evrim teorisi

entry3509 ↑ galeri178 ses2
    859.
  1. bilmekle değil inanmakla alakalı bir teoridir.
    bu teoriye inananlar, öncelikle bilgi'yi obje ve nesne arasındaki ilişkinin ürünü olarak tanımlarken, sonra, fosil ve insan beyni arasındaki ilişkiden bir evrim teorisi çıkarmayı haklı görebilirler.
    ama bunun bilimsel olduğunu ispatlamaları mümkün değildir.
    çünkü ispatın geçerliği için gerekli tümevarım, bu teori için asla kullanılabilir değildir.
    1 ...
  2. 858.
  3. sürekli istenen bir tane ara geçiş formuna ihtiyaç duyulan teoridir.

    ancak dünya bir değil binlerce ara geçiş formunu herkesin gözüne sokmuş, saygın bilimsel literatür dergilerinde bu kabul görmüştür.

    buyrun örnek olarak balina ve yunus evriminin ara geçiş formları;

    --spoiler--
    https://galeri.uludagsozluk.com/r/33743/+
    --spoiler--

    bu da fil evriminin ara geçiş formları;

    --spoiler--
    https://galeri.uludagsozluk.com/r/33745/+
    --spoiler--

    bu canlılar, iri yapıları, dolayısıyla fosillerinin bulunabilirlikleri nispeten kolay olması sebebiyle iyi tanımlanabilmişlerdir.

    aşağıdaki site de berkeley üniversitesi'nin evrim üzerine hazırlanmış sitesi-demek ki batılıların saygın ünversiteleri evrim teorisi'ni henüz "aşmamış".* balinanın evrimindeki dikkate alınan benzer organları gösterip temsili bir geçiş şeması koymuşlar.

    --spoiler--
    http://evolution.berkeley...1/VIIAPaceevolution.shtml
    --spoiler--

    indiana ünversitesinde ders olarak okutulan balina evriminde ayakların kaybolamasına ilişkin üniversite sitesi;

    --spoiler--
    http://www.indiana.edu/~e...web/lessons/whale.ev.html
    --spoiler--

    bir de hali hazırdaki bilimsel araştırmalara bakalım;

    --spoiler--
    http://www.sciencedirect....f5a931bd435c745484a2e8ac2
    --spoiler--

    son on yılda modern atın evrimine ait yapılmış araştırmalara ilişkin bir liste;

    --spoiler--
    http://www.sciencedirect....59786a59b0e4787218d886e23
    --spoiler--

    ayrıca, "allah istedi, öyle oldu" demek yerine saygın bilimsel literatürden-örneğin science dergisi-örnekler alan siteler bunlar. son ikisi de hakemli bilimsel dergilerin kayıtlı olduğu sciencedirect veritabanı.

    son olarak, evrimin yaratımla bir problemi olmadığını, varolan canlıların zaman içinde geçirdiği fiziksel, fizyolojik değişimleri incelediğini ekleyelim. isteyen ateizmle ilişkilendirir, isteyense, yaratıcının canlıları aşama aşama yarattığını kendisinin gönderdiği beyan edilen kitaplarda belirttiğine inanır.

    kısaca evrim, varoluşu değil, varolanların koşullara göre geçirdiği değişimleri incelediğinden varlık problemi ile bir ilişkisi yoktur.

    lütfen iki soytarı evrim yok, çünkü allah var diyor diye gözlerimizi kapatıp mantıksızlığa gömülmeyelim. yoksa zamanında dünya yuvarlak değildir, dünya dönmüyor, bu tanrıya küfretmektir diyen engizisyon papağanlarının düştüğü duruma düşeriz tarih önünde.*

    zorunlu edit: tümden gelim ya da tüme varım, mantıksal ispat için kullanılan yöntemlerdir. bilimselliğin koşulu ise yanlışlanabilirliktir; özetle bir sav, bilimsel olabilmek için yanlışlanabilir olmak durumundadır.

    einstein'ın izafiyet teorisi de teoridir, ancak ispatlanabilmesi çok zor bir savdır. yanlışlanabilirliği nedeniyle bilimsel bir teoridir ve bu teoriye dayanarak yine yüzbinlerce araştırma sonuçlandırılmaktadır.

    big bang teorisi de teoridir, birebir bir büyük patlama yapılamayacağı, dolayısıyla her koşulda, her zaman kontrollü deneyle desteklenemeyeceği için teori olarak kalmıştır. ancak bugün bilim çevrelerinin tamamı, big bang teorisini kanıtlarına bakarak kabul etmektedir. ve buna ilişkin araştırmalar da devam etmektedir.

    bu sebeple öncelikle bilimsel tavrın, düşünce tarzının ne olduğundan haberdar olalım, ondan sonra bilgi sahibi olalım ve ardından fikir sahibi olalım.
    3 ...
  4. 857.
  5. Evrimci görüşün sözde dayanaklarından biri de, mutasyon, yani, canlıların genetik şifrelerinde kendiliğinden, tesadüflerle veya çevre şartları neticesinde meydana geldiği iddia edilen değişikliklerin, türden türe geçişte bir diğer faktör olduğu faraziyesidir.

    Hücrenin bilgi ve komuta merkezi derecesinde olan çekirdeğindeki kromozomlar, kendilerinde genleri barındırır.

    Her canlı türünün o türe ait hususiyetleri, kromozomlarındaki bu genlerde (DNA) kaydedilmiştir.

    Tamamen bir emir ve kumanda mekanizması olan DNA, âdeta gene­tik bir bilgi deposu ve kendi kendini dahi kopya edebile­cek tarzda yaratılmış mükemmel bir irade aynasıdır.

    Bir bilgisayar, düğmesine basılınca, nasıl daha önce programlanıp hafızasına yerleştirilen şeyleri getirip önümüze sergiliyorsa, bu mekanizma da, mâhiyetine derc edilen programı eksiksiz, kusursuz uygular; hatta bu programı durmadan şifreler.

    Bu şifreleme sayesinde, emir verme kuşağında, ait bulunduğu türün bekçiliğini yapar.

    Yani, dışarıdan hiçbir tesir bu şifreyi ve onun meydana getirdiği sur ve çeperleri aşarak, ne mutasyonlarla ne de başka şeylerle o türe çizgi değiştirmeye muvaffak olabilir.

    olgusal bir gerçeklik olarak, çeşitli radyasyonların, kimyevî maddelerin ve daha başka çevre şartlarının tesiriyle canlıların genetik şifre ve programında bir kısım değişikliklerin meydana geldiği bilinmektedir.

    Fakat, genetik şifrede herhangi bir sebeple ortaya çıkan ve adına mutasyon denilen bu değişikliklerin, yeni bir türün meydana gelmesine veya türden türe geçişe yol açmadığı da ortadadır.

    Buna rağmen bilhassa Neo-Darwinciler, bu değişikliklerin art arda gelerek teraküm edeceği (birikme) ve neticede bir dönüşüme yol açacağı iddiasındadırlar.

    Halbuki, bir defa, bir fertte böyle bir değişikliğin, yani başka türe dönüşümün olması için, o ferdin ömrü buna yeter mi?

    Yetmeyeceği açık olmakla birlikte, haydi yeter diyelim, bu takdirde, meydana gelen değişiklikler faydalı, işe yarar ve ona daha yüksek vasıflar kazandırabilecek ölçüde mi?

    Bunun mümkün olmadığı, yani bir fertte sonradan meydana gelen değişikliklerin organ bozukluğu cinsinden, nesli bozucu, zararlı değişiklikler olduğu genetik ilmince teyid edilmiş ve şu ana kadar aksine bir hadiseye de rastlanmamıştır.

    Günümüzde kanser üzerinde yapılan çalışmalar bu hususa bilhassa önem vermekte ve çevreden gelen şua, hava kirliliği gibi tesirlerin hücreyi bozup, kansere sebep olduğu tahmin edilmektedir.

    ikinci olarak, değil belli büyüklükteki hayvanlarda ve insanda, mikroorganizmalarda dahi, ilmî çalışmaların uzanabildiği geçmişten bu yana bu türden değişikliklerin meydana geldiği tespit edilebilmiş değildir.

    ilim adamları, iddialarını ispat için Drosophila sineği üzerinde yıllarca denemeler yaptılar ve 400'den fazla sineğin biraz farklı yavrularını ürettiler.

    Atıf Şengün, bu çalışmalar ve neticeleri hakkında şu bilgiyi vermektedir: "Mahiyetlerinde bir değişikliğe rastlanmamış olmakla birlikte, kendi içlerinde mutasyonla az-çok değişikliğe uğrayan bu sinekler arasında yapılan aşılama veya tohumlamalarda yeni bir neslin elde edilemediği görülmüştür."

    Kısaca, 400'den fazla Drosophila sineği üzerinde yapılan denemeler göstermiştir ki, mutasyonla "önemsiz değişmeler olsa bile" mahiyet değişmesi mümkün değildir.

    Bu sineklerde, çeşitli iklim şartlarının insan üzerinde yaptığı rengin siyahlaşması, tansiyonun yükselmesi gibi önemsiz değişikliklere benzer türde bazı değişiklikler meydana gelmiş, fakat, tür değiştirmeleri ve birbirleriyle aşılansalar bile yeni nesil vermeleri mümkün olmamanın dışında, bozuk ve sakat Drosophila sinekleri ortaya çıkmıştır.

    Kaldı ki insana, belli ölçülerde eşya ve tabiata müdahale hak ve selâhiyeti de tanınmıştır.

    Onun yeryüzünde halife olması, yeryüzünü imar ve bunun için ilimleri icat ve geliştirme adına böyle bir müdahaleyi de gerektirir.

    Fakat bu müdahale, hiçbir zaman hayvanlarda bir türün diğerine dönüşmesi şeklinde bir tesir göstermez.

    Bitkilerde aşılama yoluyla, Allah'ın tabiatta koyduğu veya "tabiat"ı teşkil eden kanunları gereği, buna müsait ağaçlardan başka bir ağaç elde edilebilir; ama vurgulamak gerekirse, bu, her ağaç için söz konusu değildir.

    Hangi ağaç yaratılışı gereği böyle bir dönüşüme müsaitse, o ağaç, aşılama ile başka bir ağaca dönüşebilir.

    Fakat, hayvanlar âleminde bu ölçüde bir dönüşme söz konusu değildir.

    insan, aşılama yoluyla, yani soyu daha iyi bir sığırın tohumlarını, soyu daha düşük bir başka sığıra aşılamakla, sığır türünde ıslahta bulunabilir.

    Bunun dışında, Allah, meselâ at ile merkep arasında aşılamaya müsaade etmiş; yani bu hayvanları, buna müsait yaratmıştır.

    Hayvanlar âleminde istisna sayılacak böyle bir muamelede bile meydana gelen katır, döllenme kabiliyeti olmayan bir hayvandır.

    Yani, değişik cinsleri böyle birbirine çaprazlama aşılamada kısır bir hayvan dünyaya gelir ve ondan yeni bir türün meydana gelmesi düşünülemez.

    Bunun dışında, uzun zaman üst üste mutasyonlar neticesinde yeni bir canlının meydana geldiği görülmemiştir.

    Üzerinde çalışma yapılan bir kısım canlılarda bacak kısalığı, renk değişik­liği gibi farklılaşmalar görülmüş olsa da, her tür yine kendi olarak kalmış ve orijinini korumuştur; kurt kurt olarak kalmıştır, koyun da koyun olarak...

    Müdahaleler ne kurdu koyun, ne de ko­yunu kurt yapabilmiştir.

    Değil bu karmaşık yapılarda, en küçük canlı olan bakterilerde dahi kayda değer herhangi bir değişiklik müşahede edilmemiştir.

    Yirmi dakikada bir bölünerek çoğalan bakteriler, kendi içlerinde 60.000 nesil sonra mutasyon geçiriyor olmalarına rağmen, 500.000.000 sene evvelkilerle bugünküler arasında; keza, bulunan fosilleri üzerinde yapılan incelemelerden hareketle 1.000.000.000 sene evvel de var oldukları tespit edilen ve bugün de varlığını sürdüren canlılarla, onların 1.000.000.000 sene önceki ataları arasında herhangi bir fark görülmemektedir.

    Bir diğer mesele de, daha önce de üzerinde kısmen durulduğu üzere, paleontologlar, evrimi kabûl etmek için orta-ara fosillerin bulunması gerektiğine dikkat çekmektedirler.

    Ama bazı Darwinciler, ara fosile ihtiyaç olmadığı, bir canlının bir üst türe birden sıçrayıverdiği iddiasındadırlar.

    Meselâ, onlara göre, sürüngen yumurtasından hemen kuş çıkıvermiştir.

    Buna cevabı ise genetikçiler vermekte ve birden bire 1000 vasfı birden değiştirmek gibi bir şeyin herhangi bir canlıya isnat edilemeyeceğini belirtmektedirler.

    Dr. Lecomte de Nouy, "Bir atın 5 tırnağını atması 5.000.000 senede ancak olabilir." der.

    Mesele bu tekâmül seyri içinde değerlendirildiğinde, milyonlarca sene içinde tedricen meydana gelebilecek bir değişmenin birden olabileceğini iddia etmek, sadece bir saçmalıktan ibaret olmaktadır.

    Eğer, değişme yavaş yavaş devam etti ve sonra birden dönüşüm oluverdi denirse, bu defa da deriz ki, böyle bir dönüşüm için basamak basamak bir değişimin olması şarttır; yani meselâ, at tek tırnaklı hale gelinceye kadar, arada 4 tırnaklı, 3 tırnaklı, 2 tırnaklı atların yaşamış olması gereklidir.

    Tırnaktaki değişme, elbette tırnakla sınırlı kalmayacaktır. Çünkü vücudun tamamı, birbiriyle münasebet içinde faaliyet gösterir.

    Bir yaranın iyileşirken kapandığı bile çok rahat gözlenebilir.

    Dolayısıyla, böyle bir değişimin gözlenmemesi mümkün değildir.

    Kısaca, sürüngen yumurtasından kuş çıkmaz.

    Yüzlerce mutasyon kuvvetinde bir değişme, ancak canlının o an ölümüyle sonuçlanır.

    Mikroskobik varlıklarda çok süratli bölünme ve üreme olur.

    Meselâ, bir bakteri olan Escherichia coli, 20 dakikada bölünmeye başlar ve çok seri bölünür; yukarıda sözü edilen Drosophila sineği, bir senede 30 defa döl verir.

    Bu sineğin bir senesi, bizim 1.000.000 senemize tekabül eder.

    Beşer hayatında 1.000.000 senede meydana gelecek bir değişiklik, Drosophila'da bir sene içinde görülmesi gerekir.

    Eğer bu sinekte bir yılda bir tür değişikliği nevinden bir değişiklik olursa, bunun 1.000.000 yıl içinde insanda da olabileceğini kabul ederiz.

    Fakat, gerçekler bunun tam tersinedir.

    Bir kısım paleontologlar, ilk jeolojik devirler kabul edilen silür ve perm devirlerinde yaşamış bakterilerden ve mavi-yeşil alglerden bahsetmektedirler.

    Bazı kitaplarda, bu bakterilerin 300.000.000 sene, bazılarında ise 50.000.000 senedir var olduklarını okuyor ve bunların 50 veya 300.000.000 sene önce nasıl idilerse, bugün de aynı olduklarını görüyoruz.

    Bazıları, mavi-yeşil alglerin transformizmi (dönüşüm) reddeder yoğunlukta olduklarını ileri sürerek, bu söylediğimize itiraz edebilirler.

    Fakat, her nasıl olursa olsun, bakterilerden, çok sık ve süratli değişme istidadına sahip varlıklardan bahsediyoruz.

    Böyle iken, bunlar 50.000.000 veya 300.000.000 senedir hiç değişmeden geliyorlar.

    Dünyanın çeşitli yerlerinde kurulmuş bulunan tabiî parklarda ve ayrıca hayvanat bahçelerinde değişik hayat şartlarına maruz bırakılan hayvanlarda gözle görülür bir değişiklik meydana gelmemektedir.

    Çeşitli laboratuarlarda evrime yol açacak mutasyonlar meydana getirmek için çalışmalar yapılmakta, fakat bir netice elde edilememektedir.

    Görüldüğü veya başarıldığı iddia edilen bazı basit vakalar ise, şüphesiz üzerinde çalışılan türlerin fıtrî hususiyetlerinden, yani o değişime müsait olmalarından kaynaklanmaktadır.

    Kaldı ki evrim gibi, canlı varlığı ve hayatı izahta esas kabul edilmek istenen bir kanun, çok cüz'î (basit ve küçük) vakalarla sınırlı olamaz; onun bütün canlı varlığı kuşatıcı olması gerekir.

    Allah, kâinatta her umumî kanuna bir istisna koymuştur ki, insanlar, bütün bütün kanunlara takılıp, onların gerisindeki asıl Fâil'i, Yaratıcı'yı, Rabb'i unutmasınlar.

    Buna rağmen, evrimle alâkalı laboratuar çalışmalarında bu seviyede bir istisna teşkil edecek bir vakaya bile rastlandığı söylenemez.

    Bu konuda bir diğer iddia, allopoliploidi denilen, ayrı cinsten iki tür varlığın kromozom sayılarını iki katına yükseltip, sonra bunları birleştirerek, yani aşılamayla melez bir tür elde etme vakasıdır.

    Meselâ, lahana ile turpun kromozom sayılarını iki katına çıkarıp, sonra bunları aşıladığımızda, ortaya farklı bir turp türü çıkabilir.

    Fakat bu, yine bitkiler âleminde olmaktadır ve varlıklar tekemmül ettikçe, daha üst âlemlere gidildikçe, böyle bir şey imkânsız hale gelmektedir.

    Dolayısıyla buna, hayvanlar ve insanlık âleminde rastlanmaz.

    Kromozom sayılarını iki katına çıkarmak, normal şartlarda ayrı türler arasındaki aşılamalar neticesi ortaya çıkan varlığın "katır gibi" kısırlığı sebebiyledir.

    Böyle bir varlık, anne de baba da olabilme kabiliyetine sahip bulunmadığından, kromozom sayılarını iki katına çıkarıyoruz.

    Fakat, arz edildiği üzere bu, bitkiler âleminde olsa da, hayvanlar âleminde görülen bir vaka değildir.

    insanın kromozom sayısı 46'dır.

    insan, biyolojik hüviyetini bir bakıma bu 46 kromozoma borçludur; yani onun biyolojik karakterini tayin eden, 46 adet kromozomdur.

    Buna rağmen, bu sayı değiştiğinde, meselâ 45 veya 47, 48 olduğunda, yine de ortaya başka bir canlı türü değil, arızalı, sakat, anomali insan çıkmaktadır.

    Yani kromozom sayısındaki farklılık, köklü bir arıza sebebidir.

    Bu bakımdan, insandaki bu kromozom miktarı iki katına çıkarılacak olsa, meydana gelecek yavru, bir başka varlık türü olarak değil, yine insan olarak dünyaya gelecek, fakat dünyaya gelmeden önce veya geldikten sonra, yaşayamayıp ölecektir.

    Kromozom sayısının ölüme yol açmayacak ölçüde farklı olduğu durumlarda ise arızalar, sakatlıklar, hastalıklar ortaya çıkacaktır.

    Dolayısıyla, hayvanlar veya insanlık âleminde kromozomlarla oynamanın getireceği sadece felâkettir.

    Demek oluyor ki mutasyon, temelde, canlının sahip bulunduğu DNA sistemine yapılan bir müdahale olduğundan, canlıyı bozucu ve öldürücü tesirleriyle kendini göstermektedir.

    Dolayısıyla, ciddi bir değişikliğe sebebiyet verecek faydalı bir mutasyondan bahsetmek mümkün değildir.

    Bu konuyu tamamlamadan önce son bir hususa daha temas etmek gerekiyor.

    Bilhassa Türkiye'deki evrimcilerin, son zamanlarda delil gibi kullandıkları bir konu da, insan genomunun güya çözülmüş olduğu iddiası ve bunun evrime temel teşkil ettiği faraziyesidir.

    Oysa, gerçekçi ilim adamları, gen haritası projesinin tamamlandığını söylemenin oldukça zor olduğuna dikkat çekmekte, genomun belli bir yüzdesinin sıraya dizildiği iddia edilmesine mukabil, insandaki gen sayısı hakkında bile, 28.000 ile 140.000 arasında değişen farklı rakamlar vermektedirler.

    Genlerin bir kısmını sıraya dizmekle, gen haritasının sırrının çözülmüş olmayacağını belirten bu ilim adamları, bununla "hayat kitabı"nın okunmasının da mümkün olmadığına vurgu yaparken, şu ana kadar başarılanın sadece bazı genetik hastalıkların teşhisine yarayacağını, çünkü genin kodunu bilmek, o genin vücutta hangi proteini ürettiğini bilmek manâsına gelmediğini ve üretilen proteinin hangi proteinlerle mukabil tesir içine girdiği konusunun da net olmadığını ifade etmektedirler.

    Rahmeti Sonsuz, genetik bil­giyi çift koyduğu gibi, emniyet açısından çoğu aminoasitlerin kodunu da birden fazla yaratmıştır.

    Genetik, tıpkı bir lisan gibidir; doğru oku­narak tercüme edilip proteinler haline dönüştürülmedikçe, hiçbir işe yaramaz.

    Bu yüzden de, canlılık ve sağlığın devamında gerekli genetik bilginin olması kadar, o bilginin, canlının hayatı boyunca, doğru şekilde, uygun zaman ve miktarda proteinlere dönüştürülmesi gerek­mektedir.

    Acaba, her biri âdeta bir cilt ansiklopedi durumunda olan kromozomlardaki genetik bilginin bir kısmının kullanılmasına izin ve­ren ve diğerlerini engelleyen şey nedir?

    Araştırmalar neticesinde gö­rülmüştür ki, burada birtakım proteinler, belirli bilgileri açıp okuma, belirli bilgileri de yasaklama ve kilitleme fonksiyonunu eda etmektedirler.

    Diğer bir ifadeyle, genetik bilgi, bir seri protein molekülleriyle deşifre edilerek protein sentezinde kullanılmakta, sentezlenen proteinler de, genetik bilginin ne zaman ve ne şekilde okunacağını belirlemektedir.

    Acaba bunlar, kendilerini böylesine şuurlu ve varlıkların en bilgilisi olan insanın keşfetmeyi bile çok büyük başarısı olarak ilan ettiği faaliyetlere yönelten ilk emri kimden ve nereden alıyorlar?

    Kendileri­nin üretimi için gerekli bilgiyi aldığı genetik programı daha sonra na­sıl kontrol edebilir hale geliyorlar?

    Esrarengiz ayrı bir programla, emir ve kumandayı rejenerasyon hadiselerinde de görmek mümkündür.

    Hayvanların yaralanan, kopan veya harap olan uzuvlarının, âdiyât perdesi altında, fakat olabildiğince harikulâde bir yenilenme ve tamir süreci yaşaması oldukça hayret vericidir.

    Kopan veya harap olan herhangi bir uzvun yerindeki hücre­ler, önceden gayet normal, farklılaşmamış vücut hücreleriydi.

    Acaba, nasıl oluyor da, meselâ; bir kurbağada ayak koptuktan sonra aynı hücreler, sanki bir yerden gizli emirler alıyormuşçasına kıkırdak, kemik, kas ve epitel hücreleri şeklinde farklılaşarak yeni bir ayak meydana getiriyor?

    Yok­sa bu hücrelerde ayağın bir planı mı var?

    Bir planı mı var ki, hücreler organizmanın bir ayağa ihtiyacı olduğunu biliyor ve bu bilgilerini o plana göre uyguluyorlar?

    Neden daha önce başka bir ayak için aynı sistem harekete geç­miyor da, vücudun ona ihtiyacı olduğu zaman böyle bir faaliyet söz konusu olabiliyor?

    Hücrelerin böyle bir şeyi bilmesi mümkün olmadığına, vücutta ve tabiatta da onlara böyle bir bilgiyi ve onu kullanarak, gerekli faaliyete geçme mekanizmasını verecek bir merkez bulunmadığına göre, demek ki, vücudun bütün ihtiyaçlarını bilen ve bu ihtiyaçları gi­dermeye gücü yeten biri var.. biri var ki, yerinde, mevsiminde bu işle­ri görüyor.

    Evrimcilerin, ortaya attıkları teorileri adına ısrarla üzerinde dur­dukları soyağacı serencâmesi de bir hayli karışıktır..

    Bir kere moleküler biyolojideki yeni keşifler evrim için yeni yeni açmazlar ve altından kalkılmaz problemler meydana getirmiştir ki, bu haliyle onu tam köşe­ye sıkışmış kabul edebiliriz.

    Zira, farklı molekül grupları esas alınarak yapılan "soyağaç"larında çok farklı neticeler ortaya çıkmış ve kimin kimden, neyin neden türediği içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

    Buna rağmen evrimciler, "çeşitli hayvan gruplarından, temel kabul ederek alacağımız farklı bi­yolojik molekül ünitelerine göre çok farklı soyağaçları çizebiliriz" iddiasını seslendirmekte, fakat böyle yapmakla, aslında, önce evrimi sabit bir gerçekmiş gibi kabul edip, sonra da ellerindeki malzemeyi bu temel üzerine dizerek, hayalî evrim ağacı çizdiklerini itiraf etmiş olmaktadırlar.

    Ayrıca evrimcilerin, varlık ağacı­nın kökü başka, gövdesi başka, dal ve meyveleri de baş­ka olduğu iddiaları da doğru değildir.

    Tam tersine, yapılan araştırmalar, kök sanılan şeylerin gövde ile, gövdenin de dal ve yapraklarla bir arada yaşadığını gös­termektedir.

    Meselâ, Kambriyen devrine ait ve evrimcilerin birini diğerine ata saydıkları birçok canlı birden ortaya çıkmış ve bir arada yaşamışlardır.

    Keza, bir kısım basit yapılı canlılarla çok kompleks olanların aynı devirde içice yaşadıkları da sabit bir gerçektir ki, bu da 100.000 nesil sonraki torunun 100.000 nesil evvelki dede ile beraber yaşamasını; milyarlarca sene evvel yaşadığı iddia edilen basit yapılı canlılarla, milyarlarca sene sonra yaşadığı tahmin edilen kompleks canlıların aynı anda bulunabileceğini kabul etmek demektir.

    Bundan başka, devoniyen devrinin pullu-derili çenesizlerinden, köpek balıklarına kadar gü­nümüzde yaşayan bir sürü canlı bu devrede birden ortaya çıkmış ve çağların şâhikalarını aşarak gelip günümüze ulaşmışlardır ki, evrimci iddialarla bunlardan hiçbirinin durumunu izah etmeye imkân yoktur.

    Meselâ, bu dev­rin canlılarından olup ve evrimci düşünceye göre kurba­ğaların atası sayılan Crossopterygi grubu balıkların 70.000.000 sene evvel nesillerinin tükendiği iddia olunurken Gü­ney Afrika açıklarında sürüler halinde görülmeleri; karbonifer devrinde kurbağalarla sürüngenlerin bir arada ya­şamış olduklarının ortaya çıkarılması, evrimci nazariye açısından doğrusu anlaşılır gibi değildir ve sürüngenlerin kurbağalardan meydana geldiğini iddia eden düşünceye her birisi öldürücü birer darbe mahiyetindedir.

    http://tr.fgulen.com/content/view/11777/147/
    2 ...
  6. 856.
  7. birtakım insanların darwin'in bulduğunu ve darwin'den beri hiçbir hakkında hiçbir gelişme olmadığını düşündükleri? teoridir. hatta bu birtakım insanlar demokritos'tan beri atomla ilgili gelişmelerde bir arpa boyu yol gidilmediğini düşünürler, ya da düşünmezler lan! doğru düşünmezler, çünkü ne harun yahya'nın kitaplarında da ne de kutsal kitaplarında "atom"u kabul etmelerine engel teşkil edecek, imanlarına zeval verecek bir şey yazmamaktadır. gelin anlaşalım, "Kur'anda yazıyor bu deyin, olsun bitsin", nerede yazıyor diye de sormayacağım, ama lütfen maymun etmeyin kendinizi. Ayrıca, "ben çürüttüm oldu" tadında cümleler kurunca, teoriyi çürütmüş olmuyorsunuz, yok böyle bir şey yani.
    2 ...
  8. 855.
  9. 854.
  10. gittikçe gericileşen türkiye'de saldırılan teori. bunu inkar edenler yer çekimini de inkar edip bina tepesinden atlasalar memleket kurtulurdu. gelgelelim ahiret mahiret hikaye bu güruha, dünyada bu kadar taze et varken mıncıklanacak... (bkz: hüseyin üzmez)
    2 ...
  11. 853.
  12. 852.
  13. çürütülse dahi alternatifi yaratılış olmayandır.
    1 ...
  14. 851.
  15. Canlıların tek bir organizmadan çoğaldığını dile getiren teoridir.ingiliz doğa tarihçisi Charles Darwin tarafından ortaya atılmıştır.
    0 ...
  16. 850.
  17. 849.
  18. bazilarinin uzun uzun yazilar yazarak kendilerini bilime inanan biri gibi gostermeye calistiklari teoridir. bu teoriye inanan kimse kendisini ustun profesorlerle bir tutar ve bir bilgi birikimi olmamasina ragmen diger insanlara yukaridan bakar. iste bu yuzden nefret ediyor insanlar darwin den ve teorisinden. bir sey bilmeyip, derinligini anlamayip, izledigi iki belgeselden, okudugu bir kitaptan etkilenip kendini asmis olarak goren insanlardan dolayi.

    komiksiniz.

    gelelim teoriye,

    bu teorinin temeli dogal etkenlere, yani sansa baglidir. farkli ortamlarda bulunduklari icin canlilarin degisim gosterdigini, bu etkenlerin de sansa bagli oldugu icin kontrol edilemeyecegini yani dunya yi ve olaylari kontrol eden bir gucun olamayacagini, cunku olaylari etkileyen sans faktorunun ongorulemeyecegini ileri surmustur.

    ama gercekten boyle mi? bazi olaylar gercekten on gorulemez mi? ya da biz on goremedigimiz icin mi imkansiz gibi gozukuyor? yazi tura attiginiz zaman bunun sonucunu bilemezsiniz, sansa baglidir, darwin in iddia ettigi gibi. ongorulemez. amma velakin yazi tura nin sonucunu etkileyen faktorleri hesaplaybildiginiz vakit; ruzgari, atis hizinizi ve seklinizi, geri kalan sadece matematiktir. biz bunlari hesaplayamadigimiz zaman imkansiz geliyor ve baska bir gucun hesaplayabilecegini kabul etmeye de inanc diyoruz biz zaten.

    isin ozu budur, darwin isi sansa baglarken biz isin ilahi bir kuvvetin hesabina yorariz. incil de de kuran i kerim deki ayetlerin aynilarindan vardir ama temeli farkli oldugu icin tamamen farkli iki dindir. evrim de boyledir. biz aciz kullar bilemesek te bir hesabin olduguna inaniriz ama darwinciler sansa inanirlar.

    bilime bu kadar inaniyorsaniz mantiginizla bir kuantum fizigini anlatin bana. parcaciklarin bile nasil bir dusunme kabiliyeti oldugu, karar verme mekanizmasi oldugunu anlatin bana. bilimi birakin mantiga bile aykiridir bu.

    daha ne olmasi gerekiyor gozunuzu acmaniz icin. bakiyorsunuz, goruyorsunuz ama inkari seciyorsunuz....
    0 ...
  19. 848.
  20. 847.
  21. Hayatın kökenini keşfetmek için evrim teorisine sarılanlar, hem güya teorilerini ispat etme adına, hem de bilinen tarih çağlarında bir evrim vakıasına rastlanmaması karşısında fosillere başvurmaktadırlar.

    Darwin de aynısını yapmıştır.

    O, zengin bir ailenin, bir doktorun oğlu olarak önce tıp tahsiline başlamış, fakat okuldan kaçmış, kırlarda dolaşmış, otlarla, ağaçlarla meşgul olmuş ve tıp tahsilinde muvaffak olamayınca ilahiyat tahsil etmeye karar vermiştir.

    Nazarî zekâsı belki yerinde olmakla birlikte, pratik zekâsı aynı seviyede görünmediğinden, ilâhiyat tahsilinde de oldukça zorlanmış, ama nihayet, bir münasebetle gerçek mesleğini bulabilmiştir.

    ingiltere hükümeti tarafından tertip edilen bir araştırma gezisi vapuruyla yola çıkıp, Büyük Okyanus adaları, Afrika, Güney Amerika ve Avustralya'da incelemelerde bulunmuş, Galapagos adaları ile kıta kıyılarındaki hayvanları mukayese etmiş, bazı fosilleri incelemiş, yanardağların, mercanların faaliyetlerine dikkat etmiş, nebat ve hayvanat nümuneleri toplamıştır.

    Kısaca, insanla maymunun ortak bir atadan geldiğini ve türden türe atlamayı ispat etmek için bir ara türün bulunması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkınca, fosillere başvurma lüzumu hissedilmiştir.

    Bunu yapacak olanlar ise, paleontologlar (fosilbilimciler)'dır.

    Eğer peşin hükümlü olmayan paleontologlar ara fosilleri bulup, insanı maymuna bağlamak mümkündür der, aynı şekilde, yine peşin hükümlü olmayan genetikçiler de onlara omuz verirlerse, ancak o zaman böyle bir nazariye ilim mahfillerinde kabul görebilir; ancak o zaman böyle bir nazariyenin kabul görmesi ve üzerinde araştırma yapmaya değer bulunması gerekir.

    Bu mümkün olmadıkça, evrim iddiasına ilmî bir teori deme imkânı yoktur.

    Şu ana kadar bulunan fosiller arasında uzun kuyruklu, dişleri ve ön kanatlarında pençeleri olan bir kuş fosilinden söz edilmekte ve Archaeopteryx adını verdikleri bu fosilin, kuşlarla sürüngenler arasında bir ara tür olduğu ileri sürülmektedir.

    Buna dayanarak evrimciler, evrim sürecinde bir tane ara tür veya nesil buldukları, diğer kayıp halkaları da bulup, insanla ilk solucan arasındaki boşlukları doldurarak, insanın maymundan evrildiği'ni ispat edebilecekleri düşüncesindedirler.

    Oysa, bu kuşun sürüngenlerle kuşlar arasında bir ara kademe, ara nesil olduğuna dair hiçbir emare yoktur.

    Evrim teorisinin müdafilerinden olan Prof. Atıf Şengün, evrimi müdafaa için yazdığı Evolüsyon isimli kitabının 1. cildinde, bu fosille ilgili iddiaları kuşkuyla ve tereddütle karşılamakta ve "bu fosil, ilim mahfillerinde kabul edilebilecek hüviyette bir delil değildir" demektedir.

    Eğer, bulunduğu ileri sürülen böyle bir fosil, ara nesil kabul edilecek olursa, bu takdirde yarasayı da aynı kategoride değerlendirmeye hiçbir mani yoktur.

    Çünkü yarasa, memeli bir kuş olup, pekalâ memelilerle kuşlar arasında bir ara kademe kabul edilebilir.

    Halbuki ilim, yarasanın bulunmadığı bir dönemden bahsetmediği ve yarasa, var olduğu günden bu yana herhangi bir değişikliğe uğramadığı gibi, evrimciler bile, onu evrim konusunda kullanmayı düşünmemektedirler.

    Söz konusu kuş fosilinde olduğu gibi, bugün de bazı kuşların gagalarının kenarı dişlidir.

    Amazon ormanlarında yaşayan Opisthocomus hoatzin isimli bir kuşun da yavrularının kanatlarında serbest parmaklar vardır.

    Dolayısıyla, sanki, ilk günden bu yana, hatta bugün dünyada yaşayan bütün hayvan türleri keşfedilmiş gibi, böyle vâhi iddialar üzerinde yürüyüp, evrim halkaları içinde insana gelinceye kadar ara kademeler aramak, oyalanmaktan başka bir manâ ifade etmemektedir ve etmeyecektir de.

    Çünkü, milyonlarca canlı nevi arasında birinden diğerine milyarlarca ara geçiş fosilleri bulunması gerekecektir.

    Üstelik, bütün yaşayıp gitmiş ve nesilleri tükenmiş hayvanların fosilleri bol bol bulunmasına rağmen, ne hikmetse(!) bu ara kademe türlere misal olabilecek tek bir fosile rastlanmamaktadır.

    Geçmişin bir döneminde yaratılmış ve daha sonra çevre şartları başta olmak üzere çeşitli sebeplerle nesilleri kesilmiş dinozorlar gibi canlılar ise evrimleşmeye değil, ancak yok olmaya misal olabilirler.

    Bütün bunlara rağmen, bir asırdan fazla bir zamandır bir teori üzerinde, hem de çok büyük masraflar yaparak durmak, hiçbir zaman ilim ve hakikat adına olamaz.

    Arz ettiğim gibi, evrim, yaratılışa, dolayısıyla dine ve Allah inancına karşı kullanılan bir dogma olduğu içindir ki, halâ bir takım ilim mahfillerini meşgul edebilmektedir.

    Evrimcilerin ara kademe nesiller adına güya delil diye dayandıkları noktalardan bir diğeri, beş tırnaklı at "hikâye"sidir.

    Buna göre, ilk atın beş tırnağı vardı ve kendisi tilki kadardı.

    Daha sonra Eohippus, Mesohippus, Merychippus ve Pliohippus safhalarından geçerken, ayak parmakları giderek azaldı.

    Atıf Şengün, bu iddiaya da kuşkuyla yaklaşmakta ve "atın, fosilleri bulunan bu canlılardan geldiğine dair ilimce kabul edilecek hiçbir emare bilmiyoruz" demektedir.

    Eğer söz konusu bu fosiller gerçek ise, muhtemelen bunlar, kendilerine has bir tür olarak yaşayan, sonra da ölüp gitmiş ve nesilleri tükenmiş varlıklardı.

    Atı bunlara bağlamak mümkün değildir.

    Eğer atı illâ bunlara bağlayacağız dersek, bu durumda karşımıza, yine Atıf Şengün'ün sorduğu üzere, iki önemli soru çıkar:

    1) Atın tırnakları, iddia edildiği gibi 5 iken, neden 1'e düştü; 2) buna karşılık, boyu, tilki kadar iken neden uzadı? ilmin bu sorulara vereceği bir cevap yoktur.

    Bugün de tek tırnaklı, iki tırnaklı, üç tırnaklı ve dört tırnaklı hayvanlar vardır.

    Tilki gibi olan varlıklar da vardır ve aynı hayat şartları içinde halâ tilki gibidirler.

    Beş tırnaklı varlıklar da vardır ve halâ beş tırnaklı olarak yaşamaktadırlar.

    At neden tırnaklarından 4'ünü atıp, karşımıza tek tırnaklı ve boyu uzamış olarak çıksın ki?

    Eğer, at koşma lüzumunu duyduğu için bacakları uzadı denecek olursa, bu defa da, niçin av köpeği at kadar büyümedi sorusu ortaya çıkar.

    Av köpeği, en az at kadar koşar; büyümeye attan daha müsaittir ve ondan daha hareketlidir.

    At, tırnaklarını atar ve büyürken, av köpeği neden olduğu gibi kalsın?

    Dolayısıyla, Atıf Şengün'ün de ifade ettiği gibi, yukarıda adı geçen ve bazı fosillerden hareketle ara nesiller denilen hayvanlar, eğer bir zaman yaşayıp gittikleri iddiasına dayanak yapılan fosiller gerçek ise, ancak daha önceki devirlerde yaşayıp gitmiş ayrı türler olabilirler.

    Ara kademe nesillerin varlığı genetik bilimine göre de şarttır.

    Çünkü, verdiğimiz at misalinden hareketle, daha önceleri yaşamış tilki gibi bir hayvanın, birden bir mutasyonla at haline gelmesi düşünülemez.

    Bu, bir insanın "0" metre bir irtifadan birden ve aniden "10.000" metre yukarıya çıkıvermesi gibidir.

    O bakımdan, değil bu çapta bir mutasyon, bazen tek mutasyon bile bir canlıyı yok edebilir.

    Dolayısıyla, çok sayıda ve düzenli olarak birbirini takip eden ara kademelerin bulunmasında zaruret vardır.

    Nitekim araştırmalar da, aslında bu çizgide devam etmektedir.

    Araştırdılar, eski yeni bir sürü fosil buldular, fakat atın 5 parmaklısından 4 parmaklısına, 3 parmaklısına, 2 parmaklısına yavaş yavaş geçişi gösteren hiçbir fosil bulamadılar.

    Özellikle insanı maymuna bağlayacak fosiller üzerinde ısrarla durdular; Australopithecus, Homo erectus, Neandertal, Java adamı, Pekin adamı gibi adlar verdikleri bazı fosillerden söz ettiler ve bunlara, insanla maymun arasında ara kademeyi teşkil eden canlılar dediler.

    Atıf Şengün, Evolüsyon adlı eserinin 1. cildinde bu iddiaları da kuşkuyla karşılar ve şu mütalâada bulunur:

    Söz konusu bir fosilin eli 50 metre ötede, başı 50 metre beride, bazı kemikleri de bundan birkaç metre derinlikte bulunmuştur.

    Bunların hepsinin aynı şahsa ait olduğu kesin değildir. Belki bir kısmı, çok evvelki devirlerde yaşamış birine, diğer kısmı da daha sonraki devirlerde yaşamış bir başkasına aittir.

    Dolayısıyla, bu konuda kati bir kanaat izhar etmek mümkün değildir.

    Evrimciler, insanla maymun arasında ara nesil arama konusunda o kadar ileri gittiler ki, 1912-1914 yıllarında, insanın tam atası olarak bir Piltdown adamından bahsettiler.

    Bulunan fosil, 500 yıllık insan kafatası kemiğinde bir orangutan çenesi ve insan dişinden oluşuyordu.

    1953-54 yıllarında bunun tamamen bir fabrikasyon, yani uydurma olduğu, insan kafa kemiğine orangutan çenesi ve dişleriyle, insan dişinin monte edilip, meydana gelen yapının kimyevî yollarla çok eskilere aitmiş gibi gösterildiği ortaya çıktı.

    Bu tür uygulamalar, fosillerle ilgili incelemelere inanmamızı da zorlaştırmakta ve evrimin ilmî bir meseleden çok, bir inanç, bir ideoloji konusu olduğu tezini güçlendirmektedir.

    Meselenin bir diğer boyutu da şudur: Paleontologların tespitine göre, söz konusu fosillerin en eskisi 1.5 milyon yıl öncesine aittir.

    Halbuki Kenya'da Rudolf gölü kenarında yakın zamanda 2,8 milyon sene evvel yaşamış bir insan fosili bulundu.

    Kafatası, aynen bu günkü insanının kafatası gibi.

    Bilim Teknik Dergisinin 71. sayısında kafatasının resmiyle birlikte bu konuda uzun bir değerlendirme yazısı yer aldı.

    Yani, insanla maymun arasında geçiş formları olarak ilan edilen canlı, birden bire insanın torunu haline geliverdi.

    Gerçi, özellikle bir kısım dinî metinlere dayanan bazı çevreler, meselâ eldeki Kitab-ı Mukaddes metinlerine istinat eden Musevîler, insan için böyle 2.5 milyon yıllık bir geçmiş iddiasını tenkit edebilirler.

    Bu iddia, kendi ölçülerini ve araştırma tekniklerini kullanan paleontologlara ait.

    Eğer onların bir fosille ilgili ölçümlerine itiraz edilecekse, bu durumda fosillerle ilgili bütün araştırmalara itiraz kapısı açılacaktır.

    Evrim meselesinde bu husus, yani, karbon ölçümlerinin, fosillerle ilgili incelemelerin ve bu incelemelerde kullanılan teknik ve ölçülerin ne derece güvenilir olduğu hususu göz ardı edilmemelidir.

    Fakat burada bizim için önemli olan, yeryüzünde maymundan evvel veya hiç olmazsa aynı devirde insanın yaşamış olduğu gerçeğidir.

    Okul kitaplarında evrimi güya göstermek için yan yana şekiller konur.

    Bir maymun, 1/4 maymun, yarı maymun-yarı insan, 3/4 insan ve sonra Avrupalı orta yaşta bir erkek tipi.

    Bu, ne büyük bir aldatmacadır!

    Maymunlar içinde neden böyle tek bir maymun evrimleşirken, diğerleri evrimleşmeden kalmıştır?

    Sonra, neden orta yaşlı bir erkek ortaya çıkmış da, kadın ortaya çıkmamıştır?

    Kadının evrimleşmesi nasıl olmuştur?

    Aynı anda bir tane mi, birden fazla mı maymun evrimleşmiştir?

    Tesadüflerin bir adaya sürüklediğini iddia ettikleri çok sayıda maymun orada evrimleşip insan olmuşsa, aynı yerde bunun tekrar yaşanmamasına mani ne vardır?

    Böyle bir iddiadaki bütün boşlukları tesadüflerle ve faraziyelerle doldurmak hangi ilmî ölçü ve ilim haysiyetiyle telif edilebilir?

    Aynı gayret yaratılış yönünde yapılsa idi, varlıkta tesadüflere hiç yer olmadığı, buna karşılık sonsuz bir kudret, ilim ve irade apaçık ortada iken, zincirin birden hayata uzanan halkasını bu kudret, ilim ve irade ile doldurmak daha ilmî olmaz mıydı?

    http://tr.fgulen.com/content/category/30/139/147/
    1 ...
  22. 846.
  23. çoğu kişinin kaynak belirtmeden kopyala yapıştır yaparak tanımladığı teoridir. kaynak belirtin canlar.
    0 ...
  24. 845.
  25. maymundan geldiğini düşünenlerin inandığı teoridir.
    1 ...
  26. 844.
  27. bir inanç konusu değil, bilimsel teoridir.

    evrim teorisi, yaratım, oluşum, kısacası varoluş ile ilgilenmez; canlıların günümüz modern canlıları haline gelinceye kadarki gelişim süreçlerini inceler.

    dünyanın yuvarlaklığı, evrenin merkezi olmadığı, vesaire konularda ortaçağ sonrası kesin bir yanılgıya düşmüş batı merkezli din kurumlarının, tanrıya inancı sarsacağı fikriyle, yaratım karşıtıymış gibi göstermeye çalıştığı, bu uğursa büyük fonlar harcattığı bir bilimsel görüştür.

    evrim karşıtı olarak gösterilmeye çalışılan bilim insanları, örneğin insan genom projesinin başındaki zat-ı muhterem, evrim teorisine karşıt olduklarını beyan etmemişler, tersine hem tanrı inançları olduğunu hem de evrimsel bir sürecin varlığını kabul ettiklerini bildirmişlerdir.

    evrim teorisinin çürütüldüğüne ilişkin hurafeleri, kendisinin bilim insanlığıyla, bilimsel metodla hiçbir ilgisi bulunmayan adnan oktar gibi insanlar, nereden geldiği belli olmayan fonlarla yaymaya çalışmaktadır.

    aşağıdaki link'te richard dawkins'in adnan oktar'ın yaradılış atlası saçmalığında gözlemlediği, günümüz canlılarından örnekler verirken yalancı yemlerde bulunan örümcek, sinek gibi canlı fotoğraflarını bir balıkçılık kitabından alarak nasıl komik duruma düştüğü görülmektedir.**
    --spoiler--
    http://richarddawkins.net...-of-Ex-Muslims-of-Britain
    --spoiler--

    kısacası, uykudan kalkıp, evrim teorisinin bir inanç meselesi olmadığını, bilimsel bir konu olduğunu, yaratım, varoluş vesaire gibi konuları ilgi alanı edinmediğini görmek gerekmektedir.

    yoksa, buna gözlerini sımsıkı kapamaya devam eden bir toplum, şizofren soytarıların çobanlık yaptığı cühela ordusu haline gelir.
    2 ...
  28. 843.
  29. 842.
  30. defalarca çürütülmesine rağmen hala teori olarak kalmayı beceren ve %0.000.... bilmem kaç olasılıkta 1 olabilme ihtimali olan durumdur.
    1 ...
  31. 841.
  32. inananların safi angut olduğu teori.
    6 ...
  33. 840.
  34. defalarca kez tecavüze afedersin çürütülmesine rağmen, halen kafası bozuk bazı kişiler tarafından ıspatlanmaya çalışılan teori. insanlar, insanları kırmıyor işte anlayış gösterdikleri için, milyonlarca dolar parayı hiçe yatırıp duruyorlar. dr. boşuna demedi, bugün evrim teorisi, bilimin gelişememesinin tek sebebidir diye. yüzlerce bilim adamı, bu kofti teori yüzünden zaman kaybetti.

    evrim teorisi insanlar için yoktur. diğer canlılar için evrim geçerlidir.
    1 ...
  35. 839.
  36. Evrimcilerin kendilerine dayanak yaptıkları hususlardan biri de naturel seleksiyon, osmanlıca ifadesiyle ıstıfa-i tabiî, Türkçe ifadesiyle doğal ayıklanma iddiasıdır.

    Onlara göre, değişik felâketler, seller, çöküntüler, hadiselerin kahrediciliği, zayıf olan varlıkları alır götürür ve geriye güçlü, dayanıklı olanlar kalır.

    Her şeyden önce, bunun evrimle alâkasını kurmak ne ölçüde mümkündür bilemiyorum.

    Çünkü, bu türden felâketlerde ayakta kalan canlıların tür değiştirdiğine dair bir emare yoktur!

    Yeryüzünde zamanla bazı hayvan türlerinin yok olup gittiği söylense de, ne bu hayvan fosilleri yeni bir tür olarak ortaya çıkmış, ne de geride kalanlar veya bir felâketten geriye kalan güçlüler, bir üst sınıfa atlamışlardır.

    Ayrıca, zamanla yok olan, nesli tükenen hayvan türlerindeki tüm fertlerin zayıf - hastalıklı olduğunu iddia etmek ne kadar akıllıcadır?

    ikinci olarak, her canlı türünün içinde her zaman güçlüler de vardır zayıflar da; bunlar, bir arada yaşayıp giderler.

    Fakat Cenab-ı Allah'ın, hayvanların hayatı için koyduğu kanunlar çerçevesinde, bir tür veya sürü içinde bazı fertlerin zayıf, bazılarının da güçlü olmasının çok müthiş hikmetleri vardır.

    Bazı türlerin etle beslenmesi, tabiatta bir gıda zinciri oluşturmakta ve bu sayede ekolojik sistem bütün mükemmelliği içinde devam etmektedir.

    Eğer böyle olmamış, meselâ bir ceylan sürüsünde aslana, kaplana yakalanmayacak fertler bulunmamış olsa veya her türün bütün fertleri kuvvetli olmuş olsa idi, bu takdirde etle beslenen hayvanların hepsi ölür gider, diğer hayvanlar berikilerin aleyhine çoğalır ve ekolojik denge kökünden sarsılırdı.

    Hayvanlar âleminde görülen bu olgu, zayıf fertleri bazı türlere gıda teşkil eden türlerin mevcudiyetlerini sürdürmelerinde mühim bir faktördür.

    Burada şunu da kaydetmeliyiz ki, bir nesilde zayıf hayvanlar yok oluyor diye, sonraki nesiller artık güçlü olarak dünyaya gelmemektedir!

    Her nesilde güçlülerle zayıflar yine bir arada bulunmakta, yine bazı zayıflar, yaşlılar ve sürüye ayak uyduramayanlar et yiyici vahşi hayvanlara gıda olmakta ve türün hayatı sürüp gitmektedir.

    Buradan hareketle, evrimciler ve tabiatperestler, hayatın bir çatışma, bir kavgadan ibaret olduğu şeklinde, tek bir vakayı bütün canlıların hayatına genellemek gibi büyük bir cinayeti de işlemişlerdir.

    Bunlara göre, hayatın tek gayesi, canlının varlığını sürdürmesi, bunun için de gıda temininden ibarettir.

    insan hayatını da aynı şekilde değerlendiren evrimci, tabiatçı ve materyalistler, bu şekilde zayıfların aleyhine kuvvetlilerin ayakta kalmasını âdeta tabiî bir hak gibi görmüş, insan hayatının gâyesini de, yeme, içme ve cinsellikten ibaret olarak algılamış, böylece hem insanlar ve milletler arasındaki yardımlaşmanın önünü keserek istismarı âdeta meşrulaştırmış ve insanı da, taşıdığı bütün ulvî değerlerden soyarak, hayvanlar, hatta onların da altında bir seviyeye indirmişlerdir.

    Halbuki, hayatta çatışma, tamamen ârızîdir, sonradan ortaya çıkmıştır ve ikinci plandadır. Aslolan ise yardımlaşmadır.

    Bir canlı vücudunun bütün organları birbiriyle yardımlaşmakta, tek bir meyvenin, cinslerine göre insanlara ve hayvanlara gıda olması için ısısı ve ışığıyla güneş, hava, su, toprak, o meyvenin çimlenme kabiliyeti gibi kâinattaki bütün unsurlar el ele vermekte, bitkiler kendilerine rağmen hayvanların ve insanların, hayvanlar insanların, insan ise, yeryüzünde halifelik vazife ve sorumluluğunun gereğini yaptığı takdirde bitkilerin ve hayvanların imdadına yetişmekte, hayatlarının devamına hizmet etmektedir.

    Bu muhteşem âhenkli yardımlaşma korosuna bitkiler ve hayvanlar, Allah'ın kanunlarına mecburî itaatla ve hayatlarının fıtrî / doğal bir gereği, bir boyutu olarak katılırken, insan, iradeyle onurlandırıldığından, bu koroya iradesiyle katılmak makamında bulunmaktadır.

    Buradan hareketle insana düşen, yeryüzünü de bir çatışma, bir kavga, bir savaş arenası değil, bir yardımlaşma, bir kardeşlik beşiği haline getirmektir!

    Fakat evrimciler, meseleyi tam tersi yönde takdim etmekle, yeryüzünde son 1-2 asırda görülen çatışmalar, savaşlar, sözde devrimler gibi cihan çapında felâketlerden sorumlu olmadıkları söylenemeyeceği gibi, insanlık tarihinde görülen benzeri yürek sızlatan olayları, uluslararası sömürgeciliği, köle ticaretini, ırk ayırımını, kuvvetin hakka rağmen hakimiyetini tarihin "doğal" seyri olarak görmekle, bunları âdeta meşrulaştırmadıkları da söylenemez.

    Nitekim, tarih görüşünü bu temele oturtan komünizmin kurucusu Karl Marks, Darwin'e çok şey borçludur ve komünistlerin, materyalistler içinde en istekli evrim savunucuları olmaları da boşuna değildir.

    Çünkü evrim, ateizmin de temel dayanaklarındandır.

    Zaten evrim, büyük ölçüde bütün bu faktörlerden dolayı bilim çevrelerinde ısrarla gündemde tutulmakta ve kendisi bir dogma, bir ideoloji olarak kutsanmaktadır.

    Fakat ne tuhaf ve ne büyük bir çelişkidir ki, aynı çevreler, çoğu zaman insan haklarının, ezilmişlerin, temel hürriyetlerin yanısıra bilhassa düşünce hürriyetinin, dünya barışının şampiyonluğunu da kimseye bırakmamaktadırlar.

    Evrimcilerin doğal seleksiyon iddialarına rağmen, sel, zelzele, çöküntü gibi karşı konulmaz çapta büyük felâketler, zayıfların yanısıra en güçlüleri de önlerine katıp götürmekte, meselâ korkunç bir deniz dalgasıyla zayıf, kuvvetli binlerce, milyonlarca canlı kayalara çarparak veya dalgalara kapılarak ölmektedir.

    Ayrıca, yine bu iddiaya rağmen, tarihin her döneminde, her yıl, her mevsim ve her gününde tabiatta Allah'ın sanatı, kanunu ve icraatı içinde en zayıf ile en kuvvetli, denizlerde iğne balığı ile balinalar ve köpek balıkları, göklerde kartallar ve akbabalarla serçeler, güvercinler, karada karıncalarla, tavşanlarla, karacalarla aslanlar, kaplanlar, vaşaklar, panterler yine bir arada yaşamakta, dolayısıyla ekolojik denge, doğadaki düzen, mükemmeliyet, hiçbir yara almadan milyonlarca yıldır sürüp gelmektedir.

    Hatta, koyun, güvercin, karaca gibi parçalayıcı, et yiyici olmayan zayıf hayvanlar, diğerlerine nispetle daha az ürediği, senede bir veya en fazla iki yavru yaptıkları halde, daha fazla üreyen yırtıcı hayvanlara nispeten hemen her yerde nüfusları çok daha fazla kalabalık olarak varlıklarını devam ettirmektedirler.

    Demek ki ortada, bir yok etme değil, hayata hizmet vardır ve yaptıklarının şuurunda olmayan, neyi niçin yaptığını bilmeyen bitkilerden, hayvanlardan müteşekkil sayısız canlı, esasen hayatlarıyla çok daha yüce gâyelere hizmet ve bu hizmetleriyle de Allah'a tesbih ve hamd etmektedirler.

    Dolayısıyla, tabiatta evrimcilerin iddia ettikleri hususiyet ve çoklukta, insanların, milletlerin sosyal hayatında ise âdeta doğal, karşı konulmaz bir kanun, sosyolojik bir olgu gibi takdim edilen doğal seleksiyondan bahsetmek mümkün değildir.

    Mikroorganizmalardan karınca ve arılara, onlardan da sahraların ceylanlarına, denizlerin zayıf balıklarına kadar bütün iktidarsızların, çok kuvvetlilerden kat kat fazla bulunmaları, beşerî ve hayvanî her türden vahşet ve canavarlıkların öldürücü girdaplarında dahi hayatın sü­rekli fışkırıp durması, bunca handikaplara rağmen, zayıflardan zayıf narin yaratıkların kendilerine has zırh ve savunma taktikleriyle korunmaları, bunun neticesi olarak da, dün­den bugüne ekolojik dengenin muhafaza edilegelmesi gibi hususların hemen hepsi ilmin tespit ettiği meselelerdir ve natürel seleksiyonun tepesine indirilmiş birer baly­oz mahiyetindedir.

    Kaldı ki bugün paleontoloji, evrimci düşüncenin aksine, ilkel yaratıklar sayılan basit hücrelilerle, kurbağa­lar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi oldukça komp­leks varlıkların bir arada yaşadığını söylemektedir.

    Meselâ: doğal seleksiyonla, bundan 300-400.000.000 yıl önce silinip gittiği iddia edilen Neoplina, 70.000.000 yıl önce yaşadığı kabul edilen Coelacanth, 565.000.000 yıl önce yaşamış olduğu söylenen Crinoid, 225.000.000 yıl önce yaşadığına hükmedilen Limulus, 2.000.000.000 yaşın­daki Gunt-Flint bitki fosilleri ve daha yüzlercenin... halâ hayatlarını sürdürüp, günümüzdekilerle tıpatıp aynı olması, evrimin yerde ve gökte yerinin olmadığını ilân eden şahitlerdir.

    Bunu bir kısım insaflı evrimciler de itiraf ederek; balıklar, sürün­genler ve memeliler gibi büyük hayvan gruplarının dün­ya yüzünde asıl şekil ve hüviyetleriyle birden beliriverdiklerini söylemekten çekinmemektedirler.

    Kısaca, evrimde sık sık başvurulan adaptasyon gibi natürel seleksiyon (doğal ayıklanma) da, zayıf, tutarsız, karanlık bir faraziyeden başka bir şey değildir.

    ilmî müşahedeler, evrimci düşüncenin zannettiği gibi, ne muhit ve iklimin güçsüzleri zorlayıp türün sınırları dışına atmasını, ne de kuvvetlinin bütün bütün hayat hakkını ele geçirip zayıfları iflah etmemesini doğrulamıştır.

    Dolayısıyla, varlığın sînesinde duyulan, sadece güçlünün hay-huyu ve güçsüzlerin ölüm inilti­leri değildir.

    insanlık tarihinde böylesi manzaralara zaman zaman rastlansa da, çok defa hakkın hakimiyetiyle, kuvvetli ve zenginlerden zayıf ve fakirlere şefkat ve merhamet, zayıf ve fakirlerden kuvvetli ve zenginlere teşekkür gitmiş ve tarihin çizgisi bugünlere gelip ulaşabilmiştir.

    http://tr.fgulen.com/content/category/30/139/147/
    2 ...
  37. 838.
  38. Evrim düşüncesini değil ama geçerliliğini bugün de sürdüren evrim kuramını Charles Darwin'e (1809 - 1882) borçluyuz. Fizik ve astronomide Galileo ile Newton'un yeri ne ise Darwin'in biyolojideki konumu odur. Kısaca demek gerekirse, Darwin'in evrim kuramı birbirini tamamlayan iki öğe içermektedir: (1) Canlı dünyada değişik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; (2) Canlılar arasında yaşam savaşımı ve en uyumlunun ayıklanmaktan kurtulması diye dile getirilen evrimin gerçekleşme düzeneği. Ayrıntılı açıklamayı ileriki bölümlere bırakarak, şimdi genel bir belirlemeyle yetineceğiz.

    Darwin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya atan kişi olmamakla birlikte, bu savı doğrulayan çok sayıda değişik gözlemsel kanıt ortaya koymuştur. Böylece söz konusu sav salt bir tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği kazanmıştır. ikinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini oluşturan doğal seleksiyon ilkesi Darwin'in asıl önemli katkısı olarak bilinir. Doğal seleksiyonun anlamı nedir, nasıl işlemektedir?

    Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doğanın besleyemeyeceği sayı ve hızda çoğaldığını göstermektedir. Öyle ki, her kuşakta bireylerin pek çoğu erginlik çağına ulaşmadan yok olmaktan kurtulamaz. Bir türdeki bireylerden hangilerinin yaşamı sürdüreceği, hangilerinin yok olup gideceği nasıl belirlenmektedir? Canlılar dünyasında bir eleme düzeneği işlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da şansın rolü yok değildir. Ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koşullara uyum sağlamadaki rolüdür, denebilir. Canlılar aynı türden de olsalar birbirlerinden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana-babadan olan kardeşler arasında bile gözlenebilir farklar vardır. Belli bir çevrede aynı türden olan ama özelliklerinde az ya da çok farklar gösteren bireyler sınırlı olanaklar için yarışmak, yaşam savaşımı vermek zorundadırlar. Bu savaşımda çevre koşullarına uyum kurma (adaptasyon) bakımından özellikleri daha elverişli olanların üstünlük sağlaması, diğerlerinin yenik düşüp elenmesi kaçınılmazdır. Sözgelimi, görecel olarak daha hızlı koşan tavşan ve geyiklerin düşmandan kurtulma, daha çevik kedilerin avlarını yakalama, aslan ve kaplanlardan daha güçlü olanların çiftleşip döl verme, boynu daha uzun zürafaların beslenme olanakları daha fazladır kuşkusuz. Milyonlarca yıllık süreler düşünüldüğünde yaşam savaşımı veren birey veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha gelişmiş türlere yol açtığı kolayca anlaşılır. Darwin canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları işleyen doğal seleksiyon düzeneğinin amipten insana uzanan evrim sürecini yeterince açıkladığı inancındaydı. Ne var ki, doğal seleksiyon kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların da evrimi açıklamada bu düzeneği yeterince doyurucu bulmadıklarını biliyoruz.
    1 ...
  39. 837.
  40. Basitten bileşiğe, kıymetsizden kıymetli olmaya doğru gelişe tekâmül/evrim diyoruz.

    Canlı varlığın kökeni ve şekillenmesi adına bu manâda ortaya atılan teoriye önce Darwinizm dendi; daha sonra ise, "bir bohça gibi kat kat olan bir şeyin katlarının peşi peşine açılması ve içine doğru nüfuz edebilmek için bir şeyin üzerindeki perdeleri açma" manâsında, Lâtince menşeli "evolüsyon" kelimesi kullanılmaya başlandı.

    Günümüzde evolüsyon, günlük dilde gelişme, olgunlaşma, safha safha yücelme/kemale erme manâlarının yanısıra, sadece teknik ve dar manâda Darwinizm'i değil, canlılar âleminde iç ve dış tesirlerle ortaya çıkan mutasyon ve transformasyonları ifade etmek için de kullanılmaktadır.

    Bu sebeple yazımızda, evolüsyon (tekâmül, evrim) kelimesiyle yeni ve eski bütün Darwinci fikirleri kast ediyoruz.

    Gerçi, Darwin'den evvel de benzer iddialarda bulunanlar olmuştur.

    Bazıları, Kant'ı, Bacon'ı, Hegel'i bunlar arasında sayarlar.

    Yukarıda sıraladıklarımıza rağmen, Darwin'den önce biyolojik manâda evrimden söz eden, transformizm/ dönüşümcülük teorisiyle sadece Lamarck olmuştur.

    O, içinde teorisini anlattığı Zooloji Felsefesi'ni Darwin'in doğduğu yıl neşretti (1809).

    Bu kitap, Darwin tam kitap okuyabilecek yaşa geldiği zaman meşhur oldu.

    Darwin'i, o ünlü teorisini ortaya atmaya sevk eden üç önemli tesirden bahsedilebilir.

    Bunlardan birincisi, papaz Malthus'tur.

    ingiltere'de fakirliğin hüküm sürdüğü bir dönemde nüfusu ve nüfus artışını fakirliğin sebeplerinden biri olarak gören ve o dönemde ingiltere'de uygulanmakta olup, fakirlere devlet kesesinden yardımı öngören kanuna karşı çıkan Malthus, Nüfus Üzerine Bir Deneme (1798) adlı kitabında, yeryüzünde nüfusun geometrik / katlanarak arttığını, buna karşılık, beslenme sahalarının darlığını, gıda maddelerinin gittikçe azaldığını ve eğer âfetler, seller, felâketler, salgın hastalıklar da olmasa, artan nüfusun beslenemeyeceğini ileri sürdü.

    Malthus, böyle bir iddia ile, fakirler kanununun kaldırılmasını teklif ediyordu.

    Darwin, tamamen ekonomik endişelerle ileri sürülen böyle bir iddiadan kendine göre ilmî neticeler çıkarmaya çalıştı ve ileride göreceğimiz üzere, Malthus'un bu teorisinden natürel seleksiyonu / tabi ayıklanmayı çıkardı.

    Darwin üzerinde ikinci önemli tesir, onun Güney Amerika kıyıları ve Büyük Okyanus adalarında araştırmalarını sürdürdüğü dönemde, Malaya adalarında çalışmalarını yürüten, Yeni Türlerin Ortaya Çıkışını Düzenleyen Kanun Üzerine isimli eserin sahibi Alfred Russel Wallace yapmıştır.

    Wallace, Darwin'e yazdığı kitap çapındaki uzun mektubunda, tabiatta çevreye en iyi uyum sağlayan varlıkların yaşamaya devam ettiğinden ve dolayısıyla canlılar arasında bir hayat mücadelesi olduğundan söz ediyordu.

    Darwin, meşhur teorisini ortaya atarken, işte bu iddiadan da cesaret aldı.

    Darwin üzerinde üçüncü önemli tesir, kendinden önce evrim mevzusunda şu veya bu şekilde ve değerde söz söyleyen bazı ilim adamlarından kaynaklanmıştır.

    Darwin'e tesir eden bu ilim adamlarının görüşleri, günümüzde büyük ölçüde kabul görmemekte, meselâ Lamarck için Adnan Adıvar: "Bir kısım meseleleri çok aceleden ve ilim haysiyetine uymayacak şekilde derlemiş, toplamış basit bir insandır." hükmünü vermektedir.

    Buna karşılık, Darwin'in ise, farklı kaynaklardan derlediği düşünceleri, daha canlı, ilim haysiyetine daha uygun bir hale getirip ortaya koyduğu ileri sürülmektedir.

    Oysa, bu konuda basit dahi olsa bazı gerçekleri arz ettiğim zaman görülecektir ki, Darwin'in iddiaları gibi, bunları oluşturması ve takdimi de, ilim metodolojisine ve gerçeklere uymaktan fersah fersah uzak bulunmaktadır.

    Darwin, canlılar arasındaki bazı benzerliklerden yola çıkar ve onunla birlikte, ona tesir eden bilim adamları, tezlerini başlıca şu dört iddiaya dayandırırlar:

    1) Çevreye ait dış şartların, bazen de iç müessirlerin canlılar üzerinde tesiri olur ve bu tesirler, canlılarda az çok değişikliğe sebebiyet verir.

    2) Bu değişiklikler, canlıya şu veya bu şekilde ve kısmen fayda sağlar.

    3) Bu küçük değişiklikler, kalıtım yoluyla sonraki nesillere aktarılır.

    4) Tabî ayıklanma yani doğal seleksiyon: Nüfusun hızlı artışı karşısında gıdalarını temin için canlılar birbirleriyle mücadele ederler. Canlı hayatı, bu mücadeleden, hattâ savaştan ibarettir. Bu savaşta kuvvetli taraf galip gelir ve hayatını devam ettirir; zayıf ve mağlûplar ise yok olmaya mahkûmdurlar. Ayrıca âfetler, belâlar ve musibetler de mukavemetsizleri alıp götürür ve yeryüzünde, güçlü olan yeni türler kalır.

    Bu düşünce, Malthus'un, yukarıda sözü edilen ekonomik görüşüne dayanmaktadır.

    Şimdi, Darwinizm'e esas teşkil eden bu dört unsuru ve onlarla alâkalı hususları detaylarıyla ele alıp değerlendirmeye çalışalım:

    Darwin, tabiattaki benzeşme veya benzerliklerden yola çıkar.

    Ona göre, bazı üst sınıf canlıların bir takım organlarında görülen güdükleşme ve bodurlaşmalar, onların evrim sürecinde alt sınıflardan getirdiği, fakat yeni sınıfta işe yaramadığı için o hali almış ve güdükleşip, bodurlaşmış uzuvlardır.

    Meselâ, Darwin'e göre, insan vücudundaki kıllar, memeli hayvanların kıllarından kalıtım yoluyla insana geçmiş olup, bu geçiş sürecinde pek çoğu dökülmüş ve sadece bir kısmı kalmıştır. Neden..!

    Darwin'in bu tür iddialarının tutarlı bir yanı yoktur.

    insanda yüzün, gözün, kulağın olması, insanın maymundan türediğini veya bazı tür canlılarda aynı ya da benzer organların bulunması, onların birbirlerinden türediklerini göstermez.

    Kâinatta pek çok canlı ve bu canlı türleri arasında benzerlikler vardır.

    Çünkü bütün canlı varlıklar gidip dört temel unsura dayanmaktadır: Azot, karbon, oksijen, hidrojen.

    insan da, hayvan da, pek çok ortak gıdadan beslenir.

    Özellikle insanlar, aynı tür gıdaları alırlar.

    Buna rağmen, bütün varlık türleri birbirlerinden, her bir insan ferdi diğerinden pek çok yönleri itibariyle oldukça farklıdır.

    Görünüşteki ve yapıdaki benzerlikler, birbirinden türemeyi gerektirmez.

    Menşe birliğine rağmen görülen farklılıklar, varlıklarda amaç, anlam ve fonksiyonun önce geldiğini, maddî yapının da buna göre tanzim edildiğini gösterir.

    Önce gelişigüzel veya çok güzel bir bina yapıp, sonra ona fonksiyon biçilmez!

    Zihinde oluşmuş bir manâ, bir muhteva olmadan kelimeler teşekkül etmez, kitap yazılmaz.

    Her bina, aşağı yukarı aynı malzemeden oluşur; bina çeşitleri arasında pek çok benzerlikler bulunur; ama hiç biri, diğerinin aynı değildir.

    Bütün kelimeleri veya dilleri oluşturan harfler sayılıdır; ama her söz o sınırlı işaretlerle ifade edilmektedir; öyle ki, 7 harflik bir kelimede 6 harf aynı olsa, bir harfin farklılığı, o kelimeyi diğerlerinden farklı kılar. 6 harf ortak, fakat 1 harf farklı olmak üzere, 7 harfli 7 ayrı kelime bulunabilir. Burada 6 harfin benzerliği, bu kelimelerin birbirinden türemiş olmasını gerektirmez. Her bir kelimeye varlık kazandıran ve onun harflerden oluşmuş malzemesini belirleyen, o kelimenin manâsıdır.

    Aynen bunun gibi, varlıklar arasında da, benzer fonksiyonlar için benzer yapılar, benzer organlar gerekir.

    Canlılar âleminde, bir takım yapı benzerliklerine ve aynı malzemeler kullanılmış olmasına rağmen, görülen sonsuz çeşitlilik, veya tersinden ifade edecek olursak, sonsuz çeşitliliğe rağmen görülen yapı benzerlikleri, tamamen bir iradeye, bir manâya işaret eder.

    Bu sebeple, manâya göre kelime oluşturulduğu gibi, varlık sebebine, gâyesine ve taşıyacağı anlama göre canlılar yaratılır ve kendilerine uygun yapı, uygun organlar verilir.

    Dolayısıyla, canlılar arasındaki benzerlikler, Darwin'in iddia ettiği gibi bir türemeyi değil, tam tersini gösterir.

    ikinci olarak, yeryüzünde sayısız denebilecek derecede varlık ve yüzbinlerce varlık türü vardır.

    Eğer, her varlık türüne ayrı bir yüz, apayrı organlar, her bir türe ait diğerlerinden tamamen farklı yapı ve vücut verilecek olsa idi, bu takdirde, sonsuz sayıda yapı, organ ve vasıf olması gerekirdi.

    Konuyu insanlar için düşündüğümüzde ise, her bir insan ferdi, hayvanlar âlemine göre âdeta başlı başına bir tür teşkil ettiğinden, o zaman her bir insan için ayrı bir yapı, ayrı bir şekil söz konusu olurdu.

    Şüphesiz Allah, her bir türe, her bir insan ferdine, ona has ayrı bir şekil, ayrı bir yapı vermeye kâdirdir.

    Fakat bu durumda, canlılar âleminde ve insanlar arasında tanışma, yakınlaşma, yardımlaşma, kaynaşma ve beraberlik gerçekleşmez, dolayısıyla, her bir tür diğerlerine yabancı kalır, neticede de ortaya yaşanmaz bir dünya çıkardı.

    Ayrıca, her benzeyen şey veya aralarında benzerlikler bulunan iki şey, birbirinin aynı demek değildir.

    Meselâ, sıvının çok çeşitleri vardır ama, gülsuyu ile tuz ruhu birbirinden farklıdır; kullanışta bile biri rahatlatır, diğeri yakar.

    Aynı şekilde, güneş de, elektrik de, mum da, çıra da ışık verir; fakat bunların hepsi tek bir kaynağa bağlanamaz.

    insanın yapısında bulunan bir veya çok sayıda organın hayvanlarda da bulunması, hattâ insanlarla hayvanlar arasındaki büyük benzerlikler, iki tür arasında bir geçiş olduğunu göstermez.

    Çünkü her varlığa, hayatı ve hayattaki vazifesini yerine getirme fonksiyonları için gereken organlar verilir.

    Kaldı ki, vücutta dün faydasız ve güdükleşmiş görünen pek çok organın bugün çok önemli vazifeler gördüğü anlaşılmış bulunmaktadır.

    Bunun yanısıra, tabiatta da bazen, çevreye, çevrenin umumi yapısına uygun düşmez gibi görünen bazı nesneler var olabilir; olabilir değil, vardır da.

    Ama, onların da kendilerine ait ne manâlar ifade ettiği üzerinde durulabileceği gibi, biz, tabiatın yapısını da bütünüyle çözmüş değiliz.

    Sonra, bazen bir şey, çok da uygun olmayan bir yere bir desen unsuru olarak konabilir ve dikkatleri üzerine çeker. Eğer göz buna takılır ve insan, ona dayanarak, umumi yapı üzerinde bir hüküm verecek olursa yanılır.

    işte bu nokta, çok ayakların kaydığı bir imtihan noktasıdır.

    1000 kapılı bir sarayın önce kapalı 2 kapısını görüp, sarayın bütünüyle kapalı olduğunu iddia etmek veya, kökü sağlam, gövdesi sağlam, dalları, yaprakları sağlam, bütün meyveleri sağlam, fakat iki meyvesi çürük bir ağaca, meyvelerinden bakıp, önce iki çürük meyveyi görünce ağacın çürüklüğüne hükmetmek ciddi bir yanlış olduğu gibi, bir - iki organın güdüklüğüne ve güya faydasızlığına bakarak, bundan türler arasında geçiş ve evrim neticesine varmak, aynı şekilde ilim dışı bir yanlıştır.

    Benzerliklerden hareket eden Darwin, insanlarda bulunan bir kısım hastalıkların hayvanlarda da bulunmasını, güya bir başka delil olarak değerlendirir.

    Burada da söylenecek söz, yukarıdakilerden farklı olmayacaktır.

    insanda, şu ana kadar bilinenleriyle onlarca, hatta alt şubeleriyle yüzlerce çeşit hastalık vardır.

    Eğer her bir canlı türüne ait farklı hastalıklar olmuş olsa idi, sayısız hastalık çeşidi bulunması gerekirdi.

    ikinci olarak, büyük ölçüde aynı malzemeden yapılmış ve benzer fonksiyonlar gören insan ve hayvan vücutlarında benzer hastalıkların bulunması gayet doğal olup, bundan canlıların birbirinden türedikleri sonucuna varmak, hiç bir değer ifade etmez.

    Kaldı ki, insanlardaki hastalıklar, meselâ aynıyla veya bir eksiğiyle maymunlarda görülmemektedir.

    Tam tersine, bu hastalıklardan bir veya birkaçı farklı hayvan türlerinde görülebilmektedir.

    Meselâ, kronik amfizem atlarda, lösemi kedilerde ve sığırlarda, kas distrofisi tavuklarda ve farelerde, damar sertliği domuzlarda ve güvercinlerde, kan pıhtılaşması bozuklukları ve nefritler köpeklerde, mide ülseri domuzlarda, anevrizma hindilerde, safra taşı tavşanlarda, karaciğer iltihabı köpek ve atlarda, böbrek taşı köpek ve sığırlarda, katarakt köpek ve farelerde görülür.

    Buradan hareketle, insanın fareden geldiğini, köpekten türediğini, sığırdan dönüştüğünü mü iddia edeceğiz?

    insanda ve hayvanda aynı tür virüsler, bakteriler bulunabilir.

    Bu hususların hiç biri, köken birliğini ispatlamaz.

    Biyolojik açıdan insandan çok uzak olan kuşlarda ve tavuklarda bazı hastalıklar vardır ki, insanda da bulunur; fakat bu hastalıklarla tavuğa insanı yaklaştırmak, esas Darwin'in dayanak noktasından uzaklaşma demektir.

    Çünkü o, işi tekâmüle bağlamış ve nihayet insanla diğer hayvan türleri arasına maymunu koymuştur.

    Darwin'in hareket noktalarından biri olan benzerliğin evrime hiç de temel olamayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, onun diğer hareket noktaları sayılan, kullanılmayan organların zamanla güdükleştiği ve Lamarck'ın, türlerde sonradan kazanılan özelliklerin kalıtım yoluyla sonraki nesillere geçtiği iddiasının da hiçbir geçerliliğinin olmadığını belirtmeliyiz.

    Gerçi, insanlarda fazla kullanılan bazı uzuvların, bilhassa kasların geliştiğini görürüz. Halter yapan bir insanda zamanla, özellikle kol kasları çok iyi gelişir. Fakat haltercinin çocuğu, hiç de güçlü kol kaslarıyla dünyaya gelmez; onun da, benzer kol kaslarına sahip olmak için yine halter yapması gerekir.

    Bunun gibi, meselâ Musevîler, yaklaşık 4000 yıldır sünnet olmaktadırlar. Fakat, bu kadar uzun bir süre içinde herhangi bir Musevî çocuğunun sünnetli doğduğu görülmemiştir.

    Aynı şekilde, yüz milyonlarca Müslüman da 14 asırdır sünnet olmaktadır; fakat aramızda sünnetli doğan birine rastlanmamıştır.

    Dolayısıyla, bir neslin iktisap ettiği, yani sonradan kazandığı bir hususiyetin kalıtım yoluyla sonraki nesillere intikal ettiğini, hem de yerleşmiş bir kural olarak kabul etmek, ilimle ve ilim haysiyetiyle telif edilemez.

    Bunun gibi, kullanılmayan uzuvların zamanla körelip, sonraki nesillere de aynen intikal ettiği, kullanılanların ise geliştiği de bir efsane ve hurâfeden ibarettir.

    Lamarck, "zürafa uzun ağaçlara boynunu uzatma lüzumunu duyduğu için, boynu anormal uzamıştır" iddiasında bulunur.

    Hayvanlar arasında hangi hayvan vardır ki, boynunu uzatıp, ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları yemek istemesin?

    Acaba neden sadece zürafanın boynu uzamış da, diğerlerininki uzamamıştır?

    Keçiler de mütemadiyen ağaç dallarından beslenirler; o kadar ki, ormanların düşmanıymış gibi, ağaçlar üzerinde otlarlar.

    Ama boyunları hiç uzamadığı için, devamlı ağaçlara tırmanma zahmetine katlanırlar.

    Yılan, taşta toprakta sürüneceğine, ayakları olsun istemez miydi?

    Darwin'in, "yılanın ayaklarının zamanla güdükleştiği" şeklinde bir bakış açısı vardır.

    Buradaki çelişki herkesin görebileceği ölçüde açıktır.

    Eğer canlılar âleminde bir tekâmül / evrim söz konusu ise, bu takdirde yılan, solucan gibi bir hayvan iken, ayakları uzamış, olgunlaşmış ve uzun ayaklı hale gelmiş olması beklenir.

    Bir devrede kullanıldığı için ayakların uzadığını kabul ediyoruz; sonra da diyoruz ki, yılan ayaklarını kullanmadığı için ayakları bodurlaştı.

    Oysa, eğer yılan dünyaya at gibi ayaklı olarak gelmiş olsa idi, ayaklarını pekalâ kullanırdı.

    Hem niye kullanmayıp, sürüngen hale gelmiş olsun ki!

    Bir yandan yılanın, kullanılmadığı için ayaklarının âdeta yok seviyesinde bodurlaştığı iddia edilirken, beri yandan, sürüne sürüne boyunun uzadığını iddia etmek, bir çelişki değil de nedir?

    Yine Darwin'in iddiasına göre, "kuş, kanadını uçmak için sonradan kazanmıştır."

    Bu iddiada da, yine apaçık bir çelişki vardır.

    Çünkü, kullanılan organın geliştiği, kullanılmayanın güdükleştiği iddiasına göre kuş, kendisini uçuracak hale gelinceye kadar kanatlarını kullanmadı demektir.

    O halde, kullanılmayan, belli bir süre işe yaramayan kanatların bodurlaşıp, yok olması veya yok olma seviyesine gelmesi gerekirdi.

    Ayrıca, böyle bir iddia pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir: Kuş, kendisini uçuracak kadar bir kanada sahip olmadan, yavaş yavaş nasıl olgunlaştı da birden kanat sahibi oluverdi?

    Kuş, kanat sahibi olmayı veya bunun gereğini nasıl hissetti ve bu kanatlarını nasıl geliştirdi?

    Kanat sahibi olma his ve ihtiyacıyla sürekli egzersiz yapıyordu da, kanatları birden mi ortaya çıkıverdi?

    Kanat sahibi oluncaya kadar kuş, yerde, diğer hayvanlarla birlikte mi geziyordu?

    Kuşun, kullandığı ve birden kanat haline gelen bir organı vardı da, uzun süre onu muhafaza mı etti; böyle ise, nasıl ve hangi sebeple muhafaza etti?

    Ne Darwin'in, ne de onun teorisine gerçekmiş gibi herhangi bir dogmaya sarılırcasına sarılanların, bu sorulara verebilecekleri ikna edici hiçbir cevap yoktur.

    Evrim üzerinde ısrar edenler, söz konusu, yani kullanılmayan uzuvların zamanla güdükleştiği ve bunların kalıtımla sonraki nesillere geçtiği iddiasına güya delil olarak, insandaki kör bağırsağı ve bademcikleri misal verirler.

    Kör bağırsağın ince bağırsak ile kalın bağırsak arasında yer aldığını belirterek, onun ot yiyen eski atalarımızdan kalmış ve güdükleşmiş bir uzuv ve dolayısıyla lüzumsuz olduğunu ileri sürerler.

    Aynı şekilde, bademcikleri de lüzumsuz görürler.

    Halbuki, bugün bademciğin, boğaz yoluyla vücuda girecek mikroplara karşı âdeta bir karakol, bir sigorta gibi çalıştığını ilim söylüyor.

    Kör bağırsak hakkında da Prof. Osman Barlas, Klinik ve Teşhis isimli kitabında, "insan için ikinci bir mide" ifadesini kullanmaktadır.

    Bu organımızın, lenf ve kan damarlarınca zengin oluşu da onun ehemmiyetini göstermektedir.

    Belki ileride kör bağırsak hakkında daha çaplı, daha zengin malûmat sahibi olabileceğiz.

    Bu kadarı bile, sözünü ettiğimiz iddiaların tutarsızlığını ortaya koymaya yeter zannediyorum.

    Darwin, insandaki kılların da güdükleşmiş olduğundan bahseder ve "insan, kıllı cedlerinden, kılları dökülerek insan haline gelmiştir" der.

    Ama, kadının vücudunda aynı tip kılların bulunmamasını izah için de, evrimle hiç de uyuşmayacak bir mazerete başvurur: "Kadının cazibesi için öyle olması gerekiyordu."

    Hikmet açısından, Allah'ın yaratması zaviyesinden meseleye belki böyle bir açıklama getirilebilir; fakat, her bakımdan, partiküllere ve onların hareketlerine varıncaya kadar baştan sona küllî bir şuur, mutlak bir bilgi, irade ve kudretin eseri olduğunu ortaya koyan varlığı, hayatı, kâinatı; şuursuz, bilgisiz, iradesiz, hikmetsiz maddeye, tabiata ve tesadüflere havale eden bir teorinin, kadında erkekteki kılların aynıyla bulunmamasını izah sadedinde bir hikmete, şuurlu bir sebebe müracaat etmesi, tam bir çelişki, bir kaçma, daha doğrusu asıl gerçekten kaçamamadır.

    Darwin, aynı müracaatı, insanın başındaki kılların niye dökülmemiş olduğunu güya izah etme adına da yapar ve, "kafa, darbelere çok maruz kaldığından onların kalması gerekiyordu" der.

    Acaba insanın burnu, alnı, onlardan da öte dizleri, ayakları daha mı az darbeye maruz kalıyor ki, burnundaki, alnındaki kıllar dökülmüş, dizdekiler seyrekleşmiş veya küçülmüş de, baştakiler kalmış ?!

    Neo-Darwinistler, adaptasyon, yani canlının yaşadığı ortama uyum sağlayıp değişim geçirdiği iddialarına güya delil olarak şunu ileri sürmektedirler:

    Avrupa'da sanayi bölgelerinde isin, dumanın, pasın çok bol olduğu yerlerde endüstri melanizmi dediğimiz bir vaka karşımıza çıkmaktadır.

    Bu ortamda koyu renkli güveler, açık renkli güvelere nisbeten koyu renkli duvarların üzerinde iyi kamufle olduklarından düşmanlarından daha iyi korunmakta, dolayısıyla da daha fazla üremektedirler, demek ki, bir değişme söz konusu olmaktadır.

    Bir gün gelecek ve açık renkliler tamamen yok olurken, sadece koyu renkli güveler kalacaktır.

    Böyle bir misalin evrime delil olduğu iddiasının ne kadar tutarsız olduğu açıktır.

    Çünkü, her şeyden önce, ister açık renkli olsun isterse koyu renkli olsun, yok olan da, ayakta kalan da güvedir.

    Ortada bir türden başka bir türe geçiş söz konusu olmadığı gibi, tür içinde bir değişiklik de söz konusu değildir.

    Demek ki güvelerde, belli şartlara maruz kaldıklarında renk değiştirme özelliği vardır ve olan da işte budur.

    Aynı cinsten varlıkları, ister "tabi" bir hadise neticesinde, isterse sunî izolasyonla, yani farklı şartlarda yaşamaya terk etmekle aralarında farklılaşmalar olduğu iddiası, adaptasyon temelinde evrime güya bir başka delil olarak ileri sürülmektedir.

    Bu türden farklılaşmalar her zaman görülebilir; fakat farklılaşmalar yine zahirîdir ve aynı tür içinde cereyan etmektedir.

    Böyle bir tür için değişimin, tekâmül zinciri içinde dönüşümle değişik türleri meydana getireceği iddia edilemez.

    iddia edilse de, böyle bir iddia hiçbir ilmî değer taşımaz.

    Evrim ve ceninin anne karnında geçirdiği safhalar

    Bu konuda delil diye ileri sürülen bir diğer iddia da, ceninin, anne karnında geçirdiği gelişme safhalarında diğer canlılara, yani bütün omurgalı canlı ceninlerinin anne karnındaki ilk safhalarda birbirlerine benzediğidir.

    Bu iddianın da tutarlı bir yanı yoktur.

    Prof. Şengün bunu da eleştirir ve döllenmiş bir yumurtanın söz konusu gelişme safhalarında ne derece analojik, yani diğerleriyle benzer bir hüviyete sahip olduğunu bilemediğimizi ifade eder.

    Esasen bunun tespiti çok kolay değildir.

    Çünkü bazı canlı embriyoları çok hızlı gelişir; bazılarının gelişmesi ise yavaş olur.

    Zahiren morfolojik bir benzeşme var gibi görünse de, her canlı nesli, kendine has özellikler, kromozomlar, genler ve donatılmış bulunduğu kabiliyetler materyaliyle yine kendine has bir gelişme seyri izler.

    Kur'an, ceninin anne karnında geçirdiği safhalarla ilgili, oldukça açık ve ilmin 14 asır sonra ulaştığı bilgileri verir.

    Bu bakımdan, konuyu ilgili Kur'an âyeti çerçevesinde ele alalım:

    "Şurası bir gerçek ki Biz, insanı çamurdan alınıp süzülmüş bir hülâsa, bir özden yaratırız. Sonra onu sperm halinde sağlam bir yere yerleştiririz. Sonra nutfeyi yapışkan, döllenmiş hücreye, ardından et görünümünde bir maddeye çevirir, onuda kemiklere dönüştürüp, sonra da kemiklere et giydirir, ardından onu yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. Şimdi bak da, Allah'ın ne mükemmel Yaratan olduğunu düşün!" (Mü'minun, 23/12-15)

    Âyet, insanın maddî kökeni olarak, önce topraktaki elementlerden, insana gıda olarak giren bu elementlerin insanda meydana getirdiği bir sıvı veya protein çorbasından söz etmektedir.

    Sonra bu sıvı, nutfe olarak anne karnına geçmekte ve artık anne karnında farklı merhaleler takip etme yoluna girmektedir.

    Bu yolda, Allah önce onu alaka, yani rahim cidarına yapışan pıhtımsı madde yapmaktadır.

    Alaka kelimesinin, Türkçe'de "ilgi" manâsına gelen alâka ile de münasebeti vardır.

    Yani, nutfenin aldığı bu ilk şekil, rahim cidarına yapışarak anne ve vücuduyla bir bağ teşkil etmekte, o vücuttan beslenmektedir.

    Esasen Kur'an, bütün bu oluşları Allah'a nispet etmektedir.

    Çünkü, ne o nutfenin, ne de alakanın kendi kendine bir şey yapabilme, insan haline gelme vetiresinde sonsuz bir şuur, irade, ilim ve kudretin varlığını gerektiren işlerin en küçüğüne bile muvaffak olabilme imkânı yoktur.

    Bu sebeple, bütün bunları yapan Allah'tır; bizim, hadiseyi izah ederken sanki bütün bunlar anne karnında kendiliğinden meydana geliyormuş gibi ifadede bulunmamız ancak mecaz olabilir.

    Halbuki evrim ve onu iddia eden bilim, bütün bunları tesadüflere ve kendi kendine oluşlara bağlayarak, tarihte görülmemiş bir cehalet ve inkâr sergilemektedir.

    Zannediyorum, materyalist bilimin evrim üzerinde bu derece durması da bundan olsa gerek...

    Anne karnında rahim duvarına yapışıp kalan, anne ve onun vücuduyla derin ve köklü bir münasebete geçen alaka, daha sonra mudğa haline gelir.

    Mudğa, ağza alınıp çiğnenmiş et parçası gibi biçimsiz, yuvarlak gibi ama yuvarlak olmayan bir şey demektir.

    Derken, çiğnenmiş et parçası görünümündeki bu hücre yığını içinden bir grup, önce kıkırdak ve daha sonra da kemik haline gelmeye başlar.

    Bu hücreler teşekkül ettikten sonra kas ve bağ dokusu hücreleri teşekkül eder ve bu hücrelerden meydana gelen et, kemiğe giydirilir.

    Bütün bunlar, röntgen ışınlarıyla anne karnını görebilmek mümkün olduktan sonra modern embriyolojinin tespit ettiği safhalardır ve Kur'an, bunları, 14 asır öncesinden apaçık bir dille ortaya koymuştur.

    Oysa o, bu türden ilmî gerçeklere, ana maksatları olan Tevhid, Nübüvvet, Haşir, ibadet - Adalet'i tespit, ispat ve izah sadedinde teşbih, istiare, temsil, mecaz yüklü ifadelerle ve antrparantez temas edip geçer.

    Ancak Kur'an'ın ceninin anne karnında geçirdiği safhaları, bu şekilde apaçık bir anlatımla ortaya koyması, herhalde bu mevzuda ileri sürülecek şüpheleri izale ve evrim gibi, yaratılışı inkâra yönelik teorilerin yanlışlığını 14 asır öncesinden belgelemek için olsa gerektir.

    Kur'an, kemiklere et giydirilmesinin ardından, "sümme enşe'nâhu halkan âhar - Sonra Biz onu "halkan âhar" - o ana kadar takip ettiği seyir içindeki durumunu değiştirerek başka bir varlık halinde inşa ettik" der.

    işte bu nokta, artık insanın başlı başına kendine has bir yaratılışa sahip olmaya başladığı noktadır.

    Bütün omurgalı canlıların ceninleri, ilk 5, yani nutfe, alaka, mudğa, ızam (kemik), lahm (et giyme) safhalarında aynı gibi görünür.

    Bu safhalarda teşekküle durmuş bir kuş, bir balık, bir insan ceninine de bakılsa, çok farklı bir halde görülmez.

    Fakat aynı gibi olan bu benzeyiş, tamamen zâhirîdir.

    Bir defa, daha önce ifade edildiği gibi, süreç, bazılarında çok kısa, bazılarında ise uzundur.

    ikinci olarak, her bir canlı türüne ait ceninin, dıştan, belki anne karnının içine bile girsek göremeyeceğimiz kendine has özellikleri vardır ve o, bu hususiyetlerine göre gelişmektedir.

    Hatta öyle ki, bu, her insanda diğerinden bir dereceye kadar farklıdır; çünkü neticede ortaya gözlerden saçlara, burundan dudaklara, boydan kiloya, parmak uçlarından DNA'lara, görünümden karaktere, kabiliyetlerden tercihlere kadar farklı bir tip çıkacaktır.

    Bu ceninler arasında, sadece türe bağlı ortak noktalar söz konusu olabilir.

    Meselâ, bütün insanlar, ahsen-i takvim, yani en güzel kıvama, yaratılmışlar içinde akıl, şuur ve iradeye, dünyaya geldikten sonra da öğrenme, iman ve ibadetle terakki edecek istidatlara sahip bir hususiyet kazanabilme sırrına ulaşacağı için, her insan cenini bu hedefi gerçekleştirecek donanımdadır.

    Bununla birlikte, yukarıda arz edildiği gibi, her bir ceninin, ferdî farklılıklara vasıta olabilecek kendine has hususiyetleri de vardır.

    O canlıyı bütün diğer canlılardan ayıran DNA programı, kromozomlarında genler halinde yazılmış durumdadır.

    Durum böyle olduğu halde, omurgalı canlıların ceninlerinin ilk 5 safhasında bu hususiyetleri dıştan görmek mümkün olmadığından, sanki onların hepsi birbirinin aynıymış gibi telâkki edilebilir.

    Kaldı ki, bu safhaya kadar kuş, balık, insan gibi omurgalı varlık ceninlerini birbirinin aynısı dahi olsa, bu safhada ortaya çıkan ani değişikliği, bilim de, evrimciler de ne ile izah edebilirlerki?

    Hadis-i şerifler, bu safhada insana ruh üflendiğinden ve kaderinin "alnı"na yazıldığından söz ederler.

    Materyalist bilim ve evrim, ruhu da, kaderi de kabul etmediğine göre, bu ani farklılaşmayı, hatta her bir insan ferdinin bu safhada başkalarından farklı olarak kendi olmaya yönelmesini ne ile açıklayacaklardır?

    Bu farklılaşma, her bir insana gerçek hüviyetini veren ruhtan ve onun kaderinden, yani, onu o yapan hususiyetlerden kaynaklanıyor ise, bu da tamamen manevî olduğuna göre, bu nokta, bilimi ve evrimcileri, oturup her meseleyi yeni baştan düşünmeye sevk etmeli değil midir?

    Bununla birlikte biz, evrimcilerin aksi iddialarına rağmen, her bir hayvan türünün ve her bir insan ferdinin cenininde, ona has, her bir insan için, ona ait ruhu ve kaderi kabullenecek farklılıkların bulunduğunu düşünmekteyiz.

    5'inci safhadan sonra insan cenini, artık dış görünüşüyle de insan olma; her bir insan cenini, tamamen, hususiyetlerini taşıdığı ferd olma yoluna yönelir.

    Bu süreç, onun ahsen-i takvim sırrını kazanacağı süreçtir.

    işte Allah, insanın yaratılışında, yaratılışın bilhassa bu son safhasında, yaratma sıfatının en yüksek, en şümullü mertebesini veya en büyük, en yüksek, en şümullü mertebedeki yaratıcılığını ifade sadedinde âyeti, "Fe-tebârekallahu ahsenu'l-hâlıkîn: işte bak da, Allah'ın ne mükemmel Yaratan olduğunu bir düşün!" diyerek noktalar.

    Kısaca, insanda Hâlık / Yaratıcı ismi en yüce mertebede tecelli ettiğinden, insan, Allah'ın isimlerinin yüceliğiyle donatılmış, ahsen-i takvim sırrına mazhar, çok müstesna bir varlıktır.

    Netice olarak, omurgalı canlılara ait ceninlerin, ilk gelişme safhalarında birbirlerine, bu arada, insan cenininin omurgalı hayvan ceninlerine benzemesi görüntüdedir; dış görünüş itibariyledir ve dolayısıyla bu görünüş, hiçbir zaman evrime delil olamaz.

    20'inci asrın gerçek ilim adamlarından, meşhur astrofizikçi ve pek çoklarınca kendisine ikinci Einstein nazarıyla bakılan Sir James Jeans, Esrarlı Kâinat ve Etrafımızdaki Kâinat isimli eserlerinde: "insanlar, meşgul oldukları fenlerde fenâfi'l-fen olurlar" der.

    Yani insan, hangi fende, hangi ilim dalında fazla meşgul olursa, onda fâni olur.

    Artık hep bu ilmin kulağıyla duyar, onun gözüyle görür, o ilim hesabına konuşur ve onun heyecanını yaşar.

    O kadar ki, Sir Jeans, bu hususta şöyle bir misal de verir: Bir müzisyen, piyanonun 5. ve 8. tuşlarında mütemadiyen aynı sesi duyduğu için, merdivenlerden inerken de 5. ve 8. basamakta aynı sesi duyacağını zanneder.

    Geometri ile meşgul olan bazıları, başka gezegenlerde insan gibi geometrik düşünen varlıklar varsa, onlara mevcudiyetimizi hissettirmek için Afrika'da, Arap yarımadasında ve Büyük Sahra'da, üçgenler, dörtgenler yapıp, içlerinde ateş yakıp büyük büyük ışıklar oluşturdular.

    Onlar, geometride fânî olmuşlardı.

    Matematikle ciddi meşgul olanlar, kâinatın Sanatkârının kâinatı matematik ölçülere göre yarattığını iddia ederler.

    Bunlar da matematikte fani olmuşlardır.

    Darwin ise, hayatı boyunca hayvanla, hayvan fosilleriyle uğraşmıştır.

    Dolayısıyla, meşgul olduğu sahanın dışına çıkamadığı için, varlığa, yaratılışa, kısaca her şeye bu sahanın penceresinden, onun gözlükleriyle bakmış ve hipotezini ispat için de aklın, mantığın ve ilmin kabul edemeyeceği yorumlara başvurmuştur.

    Onun teorisini ısrarla ve bir dogma halinde kabul edip, ispata çalışanlar da aynı tavır içindedirler.

    James Jeans, bu düşüncesiyle, büyük faydalarına rağmen, branşlaşmanın getirdiği tehlikelere de dikkat çekmiş olmaktadır.

    http://tr.fgulen.com/content/category/30/139/147/
    1 ...
  41. 836.
  42. hucrenin nasil olustugunu aciklayamayan, her seyi baslatan olgu unsurunu atlayan, gozun olusmasini aciklamada yetersiz kalan teori. yaratilisi reddettigi icin eksiktir ama bu eksiklerinden ziyade ortaya attigi bazi gercekler temel alinarak insanlarin gozu boyanir.
    2 ...
  43. 835.
  44. insanı maymun eden bir teoiri.
    1 ...
© 2026 uludağ sözlük