zeki demirkubuz

entry487 ↓ galeri
    257.
  1. --spoiler--
    hoşunuza gitmeyebilir ama filmleriniz arasında şöyle bir sınıflandırma yapıyorum: mesela birinci gruptaki filmler '' masumiyet, itiraf ve kader ''. bunların kendi içinde modeller ve değerler taşıdığını ve yaşayan karakterler sunduğunu düşünüyorum.

    zd-üçüncü sayfa'yı niye dahil etmediniz?

    üçüncü sayfa 'yı c blok, yazgı ve bekleme odası 'yla birlikte ikinci gruba dahil ediyorum. bu gruptaki filmlerde de kurgusallığın öne çıktığını, karakterlerin bir fikir, bir konsept olarak kaldığını düşünüyorum.daha yaşamdan yoksun buluyorum aslında onları.

    zd-c blok için haklısınız ama diğerleri için katılmıyorum.

    tahmin ediyorum katılmayacağınızı. şöyle diyebiliriz: insan iyicil ve kötücül yanları arasında köprü kurabiliyorsa, yani kötülüğün içinde olduğu halde iyicil yanlarına da gidip gelebiliyorsa bu bir yaşam barındırıyor. mesela, masumiyet'te bir yanda kötülük, saplantı, bir yanda vefa,aşk, sadakat var. kötülükten iyiliğe çıkan bir köprü var içinde. bu ona yaşam sunuyor. tabii her biri farklı farklı ele alınacak,üzerine konuşulacak filmler. masumiyet, itiraf ve kader'deki karakterlerin bir nebze olsa daiç dünyalarına girebiliyoruz. c blok, üçüncü sayfa, yazgı ve bekleme odası'nda ise insanın sadece kötücül yanlarına yoğunlaşıyorsunuz, iyiliğe bir çıkış sunmuyorsunuz. ve en önemlisi karakterlerinizin iç dünyalarını hiç açmıyorsunuz bize.bu yüzden yaşamdan yoksun kalıyorlar.peki neden böyle?

    zd-öyle insanlar oldukları için.

    nasıl yani, iç dünyaları yok mu bu insanların?

    zd-var elbette ama... şöyle insanlar vardır, özellikle yazgı'daki musa ile bekleme odası'ndaki ahmet için bayağı belirgin bir tavır bu ya da öyle bir durum da kalsalar tam tersini söylemek.

    neden böyle bir durum da tersini söylüyorlar mesela? bir nedensizlik hakim bu filmlerde, oysa içinde yaşadıkları, bağlandıkları bir sebep var.

    zd-tavır size yabancı geldi. ama çokca yaptığımız, yaşadığımız bir şey bence bu. insanın içiyle dışının bir mesafe ve zıtlık şeklinde tezahür etmesi, gerçekleşmesi...insanın doğasında, yaratılışında olan bir şey bu. hele bu ar, namus , gurur , kibir gibi bir yığın duygu varken...mesela, ahmet benim kibir duygusu sonucunda benim aklıma gelen bir kahramandı. kibirli birinin ne hissettiğini, ne yaşadığını bilmek nasıl mümkün olabilir ki?

    kibirli olduğu için mi iç dünyasına giremiyoruz? o yüzden mi oraya ket vuruyor?

    zd-evet. yani kendi kafasında yarattığı hatta biraz da güçlü biri olduğu için gerçeğini de yapmış, bir yere koymuş, oradan yaşıyor.başka hiçbir şey umrumda değil. mesela sadece sanat filmleri çekiyor.oysa bir sürü özlemleri var; sinan çetin 'e bile özlem duyuyor.kadınlara, sokağa, yaşama özlem duyuyor, ama kendini farklı gördüğü için, bunlara rağmen kibirinden -artık oturduğu o zemin onun için ne ifade ediyorsa- oradan çıkmıyor. bunun için de herkesi harcıyor.

    ahmet'in gerçekten iç dünyasını hiç göremiyoruz. o zaman bu adam ne kadar gerçeklik kazanıyor?

    zd-mesela inanma arzusunu çok yakıcı bir şekilde içinde taşıyıp inanamayan biri çok mu inanılmaz gelir size? inanma, aşık olma arzusunu, aşık olan, inanan insanların bile yaşayamayacağı bir yakıcılıkla yaşayıp inanamayan, aşık olamayan biri çok mu inanılmaz? ben mesela bunu didaktik olmadan, sadece filmle özel bir bağ kurabilecek çok az sayıda insan için, böyle bir duyguyu vermek için yaptım. ahmet her şey için yanıp tutuşuyor aslında, bir sürü inanma arzusu taşıyor.

    ama bunu hiç anlamıyoruz, hissetmiyoruz. belki bir parantez açmalıyım. bir sınıflandırmaya girişirken ve yaşamdan yoksun derken mesela ahmet gibi karakterler hayatın içerisinde yok dmeek istemedim. ama perdeye düştüğünde, sizin filminize konu olduğunda bir yaşam kazanamıyorlar, yani eksik olan bir şeyler var.

    zd-doğrudur. yani bir evde yaşıyor, bekleme odası ismini de boşuna koymadık zaten.

    ahmet de yaşamın içinde,belki tanıdığımız insanlardan biri ama biz onun dünyasına yeterine vakıf olamadığımız için ya da siz ona orada o ruhu veremediğiniz için...

    zd-zaten ruhsuzluk söz konusuydu.

    doğrusu bir ruhsuzluk var.

    zd-yazgı'da da öyleydi.ama bu benim bir meseleyi ortaya koyabilmem için... özellikle yazgı, durum gereği bireyi daha açıklayabilme fırsatı yakalayan bir filmdi ya da ahmet'in o kızın sevgilisiyle konuşma sahnesinde olduğu gibi, değerlerin, iyilerin dünyasındaki bir iki yüzlülüğü anlatma fırsatı da veriyordu bana. mesela yazgı'da musa'nın savcıyla olan konuşması...orada şu soru, benim sinema yapma arzusunu yoğun biçimde hissetmeme sebep olan bir şeydir. ''ben yeryüzünde kendim de dahil bugüne kadar kötüyü savunan tek bir insan görmedim.'' yani kendini böyle ifade eden, böyle deklare eden...eğer deli değilse zaten bu imkansız; yaratılışa terstir. peki, öyleyse iyiliğin bu kadar cılız ve zayıf kalması neden? bütün bu aklımızın bile almayacağı kötülükleri kim yapıyor? nedense bunların hepsi iyilik adına yapılıyor.. bugün abd iyilik dına ırak'ı bombalıyor, bir hırsız kendi iyiliği için hırsızlık yapıyor, bir kız iyilik adına kocasına yalan söylüyor. o zaman biri de bana bunu açıklasın; bir ideoloji, bir din açıklasın mesela bana bunu.neden? anlama çabasında, anlama sanatında bir sorun var bana göre. o yüzden işte kendi kendime bir tür sayıklama gibi, sevilmekten çok sevilmemeyi, anlaşılmaktan çok anlaşılmamayı ön plana çıkartarak işte ahmet'i yazıyorum, musa'yı yazıyorum.

    anlaşılmamak belki bir gizem oluşturuyor.

    zd-değil. çok ahlaki bir tavır yüzünden yapıyorum bunu. sizi yanıltacağım ama anlaşılmamayı göze alarak...anlaşılmamayı göze almak, anlaşılma arzusundan daha değerli ve erdemli bir duygu bence. bunun da arkasında kibir olabilir ona itiraz etmem.
    --spoiler--

    (bkz: copy paste değil alın teri)
    (bkz: insan doğasındaki kötülük ve akıl dışılık)
    2 ...