evrim teorisi

entry3509 galeri ses2
    837.
  1. Basitten bileşiğe, kıymetsizden kıymetli olmaya doğru gelişe tekâmül/evrim diyoruz.

    Canlı varlığın kökeni ve şekillenmesi adına bu manâda ortaya atılan teoriye önce Darwinizm dendi; daha sonra ise, "bir bohça gibi kat kat olan bir şeyin katlarının peşi peşine açılması ve içine doğru nüfuz edebilmek için bir şeyin üzerindeki perdeleri açma" manâsında, Lâtince menşeli "evolüsyon" kelimesi kullanılmaya başlandı.

    Günümüzde evolüsyon, günlük dilde gelişme, olgunlaşma, safha safha yücelme/kemale erme manâlarının yanısıra, sadece teknik ve dar manâda Darwinizm'i değil, canlılar âleminde iç ve dış tesirlerle ortaya çıkan mutasyon ve transformasyonları ifade etmek için de kullanılmaktadır.

    Bu sebeple yazımızda, evolüsyon (tekâmül, evrim) kelimesiyle yeni ve eski bütün Darwinci fikirleri kast ediyoruz.

    Gerçi, Darwin'den evvel de benzer iddialarda bulunanlar olmuştur.

    Bazıları, Kant'ı, Bacon'ı, Hegel'i bunlar arasında sayarlar.

    Yukarıda sıraladıklarımıza rağmen, Darwin'den önce biyolojik manâda evrimden söz eden, transformizm/ dönüşümcülük teorisiyle sadece Lamarck olmuştur.

    O, içinde teorisini anlattığı Zooloji Felsefesi'ni Darwin'in doğduğu yıl neşretti (1809).

    Bu kitap, Darwin tam kitap okuyabilecek yaşa geldiği zaman meşhur oldu.

    Darwin'i, o ünlü teorisini ortaya atmaya sevk eden üç önemli tesirden bahsedilebilir.

    Bunlardan birincisi, papaz Malthus'tur.

    ingiltere'de fakirliğin hüküm sürdüğü bir dönemde nüfusu ve nüfus artışını fakirliğin sebeplerinden biri olarak gören ve o dönemde ingiltere'de uygulanmakta olup, fakirlere devlet kesesinden yardımı öngören kanuna karşı çıkan Malthus, Nüfus Üzerine Bir Deneme (1798) adlı kitabında, yeryüzünde nüfusun geometrik / katlanarak arttığını, buna karşılık, beslenme sahalarının darlığını, gıda maddelerinin gittikçe azaldığını ve eğer âfetler, seller, felâketler, salgın hastalıklar da olmasa, artan nüfusun beslenemeyeceğini ileri sürdü.

    Malthus, böyle bir iddia ile, fakirler kanununun kaldırılmasını teklif ediyordu.

    Darwin, tamamen ekonomik endişelerle ileri sürülen böyle bir iddiadan kendine göre ilmî neticeler çıkarmaya çalıştı ve ileride göreceğimiz üzere, Malthus'un bu teorisinden natürel seleksiyonu / tabi ayıklanmayı çıkardı.

    Darwin üzerinde ikinci önemli tesir, onun Güney Amerika kıyıları ve Büyük Okyanus adalarında araştırmalarını sürdürdüğü dönemde, Malaya adalarında çalışmalarını yürüten, Yeni Türlerin Ortaya Çıkışını Düzenleyen Kanun Üzerine isimli eserin sahibi Alfred Russel Wallace yapmıştır.

    Wallace, Darwin'e yazdığı kitap çapındaki uzun mektubunda, tabiatta çevreye en iyi uyum sağlayan varlıkların yaşamaya devam ettiğinden ve dolayısıyla canlılar arasında bir hayat mücadelesi olduğundan söz ediyordu.

    Darwin, meşhur teorisini ortaya atarken, işte bu iddiadan da cesaret aldı.

    Darwin üzerinde üçüncü önemli tesir, kendinden önce evrim mevzusunda şu veya bu şekilde ve değerde söz söyleyen bazı ilim adamlarından kaynaklanmıştır.

    Darwin'e tesir eden bu ilim adamlarının görüşleri, günümüzde büyük ölçüde kabul görmemekte, meselâ Lamarck için Adnan Adıvar: "Bir kısım meseleleri çok aceleden ve ilim haysiyetine uymayacak şekilde derlemiş, toplamış basit bir insandır." hükmünü vermektedir.

    Buna karşılık, Darwin'in ise, farklı kaynaklardan derlediği düşünceleri, daha canlı, ilim haysiyetine daha uygun bir hale getirip ortaya koyduğu ileri sürülmektedir.

    Oysa, bu konuda basit dahi olsa bazı gerçekleri arz ettiğim zaman görülecektir ki, Darwin'in iddiaları gibi, bunları oluşturması ve takdimi de, ilim metodolojisine ve gerçeklere uymaktan fersah fersah uzak bulunmaktadır.

    Darwin, canlılar arasındaki bazı benzerliklerden yola çıkar ve onunla birlikte, ona tesir eden bilim adamları, tezlerini başlıca şu dört iddiaya dayandırırlar:

    1) Çevreye ait dış şartların, bazen de iç müessirlerin canlılar üzerinde tesiri olur ve bu tesirler, canlılarda az çok değişikliğe sebebiyet verir.

    2) Bu değişiklikler, canlıya şu veya bu şekilde ve kısmen fayda sağlar.

    3) Bu küçük değişiklikler, kalıtım yoluyla sonraki nesillere aktarılır.

    4) Tabî ayıklanma yani doğal seleksiyon: Nüfusun hızlı artışı karşısında gıdalarını temin için canlılar birbirleriyle mücadele ederler. Canlı hayatı, bu mücadeleden, hattâ savaştan ibarettir. Bu savaşta kuvvetli taraf galip gelir ve hayatını devam ettirir; zayıf ve mağlûplar ise yok olmaya mahkûmdurlar. Ayrıca âfetler, belâlar ve musibetler de mukavemetsizleri alıp götürür ve yeryüzünde, güçlü olan yeni türler kalır.

    Bu düşünce, Malthus'un, yukarıda sözü edilen ekonomik görüşüne dayanmaktadır.

    Şimdi, Darwinizm'e esas teşkil eden bu dört unsuru ve onlarla alâkalı hususları detaylarıyla ele alıp değerlendirmeye çalışalım:

    Darwin, tabiattaki benzeşme veya benzerliklerden yola çıkar.

    Ona göre, bazı üst sınıf canlıların bir takım organlarında görülen güdükleşme ve bodurlaşmalar, onların evrim sürecinde alt sınıflardan getirdiği, fakat yeni sınıfta işe yaramadığı için o hali almış ve güdükleşip, bodurlaşmış uzuvlardır.

    Meselâ, Darwin'e göre, insan vücudundaki kıllar, memeli hayvanların kıllarından kalıtım yoluyla insana geçmiş olup, bu geçiş sürecinde pek çoğu dökülmüş ve sadece bir kısmı kalmıştır. Neden..!

    Darwin'in bu tür iddialarının tutarlı bir yanı yoktur.

    insanda yüzün, gözün, kulağın olması, insanın maymundan türediğini veya bazı tür canlılarda aynı ya da benzer organların bulunması, onların birbirlerinden türediklerini göstermez.

    Kâinatta pek çok canlı ve bu canlı türleri arasında benzerlikler vardır.

    Çünkü bütün canlı varlıklar gidip dört temel unsura dayanmaktadır: Azot, karbon, oksijen, hidrojen.

    insan da, hayvan da, pek çok ortak gıdadan beslenir.

    Özellikle insanlar, aynı tür gıdaları alırlar.

    Buna rağmen, bütün varlık türleri birbirlerinden, her bir insan ferdi diğerinden pek çok yönleri itibariyle oldukça farklıdır.

    Görünüşteki ve yapıdaki benzerlikler, birbirinden türemeyi gerektirmez.

    Menşe birliğine rağmen görülen farklılıklar, varlıklarda amaç, anlam ve fonksiyonun önce geldiğini, maddî yapının da buna göre tanzim edildiğini gösterir.

    Önce gelişigüzel veya çok güzel bir bina yapıp, sonra ona fonksiyon biçilmez!

    Zihinde oluşmuş bir manâ, bir muhteva olmadan kelimeler teşekkül etmez, kitap yazılmaz.

    Her bina, aşağı yukarı aynı malzemeden oluşur; bina çeşitleri arasında pek çok benzerlikler bulunur; ama hiç biri, diğerinin aynı değildir.

    Bütün kelimeleri veya dilleri oluşturan harfler sayılıdır; ama her söz o sınırlı işaretlerle ifade edilmektedir; öyle ki, 7 harflik bir kelimede 6 harf aynı olsa, bir harfin farklılığı, o kelimeyi diğerlerinden farklı kılar. 6 harf ortak, fakat 1 harf farklı olmak üzere, 7 harfli 7 ayrı kelime bulunabilir. Burada 6 harfin benzerliği, bu kelimelerin birbirinden türemiş olmasını gerektirmez. Her bir kelimeye varlık kazandıran ve onun harflerden oluşmuş malzemesini belirleyen, o kelimenin manâsıdır.

    Aynen bunun gibi, varlıklar arasında da, benzer fonksiyonlar için benzer yapılar, benzer organlar gerekir.

    Canlılar âleminde, bir takım yapı benzerliklerine ve aynı malzemeler kullanılmış olmasına rağmen, görülen sonsuz çeşitlilik, veya tersinden ifade edecek olursak, sonsuz çeşitliliğe rağmen görülen yapı benzerlikleri, tamamen bir iradeye, bir manâya işaret eder.

    Bu sebeple, manâya göre kelime oluşturulduğu gibi, varlık sebebine, gâyesine ve taşıyacağı anlama göre canlılar yaratılır ve kendilerine uygun yapı, uygun organlar verilir.

    Dolayısıyla, canlılar arasındaki benzerlikler, Darwin'in iddia ettiği gibi bir türemeyi değil, tam tersini gösterir.

    ikinci olarak, yeryüzünde sayısız denebilecek derecede varlık ve yüzbinlerce varlık türü vardır.

    Eğer, her varlık türüne ayrı bir yüz, apayrı organlar, her bir türe ait diğerlerinden tamamen farklı yapı ve vücut verilecek olsa idi, bu takdirde, sonsuz sayıda yapı, organ ve vasıf olması gerekirdi.

    Konuyu insanlar için düşündüğümüzde ise, her bir insan ferdi, hayvanlar âlemine göre âdeta başlı başına bir tür teşkil ettiğinden, o zaman her bir insan için ayrı bir yapı, ayrı bir şekil söz konusu olurdu.

    Şüphesiz Allah, her bir türe, her bir insan ferdine, ona has ayrı bir şekil, ayrı bir yapı vermeye kâdirdir.

    Fakat bu durumda, canlılar âleminde ve insanlar arasında tanışma, yakınlaşma, yardımlaşma, kaynaşma ve beraberlik gerçekleşmez, dolayısıyla, her bir tür diğerlerine yabancı kalır, neticede de ortaya yaşanmaz bir dünya çıkardı.

    Ayrıca, her benzeyen şey veya aralarında benzerlikler bulunan iki şey, birbirinin aynı demek değildir.

    Meselâ, sıvının çok çeşitleri vardır ama, gülsuyu ile tuz ruhu birbirinden farklıdır; kullanışta bile biri rahatlatır, diğeri yakar.

    Aynı şekilde, güneş de, elektrik de, mum da, çıra da ışık verir; fakat bunların hepsi tek bir kaynağa bağlanamaz.

    insanın yapısında bulunan bir veya çok sayıda organın hayvanlarda da bulunması, hattâ insanlarla hayvanlar arasındaki büyük benzerlikler, iki tür arasında bir geçiş olduğunu göstermez.

    Çünkü her varlığa, hayatı ve hayattaki vazifesini yerine getirme fonksiyonları için gereken organlar verilir.

    Kaldı ki, vücutta dün faydasız ve güdükleşmiş görünen pek çok organın bugün çok önemli vazifeler gördüğü anlaşılmış bulunmaktadır.

    Bunun yanısıra, tabiatta da bazen, çevreye, çevrenin umumi yapısına uygun düşmez gibi görünen bazı nesneler var olabilir; olabilir değil, vardır da.

    Ama, onların da kendilerine ait ne manâlar ifade ettiği üzerinde durulabileceği gibi, biz, tabiatın yapısını da bütünüyle çözmüş değiliz.

    Sonra, bazen bir şey, çok da uygun olmayan bir yere bir desen unsuru olarak konabilir ve dikkatleri üzerine çeker. Eğer göz buna takılır ve insan, ona dayanarak, umumi yapı üzerinde bir hüküm verecek olursa yanılır.

    işte bu nokta, çok ayakların kaydığı bir imtihan noktasıdır.

    1000 kapılı bir sarayın önce kapalı 2 kapısını görüp, sarayın bütünüyle kapalı olduğunu iddia etmek veya, kökü sağlam, gövdesi sağlam, dalları, yaprakları sağlam, bütün meyveleri sağlam, fakat iki meyvesi çürük bir ağaca, meyvelerinden bakıp, önce iki çürük meyveyi görünce ağacın çürüklüğüne hükmetmek ciddi bir yanlış olduğu gibi, bir - iki organın güdüklüğüne ve güya faydasızlığına bakarak, bundan türler arasında geçiş ve evrim neticesine varmak, aynı şekilde ilim dışı bir yanlıştır.

    Benzerliklerden hareket eden Darwin, insanlarda bulunan bir kısım hastalıkların hayvanlarda da bulunmasını, güya bir başka delil olarak değerlendirir.

    Burada da söylenecek söz, yukarıdakilerden farklı olmayacaktır.

    insanda, şu ana kadar bilinenleriyle onlarca, hatta alt şubeleriyle yüzlerce çeşit hastalık vardır.

    Eğer her bir canlı türüne ait farklı hastalıklar olmuş olsa idi, sayısız hastalık çeşidi bulunması gerekirdi.

    ikinci olarak, büyük ölçüde aynı malzemeden yapılmış ve benzer fonksiyonlar gören insan ve hayvan vücutlarında benzer hastalıkların bulunması gayet doğal olup, bundan canlıların birbirinden türedikleri sonucuna varmak, hiç bir değer ifade etmez.

    Kaldı ki, insanlardaki hastalıklar, meselâ aynıyla veya bir eksiğiyle maymunlarda görülmemektedir.

    Tam tersine, bu hastalıklardan bir veya birkaçı farklı hayvan türlerinde görülebilmektedir.

    Meselâ, kronik amfizem atlarda, lösemi kedilerde ve sığırlarda, kas distrofisi tavuklarda ve farelerde, damar sertliği domuzlarda ve güvercinlerde, kan pıhtılaşması bozuklukları ve nefritler köpeklerde, mide ülseri domuzlarda, anevrizma hindilerde, safra taşı tavşanlarda, karaciğer iltihabı köpek ve atlarda, böbrek taşı köpek ve sığırlarda, katarakt köpek ve farelerde görülür.

    Buradan hareketle, insanın fareden geldiğini, köpekten türediğini, sığırdan dönüştüğünü mü iddia edeceğiz?

    insanda ve hayvanda aynı tür virüsler, bakteriler bulunabilir.

    Bu hususların hiç biri, köken birliğini ispatlamaz.

    Biyolojik açıdan insandan çok uzak olan kuşlarda ve tavuklarda bazı hastalıklar vardır ki, insanda da bulunur; fakat bu hastalıklarla tavuğa insanı yaklaştırmak, esas Darwin'in dayanak noktasından uzaklaşma demektir.

    Çünkü o, işi tekâmüle bağlamış ve nihayet insanla diğer hayvan türleri arasına maymunu koymuştur.

    Darwin'in hareket noktalarından biri olan benzerliğin evrime hiç de temel olamayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, onun diğer hareket noktaları sayılan, kullanılmayan organların zamanla güdükleştiği ve Lamarck'ın, türlerde sonradan kazanılan özelliklerin kalıtım yoluyla sonraki nesillere geçtiği iddiasının da hiçbir geçerliliğinin olmadığını belirtmeliyiz.

    Gerçi, insanlarda fazla kullanılan bazı uzuvların, bilhassa kasların geliştiğini görürüz. Halter yapan bir insanda zamanla, özellikle kol kasları çok iyi gelişir. Fakat haltercinin çocuğu, hiç de güçlü kol kaslarıyla dünyaya gelmez; onun da, benzer kol kaslarına sahip olmak için yine halter yapması gerekir.

    Bunun gibi, meselâ Musevîler, yaklaşık 4000 yıldır sünnet olmaktadırlar. Fakat, bu kadar uzun bir süre içinde herhangi bir Musevî çocuğunun sünnetli doğduğu görülmemiştir.

    Aynı şekilde, yüz milyonlarca Müslüman da 14 asırdır sünnet olmaktadır; fakat aramızda sünnetli doğan birine rastlanmamıştır.

    Dolayısıyla, bir neslin iktisap ettiği, yani sonradan kazandığı bir hususiyetin kalıtım yoluyla sonraki nesillere intikal ettiğini, hem de yerleşmiş bir kural olarak kabul etmek, ilimle ve ilim haysiyetiyle telif edilemez.

    Bunun gibi, kullanılmayan uzuvların zamanla körelip, sonraki nesillere de aynen intikal ettiği, kullanılanların ise geliştiği de bir efsane ve hurâfeden ibarettir.

    Lamarck, "zürafa uzun ağaçlara boynunu uzatma lüzumunu duyduğu için, boynu anormal uzamıştır" iddiasında bulunur.

    Hayvanlar arasında hangi hayvan vardır ki, boynunu uzatıp, ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları yemek istemesin?

    Acaba neden sadece zürafanın boynu uzamış da, diğerlerininki uzamamıştır?

    Keçiler de mütemadiyen ağaç dallarından beslenirler; o kadar ki, ormanların düşmanıymış gibi, ağaçlar üzerinde otlarlar.

    Ama boyunları hiç uzamadığı için, devamlı ağaçlara tırmanma zahmetine katlanırlar.

    Yılan, taşta toprakta sürüneceğine, ayakları olsun istemez miydi?

    Darwin'in, "yılanın ayaklarının zamanla güdükleştiği" şeklinde bir bakış açısı vardır.

    Buradaki çelişki herkesin görebileceği ölçüde açıktır.

    Eğer canlılar âleminde bir tekâmül / evrim söz konusu ise, bu takdirde yılan, solucan gibi bir hayvan iken, ayakları uzamış, olgunlaşmış ve uzun ayaklı hale gelmiş olması beklenir.

    Bir devrede kullanıldığı için ayakların uzadığını kabul ediyoruz; sonra da diyoruz ki, yılan ayaklarını kullanmadığı için ayakları bodurlaştı.

    Oysa, eğer yılan dünyaya at gibi ayaklı olarak gelmiş olsa idi, ayaklarını pekalâ kullanırdı.

    Hem niye kullanmayıp, sürüngen hale gelmiş olsun ki!

    Bir yandan yılanın, kullanılmadığı için ayaklarının âdeta yok seviyesinde bodurlaştığı iddia edilirken, beri yandan, sürüne sürüne boyunun uzadığını iddia etmek, bir çelişki değil de nedir?

    Yine Darwin'in iddiasına göre, "kuş, kanadını uçmak için sonradan kazanmıştır."

    Bu iddiada da, yine apaçık bir çelişki vardır.

    Çünkü, kullanılan organın geliştiği, kullanılmayanın güdükleştiği iddiasına göre kuş, kendisini uçuracak hale gelinceye kadar kanatlarını kullanmadı demektir.

    O halde, kullanılmayan, belli bir süre işe yaramayan kanatların bodurlaşıp, yok olması veya yok olma seviyesine gelmesi gerekirdi.

    Ayrıca, böyle bir iddia pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir: Kuş, kendisini uçuracak kadar bir kanada sahip olmadan, yavaş yavaş nasıl olgunlaştı da birden kanat sahibi oluverdi?

    Kuş, kanat sahibi olmayı veya bunun gereğini nasıl hissetti ve bu kanatlarını nasıl geliştirdi?

    Kanat sahibi olma his ve ihtiyacıyla sürekli egzersiz yapıyordu da, kanatları birden mi ortaya çıkıverdi?

    Kanat sahibi oluncaya kadar kuş, yerde, diğer hayvanlarla birlikte mi geziyordu?

    Kuşun, kullandığı ve birden kanat haline gelen bir organı vardı da, uzun süre onu muhafaza mı etti; böyle ise, nasıl ve hangi sebeple muhafaza etti?

    Ne Darwin'in, ne de onun teorisine gerçekmiş gibi herhangi bir dogmaya sarılırcasına sarılanların, bu sorulara verebilecekleri ikna edici hiçbir cevap yoktur.

    Evrim üzerinde ısrar edenler, söz konusu, yani kullanılmayan uzuvların zamanla güdükleştiği ve bunların kalıtımla sonraki nesillere geçtiği iddiasına güya delil olarak, insandaki kör bağırsağı ve bademcikleri misal verirler.

    Kör bağırsağın ince bağırsak ile kalın bağırsak arasında yer aldığını belirterek, onun ot yiyen eski atalarımızdan kalmış ve güdükleşmiş bir uzuv ve dolayısıyla lüzumsuz olduğunu ileri sürerler.

    Aynı şekilde, bademcikleri de lüzumsuz görürler.

    Halbuki, bugün bademciğin, boğaz yoluyla vücuda girecek mikroplara karşı âdeta bir karakol, bir sigorta gibi çalıştığını ilim söylüyor.

    Kör bağırsak hakkında da Prof. Osman Barlas, Klinik ve Teşhis isimli kitabında, "insan için ikinci bir mide" ifadesini kullanmaktadır.

    Bu organımızın, lenf ve kan damarlarınca zengin oluşu da onun ehemmiyetini göstermektedir.

    Belki ileride kör bağırsak hakkında daha çaplı, daha zengin malûmat sahibi olabileceğiz.

    Bu kadarı bile, sözünü ettiğimiz iddiaların tutarsızlığını ortaya koymaya yeter zannediyorum.

    Darwin, insandaki kılların da güdükleşmiş olduğundan bahseder ve "insan, kıllı cedlerinden, kılları dökülerek insan haline gelmiştir" der.

    Ama, kadının vücudunda aynı tip kılların bulunmamasını izah için de, evrimle hiç de uyuşmayacak bir mazerete başvurur: "Kadının cazibesi için öyle olması gerekiyordu."

    Hikmet açısından, Allah'ın yaratması zaviyesinden meseleye belki böyle bir açıklama getirilebilir; fakat, her bakımdan, partiküllere ve onların hareketlerine varıncaya kadar baştan sona küllî bir şuur, mutlak bir bilgi, irade ve kudretin eseri olduğunu ortaya koyan varlığı, hayatı, kâinatı; şuursuz, bilgisiz, iradesiz, hikmetsiz maddeye, tabiata ve tesadüflere havale eden bir teorinin, kadında erkekteki kılların aynıyla bulunmamasını izah sadedinde bir hikmete, şuurlu bir sebebe müracaat etmesi, tam bir çelişki, bir kaçma, daha doğrusu asıl gerçekten kaçamamadır.

    Darwin, aynı müracaatı, insanın başındaki kılların niye dökülmemiş olduğunu güya izah etme adına da yapar ve, "kafa, darbelere çok maruz kaldığından onların kalması gerekiyordu" der.

    Acaba insanın burnu, alnı, onlardan da öte dizleri, ayakları daha mı az darbeye maruz kalıyor ki, burnundaki, alnındaki kıllar dökülmüş, dizdekiler seyrekleşmiş veya küçülmüş de, baştakiler kalmış ?!

    Neo-Darwinistler, adaptasyon, yani canlının yaşadığı ortama uyum sağlayıp değişim geçirdiği iddialarına güya delil olarak şunu ileri sürmektedirler:

    Avrupa'da sanayi bölgelerinde isin, dumanın, pasın çok bol olduğu yerlerde endüstri melanizmi dediğimiz bir vaka karşımıza çıkmaktadır.

    Bu ortamda koyu renkli güveler, açık renkli güvelere nisbeten koyu renkli duvarların üzerinde iyi kamufle olduklarından düşmanlarından daha iyi korunmakta, dolayısıyla da daha fazla üremektedirler, demek ki, bir değişme söz konusu olmaktadır.

    Bir gün gelecek ve açık renkliler tamamen yok olurken, sadece koyu renkli güveler kalacaktır.

    Böyle bir misalin evrime delil olduğu iddiasının ne kadar tutarsız olduğu açıktır.

    Çünkü, her şeyden önce, ister açık renkli olsun isterse koyu renkli olsun, yok olan da, ayakta kalan da güvedir.

    Ortada bir türden başka bir türe geçiş söz konusu olmadığı gibi, tür içinde bir değişiklik de söz konusu değildir.

    Demek ki güvelerde, belli şartlara maruz kaldıklarında renk değiştirme özelliği vardır ve olan da işte budur.

    Aynı cinsten varlıkları, ister "tabi" bir hadise neticesinde, isterse sunî izolasyonla, yani farklı şartlarda yaşamaya terk etmekle aralarında farklılaşmalar olduğu iddiası, adaptasyon temelinde evrime güya bir başka delil olarak ileri sürülmektedir.

    Bu türden farklılaşmalar her zaman görülebilir; fakat farklılaşmalar yine zahirîdir ve aynı tür içinde cereyan etmektedir.

    Böyle bir tür için değişimin, tekâmül zinciri içinde dönüşümle değişik türleri meydana getireceği iddia edilemez.

    iddia edilse de, böyle bir iddia hiçbir ilmî değer taşımaz.

    Evrim ve ceninin anne karnında geçirdiği safhalar

    Bu konuda delil diye ileri sürülen bir diğer iddia da, ceninin, anne karnında geçirdiği gelişme safhalarında diğer canlılara, yani bütün omurgalı canlı ceninlerinin anne karnındaki ilk safhalarda birbirlerine benzediğidir.

    Bu iddianın da tutarlı bir yanı yoktur.

    Prof. Şengün bunu da eleştirir ve döllenmiş bir yumurtanın söz konusu gelişme safhalarında ne derece analojik, yani diğerleriyle benzer bir hüviyete sahip olduğunu bilemediğimizi ifade eder.

    Esasen bunun tespiti çok kolay değildir.

    Çünkü bazı canlı embriyoları çok hızlı gelişir; bazılarının gelişmesi ise yavaş olur.

    Zahiren morfolojik bir benzeşme var gibi görünse de, her canlı nesli, kendine has özellikler, kromozomlar, genler ve donatılmış bulunduğu kabiliyetler materyaliyle yine kendine has bir gelişme seyri izler.

    Kur'an, ceninin anne karnında geçirdiği safhalarla ilgili, oldukça açık ve ilmin 14 asır sonra ulaştığı bilgileri verir.

    Bu bakımdan, konuyu ilgili Kur'an âyeti çerçevesinde ele alalım:

    "Şurası bir gerçek ki Biz, insanı çamurdan alınıp süzülmüş bir hülâsa, bir özden yaratırız. Sonra onu sperm halinde sağlam bir yere yerleştiririz. Sonra nutfeyi yapışkan, döllenmiş hücreye, ardından et görünümünde bir maddeye çevirir, onuda kemiklere dönüştürüp, sonra da kemiklere et giydirir, ardından onu yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. Şimdi bak da, Allah'ın ne mükemmel Yaratan olduğunu düşün!" (Mü'minun, 23/12-15)

    Âyet, insanın maddî kökeni olarak, önce topraktaki elementlerden, insana gıda olarak giren bu elementlerin insanda meydana getirdiği bir sıvı veya protein çorbasından söz etmektedir.

    Sonra bu sıvı, nutfe olarak anne karnına geçmekte ve artık anne karnında farklı merhaleler takip etme yoluna girmektedir.

    Bu yolda, Allah önce onu alaka, yani rahim cidarına yapışan pıhtımsı madde yapmaktadır.

    Alaka kelimesinin, Türkçe'de "ilgi" manâsına gelen alâka ile de münasebeti vardır.

    Yani, nutfenin aldığı bu ilk şekil, rahim cidarına yapışarak anne ve vücuduyla bir bağ teşkil etmekte, o vücuttan beslenmektedir.

    Esasen Kur'an, bütün bu oluşları Allah'a nispet etmektedir.

    Çünkü, ne o nutfenin, ne de alakanın kendi kendine bir şey yapabilme, insan haline gelme vetiresinde sonsuz bir şuur, irade, ilim ve kudretin varlığını gerektiren işlerin en küçüğüne bile muvaffak olabilme imkânı yoktur.

    Bu sebeple, bütün bunları yapan Allah'tır; bizim, hadiseyi izah ederken sanki bütün bunlar anne karnında kendiliğinden meydana geliyormuş gibi ifadede bulunmamız ancak mecaz olabilir.

    Halbuki evrim ve onu iddia eden bilim, bütün bunları tesadüflere ve kendi kendine oluşlara bağlayarak, tarihte görülmemiş bir cehalet ve inkâr sergilemektedir.

    Zannediyorum, materyalist bilimin evrim üzerinde bu derece durması da bundan olsa gerek...

    Anne karnında rahim duvarına yapışıp kalan, anne ve onun vücuduyla derin ve köklü bir münasebete geçen alaka, daha sonra mudğa haline gelir.

    Mudğa, ağza alınıp çiğnenmiş et parçası gibi biçimsiz, yuvarlak gibi ama yuvarlak olmayan bir şey demektir.

    Derken, çiğnenmiş et parçası görünümündeki bu hücre yığını içinden bir grup, önce kıkırdak ve daha sonra da kemik haline gelmeye başlar.

    Bu hücreler teşekkül ettikten sonra kas ve bağ dokusu hücreleri teşekkül eder ve bu hücrelerden meydana gelen et, kemiğe giydirilir.

    Bütün bunlar, röntgen ışınlarıyla anne karnını görebilmek mümkün olduktan sonra modern embriyolojinin tespit ettiği safhalardır ve Kur'an, bunları, 14 asır öncesinden apaçık bir dille ortaya koymuştur.

    Oysa o, bu türden ilmî gerçeklere, ana maksatları olan Tevhid, Nübüvvet, Haşir, ibadet - Adalet'i tespit, ispat ve izah sadedinde teşbih, istiare, temsil, mecaz yüklü ifadelerle ve antrparantez temas edip geçer.

    Ancak Kur'an'ın ceninin anne karnında geçirdiği safhaları, bu şekilde apaçık bir anlatımla ortaya koyması, herhalde bu mevzuda ileri sürülecek şüpheleri izale ve evrim gibi, yaratılışı inkâra yönelik teorilerin yanlışlığını 14 asır öncesinden belgelemek için olsa gerektir.

    Kur'an, kemiklere et giydirilmesinin ardından, "sümme enşe'nâhu halkan âhar - Sonra Biz onu "halkan âhar" - o ana kadar takip ettiği seyir içindeki durumunu değiştirerek başka bir varlık halinde inşa ettik" der.

    işte bu nokta, artık insanın başlı başına kendine has bir yaratılışa sahip olmaya başladığı noktadır.

    Bütün omurgalı canlıların ceninleri, ilk 5, yani nutfe, alaka, mudğa, ızam (kemik), lahm (et giyme) safhalarında aynı gibi görünür.

    Bu safhalarda teşekküle durmuş bir kuş, bir balık, bir insan ceninine de bakılsa, çok farklı bir halde görülmez.

    Fakat aynı gibi olan bu benzeyiş, tamamen zâhirîdir.

    Bir defa, daha önce ifade edildiği gibi, süreç, bazılarında çok kısa, bazılarında ise uzundur.

    ikinci olarak, her bir canlı türüne ait ceninin, dıştan, belki anne karnının içine bile girsek göremeyeceğimiz kendine has özellikleri vardır ve o, bu hususiyetlerine göre gelişmektedir.

    Hatta öyle ki, bu, her insanda diğerinden bir dereceye kadar farklıdır; çünkü neticede ortaya gözlerden saçlara, burundan dudaklara, boydan kiloya, parmak uçlarından DNA'lara, görünümden karaktere, kabiliyetlerden tercihlere kadar farklı bir tip çıkacaktır.

    Bu ceninler arasında, sadece türe bağlı ortak noktalar söz konusu olabilir.

    Meselâ, bütün insanlar, ahsen-i takvim, yani en güzel kıvama, yaratılmışlar içinde akıl, şuur ve iradeye, dünyaya geldikten sonra da öğrenme, iman ve ibadetle terakki edecek istidatlara sahip bir hususiyet kazanabilme sırrına ulaşacağı için, her insan cenini bu hedefi gerçekleştirecek donanımdadır.

    Bununla birlikte, yukarıda arz edildiği gibi, her bir ceninin, ferdî farklılıklara vasıta olabilecek kendine has hususiyetleri de vardır.

    O canlıyı bütün diğer canlılardan ayıran DNA programı, kromozomlarında genler halinde yazılmış durumdadır.

    Durum böyle olduğu halde, omurgalı canlıların ceninlerinin ilk 5 safhasında bu hususiyetleri dıştan görmek mümkün olmadığından, sanki onların hepsi birbirinin aynıymış gibi telâkki edilebilir.

    Kaldı ki, bu safhaya kadar kuş, balık, insan gibi omurgalı varlık ceninlerini birbirinin aynısı dahi olsa, bu safhada ortaya çıkan ani değişikliği, bilim de, evrimciler de ne ile izah edebilirlerki?

    Hadis-i şerifler, bu safhada insana ruh üflendiğinden ve kaderinin "alnı"na yazıldığından söz ederler.

    Materyalist bilim ve evrim, ruhu da, kaderi de kabul etmediğine göre, bu ani farklılaşmayı, hatta her bir insan ferdinin bu safhada başkalarından farklı olarak kendi olmaya yönelmesini ne ile açıklayacaklardır?

    Bu farklılaşma, her bir insana gerçek hüviyetini veren ruhtan ve onun kaderinden, yani, onu o yapan hususiyetlerden kaynaklanıyor ise, bu da tamamen manevî olduğuna göre, bu nokta, bilimi ve evrimcileri, oturup her meseleyi yeni baştan düşünmeye sevk etmeli değil midir?

    Bununla birlikte biz, evrimcilerin aksi iddialarına rağmen, her bir hayvan türünün ve her bir insan ferdinin cenininde, ona has, her bir insan için, ona ait ruhu ve kaderi kabullenecek farklılıkların bulunduğunu düşünmekteyiz.

    5'inci safhadan sonra insan cenini, artık dış görünüşüyle de insan olma; her bir insan cenini, tamamen, hususiyetlerini taşıdığı ferd olma yoluna yönelir.

    Bu süreç, onun ahsen-i takvim sırrını kazanacağı süreçtir.

    işte Allah, insanın yaratılışında, yaratılışın bilhassa bu son safhasında, yaratma sıfatının en yüksek, en şümullü mertebesini veya en büyük, en yüksek, en şümullü mertebedeki yaratıcılığını ifade sadedinde âyeti, "Fe-tebârekallahu ahsenu'l-hâlıkîn: işte bak da, Allah'ın ne mükemmel Yaratan olduğunu bir düşün!" diyerek noktalar.

    Kısaca, insanda Hâlık / Yaratıcı ismi en yüce mertebede tecelli ettiğinden, insan, Allah'ın isimlerinin yüceliğiyle donatılmış, ahsen-i takvim sırrına mazhar, çok müstesna bir varlıktır.

    Netice olarak, omurgalı canlılara ait ceninlerin, ilk gelişme safhalarında birbirlerine, bu arada, insan cenininin omurgalı hayvan ceninlerine benzemesi görüntüdedir; dış görünüş itibariyledir ve dolayısıyla bu görünüş, hiçbir zaman evrime delil olamaz.

    20'inci asrın gerçek ilim adamlarından, meşhur astrofizikçi ve pek çoklarınca kendisine ikinci Einstein nazarıyla bakılan Sir James Jeans, Esrarlı Kâinat ve Etrafımızdaki Kâinat isimli eserlerinde: "insanlar, meşgul oldukları fenlerde fenâfi'l-fen olurlar" der.

    Yani insan, hangi fende, hangi ilim dalında fazla meşgul olursa, onda fâni olur.

    Artık hep bu ilmin kulağıyla duyar, onun gözüyle görür, o ilim hesabına konuşur ve onun heyecanını yaşar.

    O kadar ki, Sir Jeans, bu hususta şöyle bir misal de verir: Bir müzisyen, piyanonun 5. ve 8. tuşlarında mütemadiyen aynı sesi duyduğu için, merdivenlerden inerken de 5. ve 8. basamakta aynı sesi duyacağını zanneder.

    Geometri ile meşgul olan bazıları, başka gezegenlerde insan gibi geometrik düşünen varlıklar varsa, onlara mevcudiyetimizi hissettirmek için Afrika'da, Arap yarımadasında ve Büyük Sahra'da, üçgenler, dörtgenler yapıp, içlerinde ateş yakıp büyük büyük ışıklar oluşturdular.

    Onlar, geometride fânî olmuşlardı.

    Matematikle ciddi meşgul olanlar, kâinatın Sanatkârının kâinatı matematik ölçülere göre yarattığını iddia ederler.

    Bunlar da matematikte fani olmuşlardır.

    Darwin ise, hayatı boyunca hayvanla, hayvan fosilleriyle uğraşmıştır.

    Dolayısıyla, meşgul olduğu sahanın dışına çıkamadığı için, varlığa, yaratılışa, kısaca her şeye bu sahanın penceresinden, onun gözlükleriyle bakmış ve hipotezini ispat için de aklın, mantığın ve ilmin kabul edemeyeceği yorumlara başvurmuştur.

    Onun teorisini ısrarla ve bir dogma halinde kabul edip, ispata çalışanlar da aynı tavır içindedirler.

    James Jeans, bu düşüncesiyle, büyük faydalarına rağmen, branşlaşmanın getirdiği tehlikelere de dikkat çekmiş olmaktadır.

    http://tr.fgulen.com/content/category/30/139/147/
    1 ...