bağımsız sinema üstadı. sade diliyle, gerçekliğiyle, kendi ekolünü yaratmış deha kişi. kolay gelmedi bu yere. bu yüzden ne kadar takdir etsek az zeki abiyi. evet tanıştım. birkaç defa sohbetimiz oldu. yakın zamanda bir daha sohbet etme imkanı bulabileceğim için heyecanlanıyorum.
iki filmindeki beyaz honda civic arabası, gözden kaçmayan yönetmendir. araba bekleme odasında zaten film içinde, iniyor, biniyor. fakat kader filminde, oyuncular sokakta yürürken yanlarından o arabayla geçtiğini görüyoruz.
konyali arkadaslari isletirken kullandigim nick. bu isimde bir insan oldugunu yeni ogrendim ve kendisinden en yakin zamanda ozur dilemeyi planlamaktayim.
bağımsız sinema üstadı. hala ön yargıyla yaklaşan yedinci sanat özürlülerin saldırısına maruz kalıyor.
biraz önce fotoğrafçıda karşılaştık. her zamanki gibi kısa bir sohbet oldu. ah be zeki abi.
mekan sirkeci.
--spoiler--
hoşunuza gitmeyebilir ama filmleriniz arasında şöyle bir sınıflandırma yapıyorum: mesela birinci gruptaki filmler '' masumiyet, itiraf ve kader ''. bunların kendi içinde modeller ve değerler taşıdığını ve yaşayan karakterler sunduğunu düşünüyorum.
zd-üçüncü sayfa'yı niye dahil etmediniz?
üçüncü sayfa 'yı c blok, yazgı ve bekleme odası 'yla birlikte ikinci gruba dahil ediyorum. bu gruptaki filmlerde de kurgusallığın öne çıktığını, karakterlerin bir fikir, bir konsept olarak kaldığını düşünüyorum.daha yaşamdan yoksun buluyorum aslında onları.
zd-c blok için haklısınız ama diğerleri için katılmıyorum.
tahmin ediyorum katılmayacağınızı. şöyle diyebiliriz: insan iyicil ve kötücül yanları arasında köprü kurabiliyorsa, yani kötülüğün içinde olduğu halde iyicil yanlarına da gidip gelebiliyorsa bu bir yaşam barındırıyor. mesela, masumiyet'te bir yanda kötülük, saplantı, bir yanda vefa,aşk, sadakat var. kötülükten iyiliğe çıkan bir köprü var içinde. bu ona yaşam sunuyor. tabii her biri farklı farklı ele alınacak,üzerine konuşulacak filmler. masumiyet, itiraf ve kader'deki karakterlerin bir nebze olsa daiç dünyalarına girebiliyoruz. c blok, üçüncü sayfa, yazgı ve bekleme odası'nda ise insanın sadece kötücül yanlarına yoğunlaşıyorsunuz, iyiliğe bir çıkış sunmuyorsunuz. ve en önemlisi karakterlerinizin iç dünyalarını hiç açmıyorsunuz bize.bu yüzden yaşamdan yoksun kalıyorlar.peki neden böyle?
zd-öyle insanlar oldukları için.
nasıl yani, iç dünyaları yok mu bu insanların?
zd-var elbette ama... şöyle insanlar vardır, özellikle yazgı'daki musa ile bekleme odası'ndaki ahmet için bayağı belirgin bir tavır bu ya da öyle bir durum da kalsalar tam tersini söylemek.
neden böyle bir durum da tersini söylüyorlar mesela? bir nedensizlik hakim bu filmlerde, oysa içinde yaşadıkları, bağlandıkları bir sebep var.
zd-tavır size yabancı geldi. ama çokca yaptığımız, yaşadığımız bir şey bence bu. insanın içiyle dışının bir mesafe ve zıtlık şeklinde tezahür etmesi, gerçekleşmesi...insanın doğasında, yaratılışında olan bir şey bu. hele bu ar, namus , gurur , kibir gibi bir yığın duygu varken...mesela, ahmet benim kibir duygusu sonucunda benim aklıma gelen bir kahramandı. kibirli birinin ne hissettiğini, ne yaşadığını bilmek nasıl mümkün olabilir ki?
kibirli olduğu için mi iç dünyasına giremiyoruz? o yüzden mi oraya ket vuruyor?
zd-evet. yani kendi kafasında yarattığı hatta biraz da güçlü biri olduğu için gerçeğini de yapmış, bir yere koymuş, oradan yaşıyor.başka hiçbir şey umrumda değil. mesela sadece sanat filmleri çekiyor.oysa bir sürü özlemleri var; sinan çetin 'e bile özlem duyuyor.kadınlara, sokağa, yaşama özlem duyuyor, ama kendini farklı gördüğü için, bunlara rağmen kibirinden -artık oturduğu o zemin onun için ne ifade ediyorsa- oradan çıkmıyor. bunun için de herkesi harcıyor.
ahmet'in gerçekten iç dünyasını hiç göremiyoruz. o zaman bu adam ne kadar gerçeklik kazanıyor?
zd-mesela inanma arzusunu çok yakıcı bir şekilde içinde taşıyıp inanamayan biri çok mu inanılmaz gelir size? inanma, aşık olma arzusunu, aşık olan, inanan insanların bile yaşayamayacağı bir yakıcılıkla yaşayıp inanamayan, aşık olamayan biri çok mu inanılmaz? ben mesela bunu didaktik olmadan, sadece filmle özel bir bağ kurabilecek çok az sayıda insan için, böyle bir duyguyu vermek için yaptım. ahmet her şey için yanıp tutuşuyor aslında, bir sürü inanma arzusu taşıyor.
ama bunu hiç anlamıyoruz, hissetmiyoruz. belki bir parantez açmalıyım. bir sınıflandırmaya girişirken ve yaşamdan yoksun derken mesela ahmet gibi karakterler hayatın içerisinde yok dmeek istemedim. ama perdeye düştüğünde, sizin filminize konu olduğunda bir yaşam kazanamıyorlar, yani eksik olan bir şeyler var.
zd-doğrudur. yani bir evde yaşıyor, bekleme odası ismini de boşuna koymadık zaten.
ahmet de yaşamın içinde,belki tanıdığımız insanlardan biri ama biz onun dünyasına yeterine vakıf olamadığımız için ya da siz ona orada o ruhu veremediğiniz için...
zd-yazgı'da da öyleydi.ama bu benim bir meseleyi ortaya koyabilmem için... özellikle yazgı, durum gereği bireyi daha açıklayabilme fırsatı yakalayan bir filmdi ya da ahmet'in o kızın sevgilisiyle konuşma sahnesinde olduğu gibi, değerlerin, iyilerin dünyasındaki bir iki yüzlülüğü anlatma fırsatı da veriyordu bana. mesela yazgı'da musa'nın savcıyla olan konuşması...orada şu soru, benim sinema yapma arzusunu yoğun biçimde hissetmeme sebep olan bir şeydir. ''ben yeryüzünde kendim de dahil bugüne kadar kötüyü savunan tek bir insan görmedim.'' yani kendini böyle ifade eden, böyle deklare eden...eğer deli değilse zaten bu imkansız; yaratılışa terstir. peki, öyleyse iyiliğin bu kadar cılız ve zayıf kalması neden? bütün bu aklımızın bile almayacağı kötülükleri kim yapıyor? nedense bunların hepsi iyilik adına yapılıyor.. bugün abd iyilik dına ırak'ı bombalıyor, bir hırsız kendi iyiliği için hırsızlık yapıyor, bir kız iyilik adına kocasına yalan söylüyor. o zaman biri de bana bunu açıklasın; bir ideoloji, bir din açıklasın mesela bana bunu.neden? anlama çabasında, anlama sanatında bir sorun var bana göre. o yüzden işte kendi kendime bir tür sayıklama gibi, sevilmekten çok sevilmemeyi, anlaşılmaktan çok anlaşılmamayı ön plana çıkartarak işte ahmet'i yazıyorum, musa'yı yazıyorum.
zd-değil. çok ahlaki bir tavır yüzünden yapıyorum bunu. sizi yanıltacağım ama anlaşılmamayı göze alarak...anlaşılmamayı göze almak, anlaşılma arzusundan daha değerli ve erdemli bir duygu bence. bunun da arkasında kibir olabilir ona itiraz etmem.
--spoiler--
--spoiler--
kendi döneminizden ya da son dönemlerden sizi heyecanlandıran yönetmenler var mı?
zd- başta abbas kiyarüstemi, nasıl kayıtsız kalabilirim? sonra cohen kardeşler,alexander payne, amerikalı birkaç yönetmen özellikle. var tabii. ama hiçbir zaman sinefil olamadım. hatta iyi bir seyircinin karşısında bayağı bir susup kalırım. michael mann, mesela çok seviyorum. böyle var, tabii. ama pek çok sinema seyircisi eminim benden daha çok isim çıkarır.
filmlerinizde atmosfer yaratmada sıklıkla argoyu kullanıyorsunuz. peki, bunun yerine atmosferi başka şeylerle kurmayı hiç düşündünüz mü?
zd- düşünmedim.mesela filmlerimdeki kostümler, kahveler, evlerin dekorları, koltukları dikkatinizi çekiyor mu ya da rahatsız ediyor mu?
hayır, oraya ait bir şey.
zd- argo da öyle...bir eksantriklik olsun diye, gereği yokken kullanılırsa küfre karşıyım. ama benim filmlerim de olmazsa eksik olurdu. böyle bir çevreye yabancı olanların rahatsız olmalarını, yadırgamalarını, hatta karşı çıkmalarını anlayabiliyorum. ama bunun başka bir yolu olmazdı. mesela bu açıdan bir sansür olsa çekmezdim, ilerde çekerdim.
mütevazi, cana yakın bağımsız sinema üstadı. hala altın koza meselesi konuşulur. arkadaş derdiniz nedir. bu ülkede kaç tane bağımsız sinemayı yaşatmaya çalışan adam kaldı.
koyu bir beşiktaş taraftarı olan,nuri bilge ceylan'la bir yerde karşılaştırılıp sohbet ettirilmesini istediğim günümüz türk sinemasının başarılı yönetmenlerinden biri.
ben insanlara eğlence değil muğlaklık vaat ediyorum diyen yönetmendir. zaten filmlerini izleyince bu kanıya varıyorsunuz. filmlerinde insanların iki yüzlülüğünü, aşkı, masum olmayı, sıradan olmayı kısacası hayatı anlatan bir yönetmen. filmlerini izleye izleye kafam oldu muğlak ama olsun be seviyoruz seni beşiktaşlı.
tüm filmlerini izlemiş, bunun yanında kendisine dair röportajları ve soru-cevapları barındıran bir kitabı büyük ölçüde analiz ederek okumuş bir yazar olarak sinemasını genel olarak beğendiğim, fakat anlatısına dair bazı mühim değerlemelerin yapılması gerektiğini düşündüren yönetmen.
1)bazı karakterlerin yaşamdan kopuk olduğunu değerlemek. ve bunu çok sevdiği dostoyevski anlatısıyla yaptığını düşününce sanki ortada eksik bir şeyler kalıyor. zira yazgı'daki musa'yı bir nietzsche vari hiçlik mertebesine layık bulunca kendiliğinden musa'nın bu hiçciliğinin, kayıtsızlığının hatta ısrarla sürdürdüğü eylemsizliğinin işleniş tarzında daha da bir şeyler olmalı ve eklenmeli diyor insan. içe dönük bir emare belki de entelektüel içkin bir yalnızlık hikayesi arıyor buluyorsun kendini. hakikaten itiraf 'ta bazı şeylerin daha da oturduğu harun'un dünyasının geçmiş yaşantının getirdiği bir yaşanmışlıktan bağımsız değerlenmemesi hatta bu içe dönük sürecin işleniş tarzındaki psikolojik gerilim tandansının kuvvetli ve bir o kadar da güçlü bir argüman oluşturduğu açık. harun içinde taşıdığı vicdan yükünden kurtulma muhasebesi yapıyor bir nevi arınma hissiyatı bu. şimdi burdan yazgı'ya gidersek musa'nın emniyetteki suçu üzerine alırken ki ruh hali albert camus derinliğinden uzak ben yaptım öyle oldu yüzeyselliğine dahi oturuyor. ve demirkubuz'un ısrarla söylediği kayıtsızlığın musa'ya yansımasını sahne de etkileyici ve derinlikli bulamıyoruz. bu aslında salt bir neden arama çalışması da değil. fakat musa'nın iç dünyasına daha detaylı girilse bazı kritik püf noktaları yakalanabilse durum değişik olabilirdi. (demirkubuz kibire kadar götürüyor olguyu. fakat insanın doğasındaki o kibirden uzak bir hayat sürüyor sanki musa. yani kış uykusu 'ndaki aydın beye dair yapılmış derinlikli analizler yazgı'da ve doğal olarak karakteri musa'da yok gibi)yönetmenin en olmuş filmim yazgı en nefret ettiğim filmim c blok gibi bir söyleminin olduğunu yazgı'yı değerlerken anımsamakta yarar var!:)
2)karakterlerin kötülükten erdeme bir çıkış yolu yaratamayıp bir köprü kuramaması ve onların üzerine sinmiş mutlak çıkışsızlık hissiyatı...tabii burada kahramanların dostoyevskiyen tinsel bir aydınlanma ve ışığa ne olursa olsun çıkamaması bir kaybeden şövalyeye dönüşmüş olması üzerinden de tekrara düşen bir sinemasal tavır... bunda yılmaz güney geleneğinin melodramla buluşmasının daha ziyade melodram geleneğinin sivrilmesinin, sosyo-kültürel savların ve realist bakış açısının törpülenmesinin de payı olduğunu düşünüyorum.
3)bekleme odası eleştirilerin aksine sevdiğim bir demirkubuz çalışmasıdır. özellikle kişiselliği hatta otobiyografik tatlar bırakması bunu bırakırken de yüksek doz kibir içermesi ilgi çekicidir. suç ve ceza'yı çekmek isteyen ama bir türlü yapamayan demirkubuz'un film de bunu ahmet vasıtasıyla yapmaya çalıştığını izleriz. ahmet'teki yoğun entelektüel kaygı ve onun bir yönetmen olması demirkubuz'la parelellikler içerir. ahmet'in boşluk hissi yazgı'daki musa'ya benzer bir ruhsuzluk içerir. fakat burada ahmet'in yoğun kibirle kendisini çevresindeki insanlara ve kadınlara farklı gösterme eşiğine de rastlarız. bu sözde entelektüel kazanımdan beslenir. burada kimsenin bilmediğini düşündüğüm enteresan ve mühim bir ayrıntıyı demirkubuz filmini fazla dramatize etmemek için filme koymaz. o da ahmet'in ciddi rahatsızlığıdır. bu ayrıntının çıkarılması doğal olarak bir boşluk yaratır ve bunu biz yazgı'dakinden farklı olarak sadece kibirle anlamlandırmaya çalışırız.
4)yönetmenin izlenmesi gereken filmleri açısından bir sıralama yaparsak kafaya masumiyet ve onun ön filmi gibi duran kader 'i ilk gruba koyabiliriz. harun karakterinin inandırıcılığı ve onun kendisini vicdani rahatlama arzusuyla karşısındakilerin anımsadıkça hayatlarının kararması zıt başlılığını harika yansıtan itiraf (yine de film eleştirmenlerinin söylediğinin aksine ilk grupta düşünmüyorum) ve yoğun boşluk hissine rağmen albert camus'un yabancı'dan uyarlanan yazgı'sını hatta melodram yönüyle içinde bulunulan sosyal şartların iyi bir arabesk betimlemesi olan üçüncü sayfa 'yı daha sonra tavsiye edeceğimiz filmler olarak 2. grupta ifadeleyelim. üçüncü grupta hayli sevsem de bir belirsizlik anlatısı olan bekleme odası ,vasatı geçememiş bir dönem anlatısı olan kıskanmak sayılabilir. başarısız bir ilk deneme c blok 'u dördüncü grupta değerlemek mümkün. zaten bunlar sonrası bir de yeraltı çekilmişti. o da kimi boşluklarıyla 3. gruba sanki 2. gruptan daha yakın duruyor. tabii bunlar kişisel notlarım ve beğenilerim sonucunda oluşturduğum kanılardan yola çıkarak verdiğim yargılar. doğal olarakta sadece beni bağlıyor.
bugün yılmaz güney konulu panelde yer almış güzel insan. konuşmasına "aslında yılmaz güneyi sevmem ben...... gibi bir 1 nisan şakasıyla başlıyorum" diye girmiş ve salonu güldürmüştür.
festival kapsamında 12 nisan pazar günü saloniksv'de sinema dersi verecekmiş, etkinlik ücretsiz müritlerine durulur. http://film.iksv.org/tr/etkinlikler