evrim teorisi

entry3509 galeri ses2
    839.
  1. Evrimcilerin kendilerine dayanak yaptıkları hususlardan biri de naturel seleksiyon, osmanlıca ifadesiyle ıstıfa-i tabiî, Türkçe ifadesiyle doğal ayıklanma iddiasıdır.

    Onlara göre, değişik felâketler, seller, çöküntüler, hadiselerin kahrediciliği, zayıf olan varlıkları alır götürür ve geriye güçlü, dayanıklı olanlar kalır.

    Her şeyden önce, bunun evrimle alâkasını kurmak ne ölçüde mümkündür bilemiyorum.

    Çünkü, bu türden felâketlerde ayakta kalan canlıların tür değiştirdiğine dair bir emare yoktur!

    Yeryüzünde zamanla bazı hayvan türlerinin yok olup gittiği söylense de, ne bu hayvan fosilleri yeni bir tür olarak ortaya çıkmış, ne de geride kalanlar veya bir felâketten geriye kalan güçlüler, bir üst sınıfa atlamışlardır.

    Ayrıca, zamanla yok olan, nesli tükenen hayvan türlerindeki tüm fertlerin zayıf - hastalıklı olduğunu iddia etmek ne kadar akıllıcadır?

    ikinci olarak, her canlı türünün içinde her zaman güçlüler de vardır zayıflar da; bunlar, bir arada yaşayıp giderler.

    Fakat Cenab-ı Allah'ın, hayvanların hayatı için koyduğu kanunlar çerçevesinde, bir tür veya sürü içinde bazı fertlerin zayıf, bazılarının da güçlü olmasının çok müthiş hikmetleri vardır.

    Bazı türlerin etle beslenmesi, tabiatta bir gıda zinciri oluşturmakta ve bu sayede ekolojik sistem bütün mükemmelliği içinde devam etmektedir.

    Eğer böyle olmamış, meselâ bir ceylan sürüsünde aslana, kaplana yakalanmayacak fertler bulunmamış olsa veya her türün bütün fertleri kuvvetli olmuş olsa idi, bu takdirde etle beslenen hayvanların hepsi ölür gider, diğer hayvanlar berikilerin aleyhine çoğalır ve ekolojik denge kökünden sarsılırdı.

    Hayvanlar âleminde görülen bu olgu, zayıf fertleri bazı türlere gıda teşkil eden türlerin mevcudiyetlerini sürdürmelerinde mühim bir faktördür.

    Burada şunu da kaydetmeliyiz ki, bir nesilde zayıf hayvanlar yok oluyor diye, sonraki nesiller artık güçlü olarak dünyaya gelmemektedir!

    Her nesilde güçlülerle zayıflar yine bir arada bulunmakta, yine bazı zayıflar, yaşlılar ve sürüye ayak uyduramayanlar et yiyici vahşi hayvanlara gıda olmakta ve türün hayatı sürüp gitmektedir.

    Buradan hareketle, evrimciler ve tabiatperestler, hayatın bir çatışma, bir kavgadan ibaret olduğu şeklinde, tek bir vakayı bütün canlıların hayatına genellemek gibi büyük bir cinayeti de işlemişlerdir.

    Bunlara göre, hayatın tek gayesi, canlının varlığını sürdürmesi, bunun için de gıda temininden ibarettir.

    insan hayatını da aynı şekilde değerlendiren evrimci, tabiatçı ve materyalistler, bu şekilde zayıfların aleyhine kuvvetlilerin ayakta kalmasını âdeta tabiî bir hak gibi görmüş, insan hayatının gâyesini de, yeme, içme ve cinsellikten ibaret olarak algılamış, böylece hem insanlar ve milletler arasındaki yardımlaşmanın önünü keserek istismarı âdeta meşrulaştırmış ve insanı da, taşıdığı bütün ulvî değerlerden soyarak, hayvanlar, hatta onların da altında bir seviyeye indirmişlerdir.

    Halbuki, hayatta çatışma, tamamen ârızîdir, sonradan ortaya çıkmıştır ve ikinci plandadır. Aslolan ise yardımlaşmadır.

    Bir canlı vücudunun bütün organları birbiriyle yardımlaşmakta, tek bir meyvenin, cinslerine göre insanlara ve hayvanlara gıda olması için ısısı ve ışığıyla güneş, hava, su, toprak, o meyvenin çimlenme kabiliyeti gibi kâinattaki bütün unsurlar el ele vermekte, bitkiler kendilerine rağmen hayvanların ve insanların, hayvanlar insanların, insan ise, yeryüzünde halifelik vazife ve sorumluluğunun gereğini yaptığı takdirde bitkilerin ve hayvanların imdadına yetişmekte, hayatlarının devamına hizmet etmektedir.

    Bu muhteşem âhenkli yardımlaşma korosuna bitkiler ve hayvanlar, Allah'ın kanunlarına mecburî itaatla ve hayatlarının fıtrî / doğal bir gereği, bir boyutu olarak katılırken, insan, iradeyle onurlandırıldığından, bu koroya iradesiyle katılmak makamında bulunmaktadır.

    Buradan hareketle insana düşen, yeryüzünü de bir çatışma, bir kavga, bir savaş arenası değil, bir yardımlaşma, bir kardeşlik beşiği haline getirmektir!

    Fakat evrimciler, meseleyi tam tersi yönde takdim etmekle, yeryüzünde son 1-2 asırda görülen çatışmalar, savaşlar, sözde devrimler gibi cihan çapında felâketlerden sorumlu olmadıkları söylenemeyeceği gibi, insanlık tarihinde görülen benzeri yürek sızlatan olayları, uluslararası sömürgeciliği, köle ticaretini, ırk ayırımını, kuvvetin hakka rağmen hakimiyetini tarihin "doğal" seyri olarak görmekle, bunları âdeta meşrulaştırmadıkları da söylenemez.

    Nitekim, tarih görüşünü bu temele oturtan komünizmin kurucusu Karl Marks, Darwin'e çok şey borçludur ve komünistlerin, materyalistler içinde en istekli evrim savunucuları olmaları da boşuna değildir.

    Çünkü evrim, ateizmin de temel dayanaklarındandır.

    Zaten evrim, büyük ölçüde bütün bu faktörlerden dolayı bilim çevrelerinde ısrarla gündemde tutulmakta ve kendisi bir dogma, bir ideoloji olarak kutsanmaktadır.

    Fakat ne tuhaf ve ne büyük bir çelişkidir ki, aynı çevreler, çoğu zaman insan haklarının, ezilmişlerin, temel hürriyetlerin yanısıra bilhassa düşünce hürriyetinin, dünya barışının şampiyonluğunu da kimseye bırakmamaktadırlar.

    Evrimcilerin doğal seleksiyon iddialarına rağmen, sel, zelzele, çöküntü gibi karşı konulmaz çapta büyük felâketler, zayıfların yanısıra en güçlüleri de önlerine katıp götürmekte, meselâ korkunç bir deniz dalgasıyla zayıf, kuvvetli binlerce, milyonlarca canlı kayalara çarparak veya dalgalara kapılarak ölmektedir.

    Ayrıca, yine bu iddiaya rağmen, tarihin her döneminde, her yıl, her mevsim ve her gününde tabiatta Allah'ın sanatı, kanunu ve icraatı içinde en zayıf ile en kuvvetli, denizlerde iğne balığı ile balinalar ve köpek balıkları, göklerde kartallar ve akbabalarla serçeler, güvercinler, karada karıncalarla, tavşanlarla, karacalarla aslanlar, kaplanlar, vaşaklar, panterler yine bir arada yaşamakta, dolayısıyla ekolojik denge, doğadaki düzen, mükemmeliyet, hiçbir yara almadan milyonlarca yıldır sürüp gelmektedir.

    Hatta, koyun, güvercin, karaca gibi parçalayıcı, et yiyici olmayan zayıf hayvanlar, diğerlerine nispetle daha az ürediği, senede bir veya en fazla iki yavru yaptıkları halde, daha fazla üreyen yırtıcı hayvanlara nispeten hemen her yerde nüfusları çok daha fazla kalabalık olarak varlıklarını devam ettirmektedirler.

    Demek ki ortada, bir yok etme değil, hayata hizmet vardır ve yaptıklarının şuurunda olmayan, neyi niçin yaptığını bilmeyen bitkilerden, hayvanlardan müteşekkil sayısız canlı, esasen hayatlarıyla çok daha yüce gâyelere hizmet ve bu hizmetleriyle de Allah'a tesbih ve hamd etmektedirler.

    Dolayısıyla, tabiatta evrimcilerin iddia ettikleri hususiyet ve çoklukta, insanların, milletlerin sosyal hayatında ise âdeta doğal, karşı konulmaz bir kanun, sosyolojik bir olgu gibi takdim edilen doğal seleksiyondan bahsetmek mümkün değildir.

    Mikroorganizmalardan karınca ve arılara, onlardan da sahraların ceylanlarına, denizlerin zayıf balıklarına kadar bütün iktidarsızların, çok kuvvetlilerden kat kat fazla bulunmaları, beşerî ve hayvanî her türden vahşet ve canavarlıkların öldürücü girdaplarında dahi hayatın sü­rekli fışkırıp durması, bunca handikaplara rağmen, zayıflardan zayıf narin yaratıkların kendilerine has zırh ve savunma taktikleriyle korunmaları, bunun neticesi olarak da, dün­den bugüne ekolojik dengenin muhafaza edilegelmesi gibi hususların hemen hepsi ilmin tespit ettiği meselelerdir ve natürel seleksiyonun tepesine indirilmiş birer baly­oz mahiyetindedir.

    Kaldı ki bugün paleontoloji, evrimci düşüncenin aksine, ilkel yaratıklar sayılan basit hücrelilerle, kurbağa­lar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi oldukça komp­leks varlıkların bir arada yaşadığını söylemektedir.

    Meselâ: doğal seleksiyonla, bundan 300-400.000.000 yıl önce silinip gittiği iddia edilen Neoplina, 70.000.000 yıl önce yaşadığı kabul edilen Coelacanth, 565.000.000 yıl önce yaşamış olduğu söylenen Crinoid, 225.000.000 yıl önce yaşadığına hükmedilen Limulus, 2.000.000.000 yaşın­daki Gunt-Flint bitki fosilleri ve daha yüzlercenin... halâ hayatlarını sürdürüp, günümüzdekilerle tıpatıp aynı olması, evrimin yerde ve gökte yerinin olmadığını ilân eden şahitlerdir.

    Bunu bir kısım insaflı evrimciler de itiraf ederek; balıklar, sürün­genler ve memeliler gibi büyük hayvan gruplarının dün­ya yüzünde asıl şekil ve hüviyetleriyle birden beliriverdiklerini söylemekten çekinmemektedirler.

    Kısaca, evrimde sık sık başvurulan adaptasyon gibi natürel seleksiyon (doğal ayıklanma) da, zayıf, tutarsız, karanlık bir faraziyeden başka bir şey değildir.

    ilmî müşahedeler, evrimci düşüncenin zannettiği gibi, ne muhit ve iklimin güçsüzleri zorlayıp türün sınırları dışına atmasını, ne de kuvvetlinin bütün bütün hayat hakkını ele geçirip zayıfları iflah etmemesini doğrulamıştır.

    Dolayısıyla, varlığın sînesinde duyulan, sadece güçlünün hay-huyu ve güçsüzlerin ölüm inilti­leri değildir.

    insanlık tarihinde böylesi manzaralara zaman zaman rastlansa da, çok defa hakkın hakimiyetiyle, kuvvetli ve zenginlerden zayıf ve fakirlere şefkat ve merhamet, zayıf ve fakirlerden kuvvetli ve zenginlere teşekkür gitmiş ve tarihin çizgisi bugünlere gelip ulaşabilmiştir.

    http://tr.fgulen.com/content/category/30/139/147/
    2 ...