamaset; adalet diye pazarlanan propaganda, bizi birbirimize düşürmenin en ucuz yöntemidir.
Matematiği olmayan bir adalet, sadece yaldızlı bir zulümdür. Matematik diyorum, çünkü çalınan emeğin, yağmalanan kaynakların hesabını yapamayan bir akıl, adalet diye sunduğuyla sadece başka bir tahakkümü meşrulaştırır. Ne de olsa, modern dünyanın yeni tanrısı ekonomidir ve onun kurallarını çiğneyenler "gelişmemiş" ya da "uyumsuz" damgası yemeye mahkûmdur.
Ama bize hep "hakkı hak bil, haktan yana ol" dediler. Hakkın ne olduğu ise hep onların tanımıyla şekillendi. Oysa gerçek hak, küresel oligarşiye ve onun altın tahtlarına karşı dimdik durmayı gerektirir. Gerçekten hakka dayanan bir tavır, petrolü kutsayanları, kanla sulanan madenlere övgü düzenleri reddeder.
Son olarak, Nicolas Cage'in Savaş Tanrısı filmindeki Yuri Orlov'un silahları satarkenki soğukkanlılığına bir selam çakalım. Çünkü o, bir gerçeği bizden saklamaz: Bu dünya, kimi zaman diplomasiyle, kimi zaman da bombalarla "şekillendirilir." Ve o bombaların patladığı yerlerde hep biz "yerliler" oluruz; ölen de biziz, öldüren de biz. Çünkü emperyalizmin tiyatrosunda hep birbirimize düşman edilmekle meşgulüz.
Dünya dijital bir diktatörlüğe doğru koşar adım ilerliyor. Algoritmalar artık bizi bizden daha iyi tanıyor. Hangi kıyafeti giyeceğimizden, hangi şarkıyı dinleyeceğimize kadar her şeyi onlar seçiyor. Ekranlar sadece gözlerimizi değil, ruhumuzu da yutuyor. Ama kimse bunu konuşmuyor, çünkü sistemin kuralları açık: “Ne kadar tüketirsen, o kadar varsın.”
Yine de bu ülkede hala vicdanını kaybetmemiş insanlar var. Henüz ekranlardan kafasını kaldırıp gerçek dünyayı görebilen, komşusunun aç olduğunu fark eden, adaleti hatırlayan insanlar. Ama bu insanlar yalnız. Parti rozetleriyle birbirinden ayrılmış, mikrofonlar önünde “bizden olmayan” diye bölünmüş. Oysa vicdanın rengi yok, tarafı yok. Ve bu vicdanlı insanlar, bu sistemin karanlığına gömülmek istemiyorlarsa birlikte hareket etmek zorundalar. Çünkü gökdelenler sadece yükselmiyor, aynı zamanda ışığı engelliyor.
“Çoğalır engeller, yürür gidersin” diye güzel bir söz var ya, işte o yürüyüş artık beton bloklarla sırtımızda yapılıyor. Ceplerimizde ne var? Boş vaatler, ucu bucağı olmayan hayal kırıklıkları. Ama o yolda hâlâ bir ışık var. Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, o ışık birilerinin yolunu aydınlatabilir. Fakat bu ışığı korumak sadece vicdanlı insanların işi değil; insan olduğunu hatırlamak isteyen herkesin sorumluluğu.
Unutmayın, gökdelenler ne kadar yükselirse yükselsin, gökyüzüne ulaşamaz. Ve asıl yükseklik, yere yakın duranların yüreğinde saklıdır. Ama eğer biz bu sistemin gölgesine razı olursak, bir gün sadece gökyüzünü değil, birbirimizi de göremez hale geleceğiz. Çünkü karanlık, sadece ışığı değil, insanlığı da yutar.
Harika bir fikir. Tam da huzur, özgürlük ve insan haklarıyla dolu bir coğrafyada, dibi kazmaya karar vermek oldukça vizyoner bir hamle. Üstelik kadın haklarından ekonomiye, sanattan bilime kadar ‘her şeyin zirvede’ olduğu bir ülkede yaşamak, kim istemez ki? Yanına bir de eşitlik ve refahı koyunca paket tam oluyor. Dibine kadar yaşarken üstüne bir çadır, altına da kurumuş toprak koymayı unutma, çünkü konfor bu işin ruhunu bozabilir!
Geçmişte hakikatin izini süren insanlar vardı. Cesurdular, yalın ayak yürüdüler. Varlıklarını bir güç aracı değil, insanlık için bir vesile olarak gördüler. Onlar, toplumları değiştirdiler. Ama bugün? Bugün işler değişti. Artık adalet arayışı, cesurların değil; soğukkanlı bir organize zekanın elinde yükselmek zorunda. Çünkü mesele artık tek bir ülkenin, tek bir sınıfın, tek bir halkın sorunu değil. Küresel ısınmadan gelir adaletsizliğine, ırkçılıktan toplumsal çürümeye kadar her şey birbiriyle bağlantılı. Ve bunların üstesinden gelmek için yalnızca farkında olmak yetmez; cesaret ve strateji gerekir. Ama kim yapacak bunu? Masanın başındakiler mi? Güldürmeyin.
Bugün dünyayı sömürenlere bakın. Onlar, zenginliklerini insanlığa karşı bir silah gibi kullanıyor. Ve biz, onların hikayelerini okuyor, onların reklamlarını izliyoruz. Eleştiriyoruz, “Bu böyle olmaz,” diyoruz. Ama sonra ne yapıyoruz? Bir kahve daha alıyoruz, bir video daha izliyoruz. Gerçek şu ki, tarih eleştirenlerin değil, dönüştürenlerin hikayesidir. Eyleme geçmeyen farkındalık, yalnızca tarihin rafında tozlanan bir nottan ibarettir.
Yeni bir dünya mı istiyorsunuz? O zaman bu dünyayı yazacak bir program lazım. Ama öyle bir program ki, insanı, doğayı ve teknolojiyi aynı masada buluştursun. Dayanışmayı yeniden örgütlesin, adaleti ete kemiğe büründürsün. Öyle bir program ki, sistemin dişlilerinin arasında ezilenlerin sesini tüm dünyaya duyursun. Ama kim yazacak bunu? Dünyayı elleriyle şekillendiren birkaç dürüst insan mı, yoksa ekran başında eleştiri yapan biz mi?
Unutmayın, tarihin tanığı olmak yetmez. Tanıklar, sonunda unutulur. Ancak onu değiştirenler, sonsuza dek hatırlanır. Adalet, güzel bir söz değil. inşa edilmesi gereken bir mirastır. Ve bu mirası inşa etmek, yalnızca cesurların harcıdır. O halde susmayı bırakın, sessiz çığlığınızla o çarkları kırmaya başlayın. Çünkü başka bir dünya, bu dünyayı değiştirenlerin ellerinde filizlenecek.
Firavun’a karşı çıkıp piramide tırmanmak isteyenlerin, tepeye vardıklarında “aslında bu piramit fena değilmiş” dediklerini gördük. Musa olmak zor iş; Firavun’u devirmekle kalmıyor, piramidi de yerle bir etmeyi gerektiriyor. Ama tabii, herkes Firavun’a laf ederken bir yandan da piramidin gölgesinde serinlemeyi tercih ediyor. “Sistem kötü ama düzen güzel, ben bir çark olayım da döneyim yeter” diyenlerin sesi nedense çok çıkıyor.
Emeği sömüren, doğayı talan eden, halkın iradesini sandık dekoru yapan düzenin aktörleri değişiyor, perde aynı oyunla açılıyor. Zalimlerin secdeye eğilen alnı mı? Oh ne âlâ, sömürüye helal kılıfı! Onlara göre, “haktan yanayız” demek yetiyor, ama iki namaz arasında zalimle el ele poz vermekten de geri durmuyorlar. Hakkı savunmak? O sadece hutbede güzel duruyor.
“Kimliklerimizle kucaklaşalım” deyip sonra halkın diliyle, kültürüyle savaş açanların arkasında saf tutmayı marifet zannedenlere ne demeli? Faşizan söylemlerle kutuplaştırmayı bir yönetim şekli yapanlar, muhaliflerin sesini kıstıkça “demokrasi güçleniyor” diye şakşaklanıyor. Ne de olsa nefes alamayan bir halk, iktidar için en sorunsuz halktır.
Bugün emperyalizmin tekerine çomak sokmak yerine, o tekerin altında ezilenlere “yanlış yerde durmuşsunuz” diye nasihat verenlerin devri. Sömürünün tapusunu alıp “ama bak alnımız secdeli” diye savunma yapanların saflarına katılmak kolay. Zor olan, o düzenin tüm çarklarını kırmak. Ama kırılacaklar. Çünkü mazlumun ahı, bir gün piramitlerin tepesinden aşağı yuvarlanacak herkesi. Bekleyin. Firavun’a selam duranlarla değil, Musa’nın asasını kuşananlarla yola devam!
Dünya dediğin, koca bir sarkaç. Bir yanda açlık, öte yanda tüketim çılgınlığı. insan, sarkacın orta yerinde asılı, ne yere inebiliyor ne göğe yükselebiliyor. Yükselmek isteyenler, başkalarının omuzlarına basmayı marifet sanıyor. Oysa omuzların sahibi, başını kaldırıp bakan bile yok.
“Özgürsünüz” diyorlar bize. Özgürlük, seçim yapmakmış güya. Kimin ürettiğini bilmediğin giysilerden hangisini alacağına karar vermek, ya da kimin çıkar savaşını destekleyeceğine oy vermek… ironi şu ki, bu özgürlük dediğin şey, bir algoritmanın sana çizdiği yolda ilerlemekten ibaret. O yolu terk etmeye kalkarsan, seni ya yoksulluğun soğuk duvarlarına ya da sistemin aforozuna mahkum ediyorlar.
Ama biz gülüyoruz. Bu, dünyanın en büyük ironisi değil mi? Ellerimizle inşa ettiğimiz kafesin içinde kahkahalar atıyoruz. Sevdiklerimizi kapitalizmin ellerine teslim edip, sonra onları ne kadar çok sevdiğimizi sosyal medyada ilan ediyoruz. Bu sevgi mi? Yoksa içimizde kalan boşluğu doldurma çabası mı?
Bütün bunların arasında hala bir şeylere tutunuyoruz. Belki bir şairin dizelerine, belki sahilde bir dalganın kıyıya vuruşuna… işte burada başlıyor insanın gerçek ironisi: Ne kadar mahvedilsek de, hala umut etmeye devam ediyoruz. Çarkların arasında ezilsek de, bir gün o çarkı kıracağımıza inanıyoruz.
Peki, o çark kırıldığında ne yapacağız? Belki yeniden inşa edeceğiz aynı sistemi, çünkü insan böyle: kendi yaralarını sararken, yeni yaralar açmaya meyilli. Ama kim bilir… Belki de bir gün, “Bu kadar da aptal olmayalım,” diyerek sahiden özgürleşiriz.
Bir bakmışsın Yusuf, kuyunun derinliklerinde, etrafını saran yalnızlıkla baş başa. Karşısında yıldızlar var, ama dokunamaz. Gökyüzü yakın ama bir o kadar uzak. Kardeşlerinin ihanetiyle gözlerinden süzülen yaşlar, toprağa düşüp kaybolmuş. Oysa Yusuf, kuyunun karanlığına rağmen hep yukarıya bakar; çünkü bilir, karanlık yalnızca bir perde, ardında bir ışık gizli.
Bir bakmışsın Yusuf, Mısır’a sultan olmuş. Elinde altın mühür, halkın duasında adı. O ihanetle başlayan hikaye, kaderin ince ilmekleriyle bir mucizeye dönüşmüş. Bir zamanlar kuyunun karanlığına bırakılan Yusuf, şimdi bir ülkenin ışığı olmuş. Kardeşlerinin kiniyle başlayan yolculuk, merhametin zaferiyle taçlanmış.
Bir bakmışsın Yusuf, zindanın soğuk duvarları arasında unutulmuş gibi. Fakat Yusuf, unutulmayı değil, sabretmeyi seçmiş. O zindan, bir Yusuf için imtihan, ama aynı zamanda kaderin altın kapısına açılan bir anahtardır.
Ve bir bakmışsın Yusuf, kardeşleri önünde mahcup, boyunları eğik. O an, Yusuf’un elinde tüm kozlar var. isterse intikam alabilir, isterse onları kuyunun karanlığına sürükleyebilir. Ama Yusuf, intikamı değil affı seçer. “Bugün size kınama yok,” der; çünkü bilir, büyüklük yalnızca affetmekle mümkün olur.
işte hayat böyledir. Bazen kuyunun en dibinde, bazen sarayın zirvesindesindir. Bazen ihanetin ortasında, bazen affın eşiğinde. Ve en çok da sabrın içinde. Yusuf’un hikayesi, bize her karanlığın bir aydınlığa gebeliğini, her düşüşün aslında yükselişe açılan bir kapı olduğunu anlatır.
Belki bugün senin de hikayen bir kuyuda başlamış olabilir. Belki herkes sırtını dönmüş, belki ihanetin soğuk nefesini ensende hissediyorsun. Ama unutma, karanlığın içinden doğar yıldızlar. Ve unutma, her Yusuf’un bir Mısır’ı vardır. Her kuyunun ucunda bir saray, her sabrın sonunda bir mucize saklıdır. Çünkü hayat, düşenleri değil, sabredenleri yazar.
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
içinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
Hayat ıskalamayı affetmez.
Keşkelerle, tühlerle baş başa kalmadan önce…