evrim teorisine karşı gelmek, bir süre sonra evrim teorisinden nefret etmeye dönüşüyor ; ve böylece evrim teorisi canavar gibi gözüküyor. evrim teorisine karşı duruş sergileyen en mantıksız lafın ( argüman değil) bile evrim teorisini çürüttüğü iddia ediliveriyor.
bu nefretin nedenini merak ederken, hiç aramadığım bir yerde iyi bir cevap buldum.
toplum-sanayi-devlet üçlüsü, kendilerine uygun bireyleri yetiştirmek için bütün bireyleri sırayla ezer. bireyin kişiliğini yok eder, bireyi boşaltır, yerine kendilerinin istediği belirlenmiş mantıkları ve hareketleri yerleştirir. fakat bu süreç kolay değildir. bu süreç boyunca bireylerde nefret ve şiddet dürtüsü güçlenir. toplum-sanayi-devlet troykasına karşı duramazlar. nefretlerini ve şiddetlerini başka bir yere yönertirler: doğaya.
toplum-sanayi-devlet troykası, doğayı yendiğini ve böylece bireyleri koruduğunu söyler. birey de bu troykanın dördüncü ayağı olur. ezilmekten kaynaklanan nefret ve şiddet duygularını doğaya yöneltir. troyka bireyi, birey doğayı... doğayı ezmekten mutludur, doğayı değiştirmekten mutludur; en azından böyle kabul eder.
evrim teorisinin getirdiği düşünce akımlarının ve bireysel düşüncelerin büyük bir kısmı, insanı doğanın bir parçası olarak kabul eder. evrim teorisi; insanı doğanın içinde, doğayla değişen bir yaratık olarak görür, gösterir. evrim teorisine duyulan nefret bu noktada baş gösterir.
birey, doğayı yendiğini, doğayı ezdiğini düşündükçe mutluydu. evrim teorisi ise, bireyi alay edilen doğanın içine koyuyor. böylece, bireyler az önce küfrediyor oldukları yerde duruyorlar. kendilerini alçak, sindirilmiş, küfredilmiş, hakaret edilmiş olarak görüyorlar; küçük düşmüş hissediyorlar.
bu noktada ise, aklıma şu laf geliyor. evrim teorisinden nefret eden birey sorar: ''sen şimdi dedenin maymun olduğunu kabul edebiliyor musun?''. maymun doğanın içindedir, doğayı ezmişseniz maymunu da ezmişsiniz demektir. evrim teorisi, dedeyi maymunu da doğanın bir parçası olarak kabul ediyor. ve dedeyi de torunu da ezilmişlerin safına koyuyor. troykanın altında ezilen birey, bu şekilde düşünüp, evrim teorisinden nefret ediyor; çünkü kendisini ezilmiş olarak görmek istemiyor.
bu nefretin yenilmesi, ya da dönmesi gereken yere döndürülmesi ise hiç kolay değil.
sevgi dolu olduklarını iddia eden katı dindar pıtırcaklarımızın aslında nefret dolu bireyler olduğunu kanıtladığım için mutluyum.
alçak gönüllü olduklarını da iddia ederler, öyle olmadıklarını kanıtladığım için bir kez daha mutluyum.
Gücü sonsuz ve yarattıgı her uzuv gerekli yaratıcının yılan ve balinalardaki kalça kemiklerini, kör mağara balıklarının gözlerini, bize zararı bile dokunan apandistin neden var olduğunu ve maymunlarda ayak parmak açıklığını kolaylaştıran plantaris kasının bizde aşil'e kadar gidip kaybolmasını, önce Adem'in yaratıldığı düşünülürse erkeklerde iş görmeyen memelerin kadınlarda nesil devamını etkileyen bir organa dönüşmesini o olmadan açıklayamayışımızla kuvvetlenen teoridir.
çok uzun zamandan beri insanoğlu'nun kabul etmesi beklenen saçmalık. *
farzedelim ki kabul ettik, hadi maymundan geldik diyelim...
yani hayvan olmayı insan olmaya tercih ettik, eşref - i mahlukat olmayı, yoktan varolmayı reddettik ne olacak, ne değişecek?
dünyada bu kadar sorun varken ve kıyametimiz yaklaşıyorken bu inat niye.
ben düşünmeyi, hissetmeyi, üretmeyi, dünyaya faydalı biri olmayı seçiyorum.
sen istersen otların arasına pisliğini yapıp sonra onun üstünde uyumayı seven bir ırka ait olduğunu idda etmeye devam et.
hadi sana kolay gelsin...
kimse maymundan geldik demiyor,
ortak atadan geldik diyor
anlayın artık dedirten gerçeklik.
ayrıca ne üstün yaratıklarmışsınız amına koyim götünüzdeki boku temizlerken teknolojinin olmadığı, yeryüzündeki dillerin yeni icat edildiği, insanların leş yiyiciler olduğu günleri düşünün.
sen maymun değilim ben üretiyorum diyorsun ama dünya varolduğundan beri bu fabrikalar yoktu
(bkz: kodumun salaa)
''Evrim teorisi şimdiye kadar yasalaşmış olmalıydı.Bunun gerçekleşmemesi, Darwin'in kuramında bir kusur olduğu için değil, bu derece kapsamlı bir dünya görüşünü kavramada yetersiz kaldığımızı gösterir.'' Stephen Jay Gould
hucrenin nasil olustugunu aciklayamayan, her seyi baslatan olgu unsurunu atlayan, gozun olusmasini aciklamada yetersiz kalan teori. yaratilisi reddettigi icin eksiktir ama bu eksiklerinden ziyade ortaya attigi bazi gercekler temel alinarak insanlarin gozu boyanir.
Basitten bileşiğe, kıymetsizden kıymetli olmaya doğru gelişe tekâmül/evrim diyoruz.
Canlı varlığın kökeni ve şekillenmesi adına bu manâda ortaya atılan teoriye önce Darwinizm dendi; daha sonra ise, "bir bohça gibi kat kat olan bir şeyin katlarının peşi peşine açılması ve içine doğru nüfuz edebilmek için bir şeyin üzerindeki perdeleri açma" manâsında, Lâtince menşeli "evolüsyon" kelimesi kullanılmaya başlandı.
Günümüzde evolüsyon, günlük dilde gelişme, olgunlaşma, safha safha yücelme/kemale erme manâlarının yanısıra, sadece teknik ve dar manâda Darwinizm'i değil, canlılar âleminde iç ve dış tesirlerle ortaya çıkan mutasyon ve transformasyonları ifade etmek için de kullanılmaktadır.
Bu sebeple yazımızda, evolüsyon (tekâmül, evrim) kelimesiyle yeni ve eski bütün Darwinci fikirleri kast ediyoruz.
Gerçi, Darwin'den evvel de benzer iddialarda bulunanlar olmuştur.
Bazıları, Kant'ı, Bacon'ı, Hegel'i bunlar arasında sayarlar.
Yukarıda sıraladıklarımıza rağmen, Darwin'den önce biyolojik manâda evrimden söz eden, transformizm/ dönüşümcülük teorisiyle sadece Lamarck olmuştur.
O, içinde teorisini anlattığı Zooloji Felsefesi'ni Darwin'in doğduğu yıl neşretti (1809).
Bu kitap, Darwin tam kitap okuyabilecek yaşa geldiği zaman meşhur oldu.
Darwin'i, o ünlü teorisini ortaya atmaya sevk eden üç önemli tesirden bahsedilebilir.
ingiltere'de fakirliğin hüküm sürdüğü bir dönemde nüfusu ve nüfus artışını fakirliğin sebeplerinden biri olarak gören ve o dönemde ingiltere'de uygulanmakta olup, fakirlere devlet kesesinden yardımı öngören kanuna karşı çıkan Malthus, Nüfus Üzerine Bir Deneme (1798) adlı kitabında, yeryüzünde nüfusun geometrik / katlanarak arttığını, buna karşılık, beslenme sahalarının darlığını, gıda maddelerinin gittikçe azaldığını ve eğer âfetler, seller, felâketler, salgın hastalıklar da olmasa, artan nüfusun beslenemeyeceğini ileri sürdü.
Malthus, böyle bir iddia ile, fakirler kanununun kaldırılmasını teklif ediyordu.
Darwin, tamamen ekonomik endişelerle ileri sürülen böyle bir iddiadan kendine göre ilmî neticeler çıkarmaya çalıştı ve ileride göreceğimiz üzere, Malthus'un bu teorisinden natürel seleksiyonu / tabi ayıklanmayı çıkardı.
Darwin üzerinde ikinci önemli tesir, onun Güney Amerika kıyıları ve Büyük Okyanus adalarında araştırmalarını sürdürdüğü dönemde, Malaya adalarında çalışmalarını yürüten, Yeni Türlerin Ortaya Çıkışını Düzenleyen Kanun Üzerine isimli eserin sahibi Alfred Russel Wallace yapmıştır.
Wallace, Darwin'e yazdığı kitap çapındaki uzun mektubunda, tabiatta çevreye en iyi uyum sağlayan varlıkların yaşamaya devam ettiğinden ve dolayısıyla canlılar arasında bir hayat mücadelesi olduğundan söz ediyordu.
Darwin, meşhur teorisini ortaya atarken, işte bu iddiadan da cesaret aldı.
Darwin üzerinde üçüncü önemli tesir, kendinden önce evrim mevzusunda şu veya bu şekilde ve değerde söz söyleyen bazı ilim adamlarından kaynaklanmıştır.
Darwin'e tesir eden bu ilim adamlarının görüşleri, günümüzde büyük ölçüde kabul görmemekte, meselâ Lamarck için Adnan Adıvar: "Bir kısım meseleleri çok aceleden ve ilim haysiyetine uymayacak şekilde derlemiş, toplamış basit bir insandır." hükmünü vermektedir.
Buna karşılık, Darwin'in ise, farklı kaynaklardan derlediği düşünceleri, daha canlı, ilim haysiyetine daha uygun bir hale getirip ortaya koyduğu ileri sürülmektedir.
Oysa, bu konuda basit dahi olsa bazı gerçekleri arz ettiğim zaman görülecektir ki, Darwin'in iddiaları gibi, bunları oluşturması ve takdimi de, ilim metodolojisine ve gerçeklere uymaktan fersah fersah uzak bulunmaktadır.
1) Çevreye ait dış şartların, bazen de iç müessirlerin canlılar üzerinde tesiri olur ve bu tesirler, canlılarda az çok değişikliğe sebebiyet verir.
2) Bu değişiklikler, canlıya şu veya bu şekilde ve kısmen fayda sağlar.
3) Bu küçük değişiklikler, kalıtım yoluyla sonraki nesillere aktarılır.
4) Tabî ayıklanma yani doğal seleksiyon: Nüfusun hızlı artışı karşısında gıdalarını temin için canlılar birbirleriyle mücadele ederler. Canlı hayatı, bu mücadeleden, hattâ savaştan ibarettir. Bu savaşta kuvvetli taraf galip gelir ve hayatını devam ettirir; zayıf ve mağlûplar ise yok olmaya mahkûmdurlar. Ayrıca âfetler, belâlar ve musibetler de mukavemetsizleri alıp götürür ve yeryüzünde, güçlü olan yeni türler kalır.
Bu düşünce, Malthus'un, yukarıda sözü edilen ekonomik görüşüne dayanmaktadır.
Şimdi, Darwinizm'e esas teşkil eden bu dört unsuru ve onlarla alâkalı hususları detaylarıyla ele alıp değerlendirmeye çalışalım:
Darwin, tabiattaki benzeşme veya benzerliklerden yola çıkar.
Ona göre, bazı üst sınıf canlıların bir takım organlarında görülen güdükleşme ve bodurlaşmalar, onların evrim sürecinde alt sınıflardan getirdiği, fakat yeni sınıfta işe yaramadığı için o hali almış ve güdükleşip, bodurlaşmış uzuvlardır.
Meselâ, Darwin'e göre, insan vücudundaki kıllar, memeli hayvanların kıllarından kalıtım yoluyla insana geçmiş olup, bu geçiş sürecinde pek çoğu dökülmüş ve sadece bir kısmı kalmıştır. Neden..!
Darwin'in bu tür iddialarının tutarlı bir yanı yoktur.
insanda yüzün, gözün, kulağın olması, insanın maymundan türediğini veya bazı tür canlılarda aynı ya da benzer organların bulunması, onların birbirlerinden türediklerini göstermez.
Kâinatta pek çok canlı ve bu canlı türleri arasında benzerlikler vardır.
Çünkü bütün canlı varlıklar gidip dört temel unsura dayanmaktadır: Azot, karbon, oksijen, hidrojen.
insan da, hayvan da, pek çok ortak gıdadan beslenir.
Özellikle insanlar, aynı tür gıdaları alırlar.
Buna rağmen, bütün varlık türleri birbirlerinden, her bir insan ferdi diğerinden pek çok yönleri itibariyle oldukça farklıdır.
Görünüşteki ve yapıdaki benzerlikler, birbirinden türemeyi gerektirmez.
Menşe birliğine rağmen görülen farklılıklar, varlıklarda amaç, anlam ve fonksiyonun önce geldiğini, maddî yapının da buna göre tanzim edildiğini gösterir.
Önce gelişigüzel veya çok güzel bir bina yapıp, sonra ona fonksiyon biçilmez!
Zihinde oluşmuş bir manâ, bir muhteva olmadan kelimeler teşekkül etmez, kitap yazılmaz.
Her bina, aşağı yukarı aynı malzemeden oluşur; bina çeşitleri arasında pek çok benzerlikler bulunur; ama hiç biri, diğerinin aynı değildir.
Bütün kelimeleri veya dilleri oluşturan harfler sayılıdır; ama her söz o sınırlı işaretlerle ifade edilmektedir; öyle ki, 7 harflik bir kelimede 6 harf aynı olsa, bir harfin farklılığı, o kelimeyi diğerlerinden farklı kılar. 6 harf ortak, fakat 1 harf farklı olmak üzere, 7 harfli 7 ayrı kelime bulunabilir. Burada 6 harfin benzerliği, bu kelimelerin birbirinden türemiş olmasını gerektirmez. Her bir kelimeye varlık kazandıran ve onun harflerden oluşmuş malzemesini belirleyen, o kelimenin manâsıdır.
Aynen bunun gibi, varlıklar arasında da, benzer fonksiyonlar için benzer yapılar, benzer organlar gerekir.
Canlılar âleminde, bir takım yapı benzerliklerine ve aynı malzemeler kullanılmış olmasına rağmen, görülen sonsuz çeşitlilik, veya tersinden ifade edecek olursak, sonsuz çeşitliliğe rağmen görülen yapı benzerlikleri, tamamen bir iradeye, bir manâya işaret eder.
Bu sebeple, manâya göre kelime oluşturulduğu gibi, varlık sebebine, gâyesine ve taşıyacağı anlama göre canlılar yaratılır ve kendilerine uygun yapı, uygun organlar verilir.
Dolayısıyla, canlılar arasındaki benzerlikler, Darwin'in iddia ettiği gibi bir türemeyi değil, tam tersini gösterir.
ikinci olarak, yeryüzünde sayısız denebilecek derecede varlık ve yüzbinlerce varlık türü vardır.
Eğer, her varlık türüne ayrı bir yüz, apayrı organlar, her bir türe ait diğerlerinden tamamen farklı yapı ve vücut verilecek olsa idi, bu takdirde, sonsuz sayıda yapı, organ ve vasıf olması gerekirdi.
Konuyu insanlar için düşündüğümüzde ise, her bir insan ferdi, hayvanlar âlemine göre âdeta başlı başına bir tür teşkil ettiğinden, o zaman her bir insan için ayrı bir yapı, ayrı bir şekil söz konusu olurdu.
Şüphesiz Allah, her bir türe, her bir insan ferdine, ona has ayrı bir şekil, ayrı bir yapı vermeye kâdirdir.
Fakat bu durumda, canlılar âleminde ve insanlar arasında tanışma, yakınlaşma, yardımlaşma, kaynaşma ve beraberlik gerçekleşmez, dolayısıyla, her bir tür diğerlerine yabancı kalır, neticede de ortaya yaşanmaz bir dünya çıkardı.
Ayrıca, her benzeyen şey veya aralarında benzerlikler bulunan iki şey, birbirinin aynı demek değildir.
Meselâ, sıvının çok çeşitleri vardır ama, gülsuyu ile tuz ruhu birbirinden farklıdır; kullanışta bile biri rahatlatır, diğeri yakar.
Aynı şekilde, güneş de, elektrik de, mum da, çıra da ışık verir; fakat bunların hepsi tek bir kaynağa bağlanamaz.
insanın yapısında bulunan bir veya çok sayıda organın hayvanlarda da bulunması, hattâ insanlarla hayvanlar arasındaki büyük benzerlikler, iki tür arasında bir geçiş olduğunu göstermez.
Çünkü her varlığa, hayatı ve hayattaki vazifesini yerine getirme fonksiyonları için gereken organlar verilir.
Kaldı ki, vücutta dün faydasız ve güdükleşmiş görünen pek çok organın bugün çok önemli vazifeler gördüğü anlaşılmış bulunmaktadır.
Bunun yanısıra, tabiatta da bazen, çevreye, çevrenin umumi yapısına uygun düşmez gibi görünen bazı nesneler var olabilir; olabilir değil, vardır da.
Ama, onların da kendilerine ait ne manâlar ifade ettiği üzerinde durulabileceği gibi, biz, tabiatın yapısını da bütünüyle çözmüş değiliz.
Sonra, bazen bir şey, çok da uygun olmayan bir yere bir desen unsuru olarak konabilir ve dikkatleri üzerine çeker. Eğer göz buna takılır ve insan, ona dayanarak, umumi yapı üzerinde bir hüküm verecek olursa yanılır.
işte bu nokta, çok ayakların kaydığı bir imtihan noktasıdır.
1000 kapılı bir sarayın önce kapalı 2 kapısını görüp, sarayın bütünüyle kapalı olduğunu iddia etmek veya, kökü sağlam, gövdesi sağlam, dalları, yaprakları sağlam, bütün meyveleri sağlam, fakat iki meyvesi çürük bir ağaca, meyvelerinden bakıp, önce iki çürük meyveyi görünce ağacın çürüklüğüne hükmetmek ciddi bir yanlış olduğu gibi, bir - iki organın güdüklüğüne ve güya faydasızlığına bakarak, bundan türler arasında geçiş ve evrim neticesine varmak, aynı şekilde ilim dışı bir yanlıştır.
Benzerliklerden hareket eden Darwin, insanlarda bulunan bir kısım hastalıkların hayvanlarda da bulunmasını, güya bir başka delil olarak değerlendirir.
Burada da söylenecek söz, yukarıdakilerden farklı olmayacaktır.
insanda, şu ana kadar bilinenleriyle onlarca, hatta alt şubeleriyle yüzlerce çeşit hastalık vardır.
Eğer her bir canlı türüne ait farklı hastalıklar olmuş olsa idi, sayısız hastalık çeşidi bulunması gerekirdi.
ikinci olarak, büyük ölçüde aynı malzemeden yapılmış ve benzer fonksiyonlar gören insan ve hayvan vücutlarında benzer hastalıkların bulunması gayet doğal olup, bundan canlıların birbirinden türedikleri sonucuna varmak, hiç bir değer ifade etmez.
Kaldı ki, insanlardaki hastalıklar, meselâ aynıyla veya bir eksiğiyle maymunlarda görülmemektedir.
Tam tersine, bu hastalıklardan bir veya birkaçı farklı hayvan türlerinde görülebilmektedir.
Buradan hareketle, insanın fareden geldiğini, köpekten türediğini, sığırdan dönüştüğünü mü iddia edeceğiz?
insanda ve hayvanda aynı tür virüsler, bakteriler bulunabilir.
Bu hususların hiç biri, köken birliğini ispatlamaz.
Biyolojik açıdan insandan çok uzak olan kuşlarda ve tavuklarda bazı hastalıklar vardır ki, insanda da bulunur; fakat bu hastalıklarla tavuğa insanı yaklaştırmak, esas Darwin'in dayanak noktasından uzaklaşma demektir.
Çünkü o, işi tekâmüle bağlamış ve nihayet insanla diğer hayvan türleri arasına maymunu koymuştur.
Darwin'in hareket noktalarından biri olan benzerliğin evrime hiç de temel olamayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, onun diğer hareket noktaları sayılan, kullanılmayan organların zamanla güdükleştiği ve Lamarck'ın, türlerde sonradan kazanılan özelliklerin kalıtım yoluyla sonraki nesillere geçtiği iddiasının da hiçbir geçerliliğinin olmadığını belirtmeliyiz.
Gerçi, insanlarda fazla kullanılan bazı uzuvların, bilhassa kasların geliştiğini görürüz. Halter yapan bir insanda zamanla, özellikle kol kasları çok iyi gelişir. Fakat haltercinin çocuğu, hiç de güçlü kol kaslarıyla dünyaya gelmez; onun da, benzer kol kaslarına sahip olmak için yine halter yapması gerekir.
Bunun gibi, meselâ Musevîler, yaklaşık 4000 yıldır sünnet olmaktadırlar. Fakat, bu kadar uzun bir süre içinde herhangi bir Musevî çocuğunun sünnetli doğduğu görülmemiştir.
Aynı şekilde, yüz milyonlarca Müslüman da 14 asırdır sünnet olmaktadır; fakat aramızda sünnetli doğan birine rastlanmamıştır.
Dolayısıyla, bir neslin iktisap ettiği, yani sonradan kazandığı bir hususiyetin kalıtım yoluyla sonraki nesillere intikal ettiğini, hem de yerleşmiş bir kural olarak kabul etmek, ilimle ve ilim haysiyetiyle telif edilemez.
Bunun gibi, kullanılmayan uzuvların zamanla körelip, sonraki nesillere de aynen intikal ettiği, kullanılanların ise geliştiği de bir efsane ve hurâfeden ibarettir.
Lamarck, "zürafa uzun ağaçlara boynunu uzatma lüzumunu duyduğu için, boynu anormal uzamıştır" iddiasında bulunur.
Hayvanlar arasında hangi hayvan vardır ki, boynunu uzatıp, ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları yemek istemesin?
Acaba neden sadece zürafanın boynu uzamış da, diğerlerininki uzamamıştır?
Keçiler de mütemadiyen ağaç dallarından beslenirler; o kadar ki, ormanların düşmanıymış gibi, ağaçlar üzerinde otlarlar.
Ama boyunları hiç uzamadığı için, devamlı ağaçlara tırmanma zahmetine katlanırlar.
Yılan, taşta toprakta sürüneceğine, ayakları olsun istemez miydi?
Darwin'in, "yılanın ayaklarının zamanla güdükleştiği" şeklinde bir bakış açısı vardır.
Buradaki çelişki herkesin görebileceği ölçüde açıktır.
Eğer canlılar âleminde bir tekâmül / evrim söz konusu ise, bu takdirde yılan, solucan gibi bir hayvan iken, ayakları uzamış, olgunlaşmış ve uzun ayaklı hale gelmiş olması beklenir.
Bir devrede kullanıldığı için ayakların uzadığını kabul ediyoruz; sonra da diyoruz ki, yılan ayaklarını kullanmadığı için ayakları bodurlaştı.
Oysa, eğer yılan dünyaya at gibi ayaklı olarak gelmiş olsa idi, ayaklarını pekalâ kullanırdı.
Hem niye kullanmayıp, sürüngen hale gelmiş olsun ki!
Bir yandan yılanın, kullanılmadığı için ayaklarının âdeta yok seviyesinde bodurlaştığı iddia edilirken, beri yandan, sürüne sürüne boyunun uzadığını iddia etmek, bir çelişki değil de nedir?
Yine Darwin'in iddiasına göre, "kuş, kanadını uçmak için sonradan kazanmıştır."
Bu iddiada da, yine apaçık bir çelişki vardır.
Çünkü, kullanılan organın geliştiği, kullanılmayanın güdükleştiği iddiasına göre kuş, kendisini uçuracak hale gelinceye kadar kanatlarını kullanmadı demektir.
O halde, kullanılmayan, belli bir süre işe yaramayan kanatların bodurlaşıp, yok olması veya yok olma seviyesine gelmesi gerekirdi.
Ayrıca, böyle bir iddia pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir: Kuş, kendisini uçuracak kadar bir kanada sahip olmadan, yavaş yavaş nasıl olgunlaştı da birden kanat sahibi oluverdi?
Kuş, kanat sahibi olmayı veya bunun gereğini nasıl hissetti ve bu kanatlarını nasıl geliştirdi?
Kanat sahibi olma his ve ihtiyacıyla sürekli egzersiz yapıyordu da, kanatları birden mi ortaya çıkıverdi?
Kanat sahibi oluncaya kadar kuş, yerde, diğer hayvanlarla birlikte mi geziyordu?
Kuşun, kullandığı ve birden kanat haline gelen bir organı vardı da, uzun süre onu muhafaza mı etti; böyle ise, nasıl ve hangi sebeple muhafaza etti?
Ne Darwin'in, ne de onun teorisine gerçekmiş gibi herhangi bir dogmaya sarılırcasına sarılanların, bu sorulara verebilecekleri ikna edici hiçbir cevap yoktur.
Evrim üzerinde ısrar edenler, söz konusu, yani kullanılmayan uzuvların zamanla güdükleştiği ve bunların kalıtımla sonraki nesillere geçtiği iddiasına güya delil olarak, insandaki kör bağırsağı ve bademcikleri misal verirler.
Kör bağırsağın ince bağırsak ile kalın bağırsak arasında yer aldığını belirterek, onun ot yiyen eski atalarımızdan kalmış ve güdükleşmiş bir uzuv ve dolayısıyla lüzumsuz olduğunu ileri sürerler.
Aynı şekilde, bademcikleri de lüzumsuz görürler.
Halbuki, bugün bademciğin, boğaz yoluyla vücuda girecek mikroplara karşı âdeta bir karakol, bir sigorta gibi çalıştığını ilim söylüyor.
Bu organımızın, lenf ve kan damarlarınca zengin oluşu da onun ehemmiyetini göstermektedir.
Belki ileride kör bağırsak hakkında daha çaplı, daha zengin malûmat sahibi olabileceğiz.
Bu kadarı bile, sözünü ettiğimiz iddiaların tutarsızlığını ortaya koymaya yeter zannediyorum.
Darwin, insandaki kılların da güdükleşmiş olduğundan bahseder ve "insan, kıllı cedlerinden, kılları dökülerek insan haline gelmiştir" der.
Ama, kadının vücudunda aynı tip kılların bulunmamasını izah için de, evrimle hiç de uyuşmayacak bir mazerete başvurur: "Kadının cazibesi için öyle olması gerekiyordu."
Hikmet açısından, Allah'ın yaratması zaviyesinden meseleye belki böyle bir açıklama getirilebilir; fakat, her bakımdan, partiküllere ve onların hareketlerine varıncaya kadar baştan sona küllî bir şuur, mutlak bir bilgi, irade ve kudretin eseri olduğunu ortaya koyan varlığı, hayatı, kâinatı; şuursuz, bilgisiz, iradesiz, hikmetsiz maddeye, tabiata ve tesadüflere havale eden bir teorinin, kadında erkekteki kılların aynıyla bulunmamasını izah sadedinde bir hikmete, şuurlu bir sebebe müracaat etmesi, tam bir çelişki, bir kaçma, daha doğrusu asıl gerçekten kaçamamadır.
Darwin, aynı müracaatı, insanın başındaki kılların niye dökülmemiş olduğunu güya izah etme adına da yapar ve, "kafa, darbelere çok maruz kaldığından onların kalması gerekiyordu" der.
Acaba insanın burnu, alnı, onlardan da öte dizleri, ayakları daha mı az darbeye maruz kalıyor ki, burnundaki, alnındaki kıllar dökülmüş, dizdekiler seyrekleşmiş veya küçülmüş de, baştakiler kalmış ?!
Neo-Darwinistler, adaptasyon, yani canlının yaşadığı ortama uyum sağlayıp değişim geçirdiği iddialarına güya delil olarak şunu ileri sürmektedirler:
Avrupa'da sanayi bölgelerinde isin, dumanın, pasın çok bol olduğu yerlerde endüstri melanizmi dediğimiz bir vaka karşımıza çıkmaktadır.
Bu ortamda koyu renkli güveler, açık renkli güvelere nisbeten koyu renkli duvarların üzerinde iyi kamufle olduklarından düşmanlarından daha iyi korunmakta, dolayısıyla da daha fazla üremektedirler, demek ki, bir değişme söz konusu olmaktadır.
Bir gün gelecek ve açık renkliler tamamen yok olurken, sadece koyu renkli güveler kalacaktır.
Böyle bir misalin evrime delil olduğu iddiasının ne kadar tutarsız olduğu açıktır.
Çünkü, her şeyden önce, ister açık renkli olsun isterse koyu renkli olsun, yok olan da, ayakta kalan da güvedir.
Ortada bir türden başka bir türe geçiş söz konusu olmadığı gibi, tür içinde bir değişiklik de söz konusu değildir.
Demek ki güvelerde, belli şartlara maruz kaldıklarında renk değiştirme özelliği vardır ve olan da işte budur.
Aynı cinsten varlıkları, ister "tabi" bir hadise neticesinde, isterse sunî izolasyonla, yani farklı şartlarda yaşamaya terk etmekle aralarında farklılaşmalar olduğu iddiası, adaptasyon temelinde evrime güya bir başka delil olarak ileri sürülmektedir.
Bu türden farklılaşmalar her zaman görülebilir; fakat farklılaşmalar yine zahirîdir ve aynı tür içinde cereyan etmektedir.
Böyle bir tür için değişimin, tekâmül zinciri içinde dönüşümle değişik türleri meydana getireceği iddia edilemez.
iddia edilse de, böyle bir iddia hiçbir ilmî değer taşımaz.
Bu konuda delil diye ileri sürülen bir diğer iddia da, ceninin, anne karnında geçirdiği gelişme safhalarında diğer canlılara, yani bütün omurgalı canlı ceninlerinin anne karnındaki ilk safhalarda birbirlerine benzediğidir.
Bu iddianın da tutarlı bir yanı yoktur.
Prof. Şengün bunu da eleştirir ve döllenmiş bir yumurtanın söz konusu gelişme safhalarında ne derece analojik, yani diğerleriyle benzer bir hüviyete sahip olduğunu bilemediğimizi ifade eder.
Esasen bunun tespiti çok kolay değildir.
Çünkü bazı canlı embriyoları çok hızlı gelişir; bazılarının gelişmesi ise yavaş olur.
Zahiren morfolojik bir benzeşme var gibi görünse de, her canlı nesli, kendine has özellikler, kromozomlar, genler ve donatılmış bulunduğu kabiliyetler materyaliyle yine kendine has bir gelişme seyri izler.
Kur'an, ceninin anne karnında geçirdiği safhalarla ilgili, oldukça açık ve ilmin 14 asır sonra ulaştığı bilgileri verir.
Bu bakımdan, konuyu ilgili Kur'an âyeti çerçevesinde ele alalım:
"Şurası bir gerçek ki Biz, insanı çamurdan alınıp süzülmüş bir hülâsa, bir özden yaratırız. Sonra onu sperm halinde sağlam bir yere yerleştiririz. Sonra nutfeyi yapışkan, döllenmiş hücreye, ardından et görünümünde bir maddeye çevirir, onuda kemiklere dönüştürüp, sonra da kemiklere et giydirir, ardından onu yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. Şimdi bak da, Allah'ın ne mükemmel Yaratan olduğunu düşün!" (Mü'minun, 23/12-15)
Âyet, insanın maddî kökeni olarak, önce topraktaki elementlerden, insana gıda olarak giren bu elementlerin insanda meydana getirdiği bir sıvı veya protein çorbasından söz etmektedir.
Sonra bu sıvı, nutfe olarak anne karnına geçmekte ve artık anne karnında farklı merhaleler takip etme yoluna girmektedir.
Bu yolda, Allah önce onu alaka, yani rahim cidarına yapışan pıhtımsı madde yapmaktadır.
Alaka kelimesinin, Türkçe'de "ilgi" manâsına gelen alâka ile de münasebeti vardır.
Yani, nutfenin aldığı bu ilk şekil, rahim cidarına yapışarak anne ve vücuduyla bir bağ teşkil etmekte, o vücuttan beslenmektedir.
Esasen Kur'an, bütün bu oluşları Allah'a nispet etmektedir.
Çünkü, ne o nutfenin, ne de alakanın kendi kendine bir şey yapabilme, insan haline gelme vetiresinde sonsuz bir şuur, irade, ilim ve kudretin varlığını gerektiren işlerin en küçüğüne bile muvaffak olabilme imkânı yoktur.
Bu sebeple, bütün bunları yapan Allah'tır; bizim, hadiseyi izah ederken sanki bütün bunlar anne karnında kendiliğinden meydana geliyormuş gibi ifadede bulunmamız ancak mecaz olabilir.
Halbuki evrim ve onu iddia eden bilim, bütün bunları tesadüflere ve kendi kendine oluşlara bağlayarak, tarihte görülmemiş bir cehalet ve inkâr sergilemektedir.
Zannediyorum, materyalist bilimin evrim üzerinde bu derece durması da bundan olsa gerek...
Anne karnında rahim duvarına yapışıp kalan, anne ve onun vücuduyla derin ve köklü bir münasebete geçen alaka, daha sonra mudğa haline gelir.
Mudğa, ağza alınıp çiğnenmiş et parçası gibi biçimsiz, yuvarlak gibi ama yuvarlak olmayan bir şey demektir.
Derken, çiğnenmiş et parçası görünümündeki bu hücre yığını içinden bir grup, önce kıkırdak ve daha sonra da kemik haline gelmeye başlar.
Bu hücreler teşekkül ettikten sonra kas ve bağ dokusu hücreleri teşekkül eder ve bu hücrelerden meydana gelen et, kemiğe giydirilir.
Bütün bunlar, röntgen ışınlarıyla anne karnını görebilmek mümkün olduktan sonra modern embriyolojinin tespit ettiği safhalardır ve Kur'an, bunları, 14 asır öncesinden apaçık bir dille ortaya koymuştur.
Oysa o, bu türden ilmî gerçeklere, ana maksatları olan Tevhid, Nübüvvet, Haşir, ibadet - Adalet'i tespit, ispat ve izah sadedinde teşbih, istiare, temsil, mecaz yüklü ifadelerle ve antrparantez temas edip geçer.
Ancak Kur'an'ın ceninin anne karnında geçirdiği safhaları, bu şekilde apaçık bir anlatımla ortaya koyması, herhalde bu mevzuda ileri sürülecek şüpheleri izale ve evrim gibi, yaratılışı inkâra yönelik teorilerin yanlışlığını 14 asır öncesinden belgelemek için olsa gerektir.
Kur'an, kemiklere et giydirilmesinin ardından, "sümme enşe'nâhu halkan âhar - Sonra Biz onu "halkan âhar" - o ana kadar takip ettiği seyir içindeki durumunu değiştirerek başka bir varlık halinde inşa ettik" der.
işte bu nokta, artık insanın başlı başına kendine has bir yaratılışa sahip olmaya başladığı noktadır.
Bütün omurgalı canlıların ceninleri, ilk 5, yani nutfe, alaka, mudğa, ızam (kemik), lahm (et giyme) safhalarında aynı gibi görünür.
Bu safhalarda teşekküle durmuş bir kuş, bir balık, bir insan ceninine de bakılsa, çok farklı bir halde görülmez.
Fakat aynı gibi olan bu benzeyiş, tamamen zâhirîdir.
Bir defa, daha önce ifade edildiği gibi, süreç, bazılarında çok kısa, bazılarında ise uzundur.
ikinci olarak, her bir canlı türüne ait ceninin, dıştan, belki anne karnının içine bile girsek göremeyeceğimiz kendine has özellikleri vardır ve o, bu hususiyetlerine göre gelişmektedir.
Hatta öyle ki, bu, her insanda diğerinden bir dereceye kadar farklıdır; çünkü neticede ortaya gözlerden saçlara, burundan dudaklara, boydan kiloya, parmak uçlarından DNA'lara, görünümden karaktere, kabiliyetlerden tercihlere kadar farklı bir tip çıkacaktır.
Bu ceninler arasında, sadece türe bağlı ortak noktalar söz konusu olabilir.
Meselâ, bütün insanlar, ahsen-i takvim, yani en güzel kıvama, yaratılmışlar içinde akıl, şuur ve iradeye, dünyaya geldikten sonra da öğrenme, iman ve ibadetle terakki edecek istidatlara sahip bir hususiyet kazanabilme sırrına ulaşacağı için, her insan cenini bu hedefi gerçekleştirecek donanımdadır.
Bununla birlikte, yukarıda arz edildiği gibi, her bir ceninin, ferdî farklılıklara vasıta olabilecek kendine has hususiyetleri de vardır.
O canlıyı bütün diğer canlılardan ayıran DNA programı, kromozomlarında genler halinde yazılmış durumdadır.
Durum böyle olduğu halde, omurgalı canlıların ceninlerinin ilk 5 safhasında bu hususiyetleri dıştan görmek mümkün olmadığından, sanki onların hepsi birbirinin aynıymış gibi telâkki edilebilir.
Kaldı ki, bu safhaya kadar kuş, balık, insan gibi omurgalı varlık ceninlerini birbirinin aynısı dahi olsa, bu safhada ortaya çıkan ani değişikliği, bilim de, evrimciler de ne ile izah edebilirlerki?
Hadis-i şerifler, bu safhada insana ruh üflendiğinden ve kaderinin "alnı"na yazıldığından söz ederler.
Materyalist bilim ve evrim, ruhu da, kaderi de kabul etmediğine göre, bu ani farklılaşmayı, hatta her bir insan ferdinin bu safhada başkalarından farklı olarak kendi olmaya yönelmesini ne ile açıklayacaklardır?
Bu farklılaşma, her bir insana gerçek hüviyetini veren ruhtan ve onun kaderinden, yani, onu o yapan hususiyetlerden kaynaklanıyor ise, bu da tamamen manevî olduğuna göre, bu nokta, bilimi ve evrimcileri, oturup her meseleyi yeni baştan düşünmeye sevk etmeli değil midir?
Bununla birlikte biz, evrimcilerin aksi iddialarına rağmen, her bir hayvan türünün ve her bir insan ferdinin cenininde, ona has, her bir insan için, ona ait ruhu ve kaderi kabullenecek farklılıkların bulunduğunu düşünmekteyiz.
5'inci safhadan sonra insan cenini, artık dış görünüşüyle de insan olma; her bir insan cenini, tamamen, hususiyetlerini taşıdığı ferd olma yoluna yönelir.
Bu süreç, onun ahsen-i takvim sırrını kazanacağı süreçtir.
işte Allah, insanın yaratılışında, yaratılışın bilhassa bu son safhasında, yaratma sıfatının en yüksek, en şümullü mertebesini veya en büyük, en yüksek, en şümullü mertebedeki yaratıcılığını ifade sadedinde âyeti, "Fe-tebârekallahu ahsenu'l-hâlıkîn: işte bak da, Allah'ın ne mükemmel Yaratan olduğunu bir düşün!" diyerek noktalar.
Kısaca, insanda Hâlık / Yaratıcı ismi en yüce mertebede tecelli ettiğinden, insan, Allah'ın isimlerinin yüceliğiyle donatılmış, ahsen-i takvim sırrına mazhar, çok müstesna bir varlıktır.
Netice olarak, omurgalı canlılara ait ceninlerin, ilk gelişme safhalarında birbirlerine, bu arada, insan cenininin omurgalı hayvan ceninlerine benzemesi görüntüdedir; dış görünüş itibariyledir ve dolayısıyla bu görünüş, hiçbir zaman evrime delil olamaz.
20'inci asrın gerçek ilim adamlarından, meşhur astrofizikçi ve pek çoklarınca kendisine ikinci Einstein nazarıyla bakılan Sir James Jeans, Esrarlı Kâinat ve Etrafımızdaki Kâinat isimli eserlerinde: "insanlar, meşgul oldukları fenlerde fenâfi'l-fen olurlar" der.
Yani insan, hangi fende, hangi ilim dalında fazla meşgul olursa, onda fâni olur.
Artık hep bu ilmin kulağıyla duyar, onun gözüyle görür, o ilim hesabına konuşur ve onun heyecanını yaşar.
O kadar ki, Sir Jeans, bu hususta şöyle bir misal de verir: Bir müzisyen, piyanonun 5. ve 8. tuşlarında mütemadiyen aynı sesi duyduğu için, merdivenlerden inerken de 5. ve 8. basamakta aynı sesi duyacağını zanneder.
Geometri ile meşgul olan bazıları, başka gezegenlerde insan gibi geometrik düşünen varlıklar varsa, onlara mevcudiyetimizi hissettirmek için Afrika'da, Arap yarımadasında ve Büyük Sahra'da, üçgenler, dörtgenler yapıp, içlerinde ateş yakıp büyük büyük ışıklar oluşturdular.
Onlar, geometride fânî olmuşlardı.
Matematikle ciddi meşgul olanlar, kâinatın Sanatkârının kâinatı matematik ölçülere göre yarattığını iddia ederler.
Bunlar da matematikte fani olmuşlardır.
Darwin ise, hayatı boyunca hayvanla, hayvan fosilleriyle uğraşmıştır.
Dolayısıyla, meşgul olduğu sahanın dışına çıkamadığı için, varlığa, yaratılışa, kısaca her şeye bu sahanın penceresinden, onun gözlükleriyle bakmış ve hipotezini ispat için de aklın, mantığın ve ilmin kabul edemeyeceği yorumlara başvurmuştur.
Onun teorisini ısrarla ve bir dogma halinde kabul edip, ispata çalışanlar da aynı tavır içindedirler.
James Jeans, bu düşüncesiyle, büyük faydalarına rağmen, branşlaşmanın getirdiği tehlikelere de dikkat çekmiş olmaktadır.
Evrim düşüncesini değil ama geçerliliğini bugün de sürdüren evrim kuramını Charles Darwin'e (1809 - 1882) borçluyuz. Fizik ve astronomide Galileo ile Newton'un yeri ne ise Darwin'in biyolojideki konumu odur. Kısaca demek gerekirse, Darwin'in evrim kuramı birbirini tamamlayan iki öğe içermektedir: (1) Canlı dünyada değişik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; (2) Canlılar arasında yaşam savaşımı ve en uyumlunun ayıklanmaktan kurtulması diye dile getirilen evrimin gerçekleşme düzeneği. Ayrıntılı açıklamayı ileriki bölümlere bırakarak, şimdi genel bir belirlemeyle yetineceğiz.
Darwin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya atan kişi olmamakla birlikte, bu savı doğrulayan çok sayıda değişik gözlemsel kanıt ortaya koymuştur. Böylece söz konusu sav salt bir tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği kazanmıştır. ikinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini oluşturan doğal seleksiyon ilkesi Darwin'in asıl önemli katkısı olarak bilinir. Doğal seleksiyonun anlamı nedir, nasıl işlemektedir?
Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doğanın besleyemeyeceği sayı ve hızda çoğaldığını göstermektedir. Öyle ki, her kuşakta bireylerin pek çoğu erginlik çağına ulaşmadan yok olmaktan kurtulamaz. Bir türdeki bireylerden hangilerinin yaşamı sürdüreceği, hangilerinin yok olup gideceği nasıl belirlenmektedir? Canlılar dünyasında bir eleme düzeneği işlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da şansın rolü yok değildir. Ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koşullara uyum sağlamadaki rolüdür, denebilir. Canlılar aynı türden de olsalar birbirlerinden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana-babadan olan kardeşler arasında bile gözlenebilir farklar vardır. Belli bir çevrede aynı türden olan ama özelliklerinde az ya da çok farklar gösteren bireyler sınırlı olanaklar için yarışmak, yaşam savaşımı vermek zorundadırlar. Bu savaşımda çevre koşullarına uyum kurma (adaptasyon) bakımından özellikleri daha elverişli olanların üstünlük sağlaması, diğerlerinin yenik düşüp elenmesi kaçınılmazdır. Sözgelimi, görecel olarak daha hızlı koşan tavşan ve geyiklerin düşmandan kurtulma, daha çevik kedilerin avlarını yakalama, aslan ve kaplanlardan daha güçlü olanların çiftleşip döl verme, boynu daha uzun zürafaların beslenme olanakları daha fazladır kuşkusuz. Milyonlarca yıllık süreler düşünüldüğünde yaşam savaşımı veren birey veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha gelişmiş türlere yol açtığı kolayca anlaşılır. Darwin canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları işleyen doğal seleksiyon düzeneğinin amipten insana uzanan evrim sürecini yeterince açıkladığı inancındaydı. Ne var ki, doğal seleksiyon kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların da evrimi açıklamada bu düzeneği yeterince doyurucu bulmadıklarını biliyoruz.
Onlara göre, değişik felâketler, seller, çöküntüler, hadiselerin kahrediciliği, zayıf olan varlıkları alır götürür ve geriye güçlü, dayanıklı olanlar kalır.
Her şeyden önce, bunun evrimle alâkasını kurmak ne ölçüde mümkündür bilemiyorum.
Çünkü, bu türden felâketlerde ayakta kalan canlıların tür değiştirdiğine dair bir emare yoktur!
Yeryüzünde zamanla bazı hayvan türlerinin yok olup gittiği söylense de, ne bu hayvan fosilleri yeni bir tür olarak ortaya çıkmış, ne de geride kalanlar veya bir felâketten geriye kalan güçlüler, bir üst sınıfa atlamışlardır.
Ayrıca, zamanla yok olan, nesli tükenen hayvan türlerindeki tüm fertlerin zayıf - hastalıklı olduğunu iddia etmek ne kadar akıllıcadır?
ikinci olarak, her canlı türünün içinde her zaman güçlüler de vardır zayıflar da; bunlar, bir arada yaşayıp giderler.
Fakat Cenab-ı Allah'ın, hayvanların hayatı için koyduğu kanunlar çerçevesinde, bir tür veya sürü içinde bazı fertlerin zayıf, bazılarının da güçlü olmasının çok müthiş hikmetleri vardır.
Bazı türlerin etle beslenmesi, tabiatta bir gıda zinciri oluşturmakta ve bu sayede ekolojik sistem bütün mükemmelliği içinde devam etmektedir.
Eğer böyle olmamış, meselâ bir ceylan sürüsünde aslana, kaplana yakalanmayacak fertler bulunmamış olsa veya her türün bütün fertleri kuvvetli olmuş olsa idi, bu takdirde etle beslenen hayvanların hepsi ölür gider, diğer hayvanlar berikilerin aleyhine çoğalır ve ekolojik denge kökünden sarsılırdı.
Hayvanlar âleminde görülen bu olgu, zayıf fertleri bazı türlere gıda teşkil eden türlerin mevcudiyetlerini sürdürmelerinde mühim bir faktördür.
Burada şunu da kaydetmeliyiz ki, bir nesilde zayıf hayvanlar yok oluyor diye, sonraki nesiller artık güçlü olarak dünyaya gelmemektedir!
Her nesilde güçlülerle zayıflar yine bir arada bulunmakta, yine bazı zayıflar, yaşlılar ve sürüye ayak uyduramayanlar et yiyici vahşi hayvanlara gıda olmakta ve türün hayatı sürüp gitmektedir.
Buradan hareketle, evrimciler ve tabiatperestler, hayatın bir çatışma, bir kavgadan ibaret olduğu şeklinde, tek bir vakayı bütün canlıların hayatına genellemek gibi büyük bir cinayeti de işlemişlerdir.
Bunlara göre, hayatın tek gayesi, canlının varlığını sürdürmesi, bunun için de gıda temininden ibarettir.
insan hayatını da aynı şekilde değerlendiren evrimci, tabiatçı ve materyalistler, bu şekilde zayıfların aleyhine kuvvetlilerin ayakta kalmasını âdeta tabiî bir hak gibi görmüş, insan hayatının gâyesini de, yeme, içme ve cinsellikten ibaret olarak algılamış, böylece hem insanlar ve milletler arasındaki yardımlaşmanın önünü keserek istismarı âdeta meşrulaştırmış ve insanı da, taşıdığı bütün ulvî değerlerden soyarak, hayvanlar, hatta onların da altında bir seviyeye indirmişlerdir.
Halbuki, hayatta çatışma, tamamen ârızîdir, sonradan ortaya çıkmıştır ve ikinci plandadır. Aslolan ise yardımlaşmadır.
Bir canlı vücudunun bütün organları birbiriyle yardımlaşmakta, tek bir meyvenin, cinslerine göre insanlara ve hayvanlara gıda olması için ısısı ve ışığıyla güneş, hava, su, toprak, o meyvenin çimlenme kabiliyeti gibi kâinattaki bütün unsurlar el ele vermekte, bitkiler kendilerine rağmen hayvanların ve insanların, hayvanlar insanların, insan ise, yeryüzünde halifelik vazife ve sorumluluğunun gereğini yaptığı takdirde bitkilerin ve hayvanların imdadına yetişmekte, hayatlarının devamına hizmet etmektedir.
Bu muhteşem âhenkli yardımlaşma korosuna bitkiler ve hayvanlar, Allah'ın kanunlarına mecburî itaatla ve hayatlarının fıtrî / doğal bir gereği, bir boyutu olarak katılırken, insan, iradeyle onurlandırıldığından, bu koroya iradesiyle katılmak makamında bulunmaktadır.
Buradan hareketle insana düşen, yeryüzünü de bir çatışma, bir kavga, bir savaş arenası değil, bir yardımlaşma, bir kardeşlik beşiği haline getirmektir!
Fakat evrimciler, meseleyi tam tersi yönde takdim etmekle, yeryüzünde son 1-2 asırda görülen çatışmalar, savaşlar, sözde devrimler gibi cihan çapında felâketlerden sorumlu olmadıkları söylenemeyeceği gibi, insanlık tarihinde görülen benzeri yürek sızlatan olayları, uluslararası sömürgeciliği, köle ticaretini, ırk ayırımını, kuvvetin hakka rağmen hakimiyetini tarihin "doğal" seyri olarak görmekle, bunları âdeta meşrulaştırmadıkları da söylenemez.
Nitekim, tarih görüşünü bu temele oturtan komünizmin kurucusu Karl Marks, Darwin'e çok şey borçludur ve komünistlerin, materyalistler içinde en istekli evrim savunucuları olmaları da boşuna değildir.
Çünkü evrim, ateizmin de temel dayanaklarındandır.
Zaten evrim, büyük ölçüde bütün bu faktörlerden dolayı bilim çevrelerinde ısrarla gündemde tutulmakta ve kendisi bir dogma, bir ideoloji olarak kutsanmaktadır.
Fakat ne tuhaf ve ne büyük bir çelişkidir ki, aynı çevreler, çoğu zaman insan haklarının, ezilmişlerin, temel hürriyetlerin yanısıra bilhassa düşünce hürriyetinin, dünya barışının şampiyonluğunu da kimseye bırakmamaktadırlar.
Evrimcilerin doğal seleksiyon iddialarına rağmen, sel, zelzele, çöküntü gibi karşı konulmaz çapta büyük felâketler, zayıfların yanısıra en güçlüleri de önlerine katıp götürmekte, meselâ korkunç bir deniz dalgasıyla zayıf, kuvvetli binlerce, milyonlarca canlı kayalara çarparak veya dalgalara kapılarak ölmektedir.
Hatta, koyun, güvercin, karaca gibi parçalayıcı, et yiyici olmayan zayıf hayvanlar, diğerlerine nispetle daha az ürediği, senede bir veya en fazla iki yavru yaptıkları halde, daha fazla üreyen yırtıcı hayvanlara nispeten hemen her yerde nüfusları çok daha fazla kalabalık olarak varlıklarını devam ettirmektedirler.
Demek ki ortada, bir yok etme değil, hayata hizmet vardır ve yaptıklarının şuurunda olmayan, neyi niçin yaptığını bilmeyen bitkilerden, hayvanlardan müteşekkil sayısız canlı, esasen hayatlarıyla çok daha yüce gâyelere hizmet ve bu hizmetleriyle de Allah'a tesbih ve hamd etmektedirler.
Dolayısıyla, tabiatta evrimcilerin iddia ettikleri hususiyet ve çoklukta, insanların, milletlerin sosyal hayatında ise âdeta doğal, karşı konulmaz bir kanun, sosyolojik bir olgu gibi takdim edilen doğal seleksiyondan bahsetmek mümkün değildir.
Mikroorganizmalardan karınca ve arılara, onlardan da sahraların ceylanlarına, denizlerin zayıf balıklarına kadar bütün iktidarsızların, çok kuvvetlilerden kat kat fazla bulunmaları, beşerî ve hayvanî her türden vahşet ve canavarlıkların öldürücü girdaplarında dahi hayatın sürekli fışkırıp durması, bunca handikaplara rağmen, zayıflardan zayıf narin yaratıkların kendilerine has zırh ve savunma taktikleriyle korunmaları, bunun neticesi olarak da, dünden bugüne ekolojik dengenin muhafaza edilegelmesi gibi hususların hemen hepsi ilmin tespit ettiği meselelerdir ve natürel seleksiyonun tepesine indirilmiş birer balyoz mahiyetindedir.
Kaldı ki bugün paleontoloji, evrimci düşüncenin aksine, ilkel yaratıklar sayılan basit hücrelilerle, kurbağalar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi oldukça kompleks varlıkların bir arada yaşadığını söylemektedir.
Meselâ: doğal seleksiyonla, bundan 300-400.000.000 yıl önce silinip gittiği iddia edilen Neoplina, 70.000.000 yıl önce yaşadığı kabul edilen Coelacanth, 565.000.000 yıl önce yaşamış olduğu söylenen Crinoid, 225.000.000 yıl önce yaşadığına hükmedilen Limulus, 2.000.000.000 yaşındaki Gunt-Flint bitki fosilleri ve daha yüzlercenin... halâ hayatlarını sürdürüp, günümüzdekilerle tıpatıp aynı olması, evrimin yerde ve gökte yerinin olmadığını ilân eden şahitlerdir.
Bunu bir kısım insaflı evrimciler de itiraf ederek; balıklar, sürüngenler ve memeliler gibi büyük hayvan gruplarının dünya yüzünde asıl şekil ve hüviyetleriyle birden beliriverdiklerini söylemekten çekinmemektedirler.
Kısaca, evrimde sık sık başvurulan adaptasyon gibi natürel seleksiyon (doğal ayıklanma) da, zayıf, tutarsız, karanlık bir faraziyeden başka bir şey değildir.
ilmî müşahedeler, evrimci düşüncenin zannettiği gibi, ne muhit ve iklimin güçsüzleri zorlayıp türün sınırları dışına atmasını, ne de kuvvetlinin bütün bütün hayat hakkını ele geçirip zayıfları iflah etmemesini doğrulamıştır.
Dolayısıyla, varlığın sînesinde duyulan, sadece güçlünün hay-huyu ve güçsüzlerin ölüm iniltileri değildir.
insanlık tarihinde böylesi manzaralara zaman zaman rastlansa da, çok defa hakkın hakimiyetiyle, kuvvetli ve zenginlerden zayıf ve fakirlere şefkat ve merhamet, zayıf ve fakirlerden kuvvetli ve zenginlere teşekkür gitmiş ve tarihin çizgisi bugünlere gelip ulaşabilmiştir.
defalarca kez tecavüze afedersin çürütülmesine rağmen, halen kafası bozuk bazı kişiler tarafından ıspatlanmaya çalışılan teori. insanlar, insanları kırmıyor işte anlayış gösterdikleri için, milyonlarca dolar parayı hiçe yatırıp duruyorlar. dr. boşuna demedi, bugün evrim teorisi, bilimin gelişememesinin tek sebebidir diye. yüzlerce bilim adamı, bu kofti teori yüzünden zaman kaybetti.
evrim teorisi insanlar için yoktur. diğer canlılar için evrim geçerlidir.
evrim teorisi, yaratım, oluşum, kısacası varoluş ile ilgilenmez; canlıların günümüz modern canlıları haline gelinceye kadarki gelişim süreçlerini inceler.
dünyanın yuvarlaklığı, evrenin merkezi olmadığı, vesaire konularda ortaçağ sonrası kesin bir yanılgıya düşmüş batı merkezli din kurumlarının, tanrıya inancı sarsacağı fikriyle, yaratım karşıtıymış gibi göstermeye çalıştığı, bu uğursa büyük fonlar harcattığı bir bilimsel görüştür.
evrim karşıtı olarak gösterilmeye çalışılan bilim insanları, örneğin insan genom projesinin başındaki zat-ı muhterem, evrim teorisine karşıt olduklarını beyan etmemişler, tersine hem tanrı inançları olduğunu hem de evrimsel bir sürecin varlığını kabul ettiklerini bildirmişlerdir.
evrim teorisinin çürütüldüğüne ilişkin hurafeleri, kendisinin bilim insanlığıyla, bilimsel metodla hiçbir ilgisi bulunmayan adnan oktar gibi insanlar, nereden geldiği belli olmayan fonlarla yaymaya çalışmaktadır.
aşağıdaki link'te richard dawkins'in adnan oktar'ın yaradılış atlası saçmalığında gözlemlediği, günümüz canlılarından örnekler verirken yalancı yemlerde bulunan örümcek, sinek gibi canlı fotoğraflarını bir balıkçılık kitabından alarak nasıl komik duruma düştüğü görülmektedir.**
--spoiler-- http://richarddawkins.net...-of-Ex-Muslims-of-Britain
--spoiler--
kısacası, uykudan kalkıp, evrim teorisinin bir inanç meselesi olmadığını, bilimsel bir konu olduğunu, yaratım, varoluş vesaire gibi konuları ilgi alanı edinmediğini görmek gerekmektedir.
yoksa, buna gözlerini sımsıkı kapamaya devam eden bir toplum, şizofren soytarıların çobanlık yaptığı cühela ordusu haline gelir.
Hayatın kökenini keşfetmek için evrim teorisine sarılanlar, hem güya teorilerini ispat etme adına, hem de bilinen tarih çağlarında bir evrim vakıasına rastlanmaması karşısında fosillere başvurmaktadırlar.
Darwin de aynısını yapmıştır.
O, zengin bir ailenin, bir doktorun oğlu olarak önce tıp tahsiline başlamış, fakat okuldan kaçmış, kırlarda dolaşmış, otlarla, ağaçlarla meşgul olmuş ve tıp tahsilinde muvaffak olamayınca ilahiyat tahsil etmeye karar vermiştir.
Nazarî zekâsı belki yerinde olmakla birlikte, pratik zekâsı aynı seviyede görünmediğinden, ilâhiyat tahsilinde de oldukça zorlanmış, ama nihayet, bir münasebetle gerçek mesleğini bulabilmiştir.
ingiltere hükümeti tarafından tertip edilen bir araştırma gezisi vapuruyla yola çıkıp, Büyük Okyanus adaları, Afrika, Güney Amerika ve Avustralya'da incelemelerde bulunmuş, Galapagos adaları ile kıta kıyılarındaki hayvanları mukayese etmiş, bazı fosilleri incelemiş, yanardağların, mercanların faaliyetlerine dikkat etmiş, nebat ve hayvanat nümuneleri toplamıştır.
Kısaca, insanla maymunun ortak bir atadan geldiğini ve türden türe atlamayı ispat etmek için bir ara türün bulunması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkınca, fosillere başvurma lüzumu hissedilmiştir.
Bunu yapacak olanlar ise, paleontologlar (fosilbilimciler)'dır.
Eğer peşin hükümlü olmayan paleontologlar ara fosilleri bulup, insanı maymuna bağlamak mümkündür der, aynı şekilde, yine peşin hükümlü olmayan genetikçiler de onlara omuz verirlerse, ancak o zaman böyle bir nazariye ilim mahfillerinde kabul görebilir; ancak o zaman böyle bir nazariyenin kabul görmesi ve üzerinde araştırma yapmaya değer bulunması gerekir.
Bu mümkün olmadıkça, evrim iddiasına ilmî bir teori deme imkânı yoktur.
Şu ana kadar bulunan fosiller arasında uzun kuyruklu, dişleri ve ön kanatlarında pençeleri olan bir kuş fosilinden söz edilmekte ve Archaeopteryx adını verdikleri bu fosilin, kuşlarla sürüngenler arasında bir ara tür olduğu ileri sürülmektedir.
Buna dayanarak evrimciler, evrim sürecinde bir tane ara tür veya nesil buldukları, diğer kayıp halkaları da bulup, insanla ilk solucan arasındaki boşlukları doldurarak, insanın maymundan evrildiği'ni ispat edebilecekleri düşüncesindedirler.
Oysa, bu kuşun sürüngenlerle kuşlar arasında bir ara kademe, ara nesil olduğuna dair hiçbir emare yoktur.
Evrim teorisinin müdafilerinden olan Prof. Atıf Şengün, evrimi müdafaa için yazdığı Evolüsyon isimli kitabının 1. cildinde, bu fosille ilgili iddiaları kuşkuyla ve tereddütle karşılamakta ve "bu fosil, ilim mahfillerinde kabul edilebilecek hüviyette bir delil değildir" demektedir.
Eğer, bulunduğu ileri sürülen böyle bir fosil, ara nesil kabul edilecek olursa, bu takdirde yarasayı da aynı kategoride değerlendirmeye hiçbir mani yoktur.
Çünkü yarasa, memeli bir kuş olup, pekalâ memelilerle kuşlar arasında bir ara kademe kabul edilebilir.
Halbuki ilim, yarasanın bulunmadığı bir dönemden bahsetmediği ve yarasa, var olduğu günden bu yana herhangi bir değişikliğe uğramadığı gibi, evrimciler bile, onu evrim konusunda kullanmayı düşünmemektedirler.
Söz konusu kuş fosilinde olduğu gibi, bugün de bazı kuşların gagalarının kenarı dişlidir.
Amazon ormanlarında yaşayan Opisthocomus hoatzin isimli bir kuşun da yavrularının kanatlarında serbest parmaklar vardır.
Dolayısıyla, sanki, ilk günden bu yana, hatta bugün dünyada yaşayan bütün hayvan türleri keşfedilmiş gibi, böyle vâhi iddialar üzerinde yürüyüp, evrim halkaları içinde insana gelinceye kadar ara kademeler aramak, oyalanmaktan başka bir manâ ifade etmemektedir ve etmeyecektir de.
Çünkü, milyonlarca canlı nevi arasında birinden diğerine milyarlarca ara geçiş fosilleri bulunması gerekecektir.
Üstelik, bütün yaşayıp gitmiş ve nesilleri tükenmiş hayvanların fosilleri bol bol bulunmasına rağmen, ne hikmetse(!) bu ara kademe türlere misal olabilecek tek bir fosile rastlanmamaktadır.
Geçmişin bir döneminde yaratılmış ve daha sonra çevre şartları başta olmak üzere çeşitli sebeplerle nesilleri kesilmiş dinozorlar gibi canlılar ise evrimleşmeye değil, ancak yok olmaya misal olabilirler.
Bütün bunlara rağmen, bir asırdan fazla bir zamandır bir teori üzerinde, hem de çok büyük masraflar yaparak durmak, hiçbir zaman ilim ve hakikat adına olamaz.
Arz ettiğim gibi, evrim, yaratılışa, dolayısıyla dine ve Allah inancına karşı kullanılan bir dogma olduğu içindir ki, halâ bir takım ilim mahfillerini meşgul edebilmektedir.
Evrimcilerin ara kademe nesiller adına güya delil diye dayandıkları noktalardan bir diğeri, beş tırnaklı at "hikâye"sidir.
Buna göre, ilk atın beş tırnağı vardı ve kendisi tilki kadardı.
Daha sonra Eohippus, Mesohippus, Merychippus ve Pliohippus safhalarından geçerken, ayak parmakları giderek azaldı.
Atıf Şengün, bu iddiaya da kuşkuyla yaklaşmakta ve "atın, fosilleri bulunan bu canlılardan geldiğine dair ilimce kabul edilecek hiçbir emare bilmiyoruz" demektedir.
Eğer söz konusu bu fosiller gerçek ise, muhtemelen bunlar, kendilerine has bir tür olarak yaşayan, sonra da ölüp gitmiş ve nesilleri tükenmiş varlıklardı.
Atı bunlara bağlamak mümkün değildir.
Eğer atı illâ bunlara bağlayacağız dersek, bu durumda karşımıza, yine Atıf Şengün'ün sorduğu üzere, iki önemli soru çıkar:
1) Atın tırnakları, iddia edildiği gibi 5 iken, neden 1'e düştü; 2) buna karşılık, boyu, tilki kadar iken neden uzadı? ilmin bu sorulara vereceği bir cevap yoktur.
Bugün de tek tırnaklı, iki tırnaklı, üç tırnaklı ve dört tırnaklı hayvanlar vardır.
Tilki gibi olan varlıklar da vardır ve aynı hayat şartları içinde halâ tilki gibidirler.
Beş tırnaklı varlıklar da vardır ve halâ beş tırnaklı olarak yaşamaktadırlar.
At neden tırnaklarından 4'ünü atıp, karşımıza tek tırnaklı ve boyu uzamış olarak çıksın ki?
Eğer, at koşma lüzumunu duyduğu için bacakları uzadı denecek olursa, bu defa da, niçin av köpeği at kadar büyümedi sorusu ortaya çıkar.
Av köpeği, en az at kadar koşar; büyümeye attan daha müsaittir ve ondan daha hareketlidir.
At, tırnaklarını atar ve büyürken, av köpeği neden olduğu gibi kalsın?
Dolayısıyla, Atıf Şengün'ün de ifade ettiği gibi, yukarıda adı geçen ve bazı fosillerden hareketle ara nesiller denilen hayvanlar, eğer bir zaman yaşayıp gittikleri iddiasına dayanak yapılan fosiller gerçek ise, ancak daha önceki devirlerde yaşayıp gitmiş ayrı türler olabilirler.
Ara kademe nesillerin varlığı genetik bilimine göre de şarttır.
Çünkü, verdiğimiz at misalinden hareketle, daha önceleri yaşamış tilki gibi bir hayvanın, birden bir mutasyonla at haline gelmesi düşünülemez.
Bu, bir insanın "0" metre bir irtifadan birden ve aniden "10.000" metre yukarıya çıkıvermesi gibidir.
O bakımdan, değil bu çapta bir mutasyon, bazen tek mutasyon bile bir canlıyı yok edebilir.
Dolayısıyla, çok sayıda ve düzenli olarak birbirini takip eden ara kademelerin bulunmasında zaruret vardır.
Nitekim araştırmalar da, aslında bu çizgide devam etmektedir.
Araştırdılar, eski yeni bir sürü fosil buldular, fakat atın 5 parmaklısından 4 parmaklısına, 3 parmaklısına, 2 parmaklısına yavaş yavaş geçişi gösteren hiçbir fosil bulamadılar.
Özellikle insanı maymuna bağlayacak fosiller üzerinde ısrarla durdular; Australopithecus, Homo erectus, Neandertal, Java adamı, Pekin adamı gibi adlar verdikleri bazı fosillerden söz ettiler ve bunlara, insanla maymun arasında ara kademeyi teşkil eden canlılar dediler.
Atıf Şengün, Evolüsyon adlı eserinin 1. cildinde bu iddiaları da kuşkuyla karşılar ve şu mütalâada bulunur:
Söz konusu bir fosilin eli 50 metre ötede, başı 50 metre beride, bazı kemikleri de bundan birkaç metre derinlikte bulunmuştur.
Bunların hepsinin aynı şahsa ait olduğu kesin değildir. Belki bir kısmı, çok evvelki devirlerde yaşamış birine, diğer kısmı da daha sonraki devirlerde yaşamış bir başkasına aittir.
Dolayısıyla, bu konuda kati bir kanaat izhar etmek mümkün değildir.
Evrimciler, insanla maymun arasında ara nesil arama konusunda o kadar ileri gittiler ki, 1912-1914 yıllarında, insanın tam atası olarak bir Piltdown adamından bahsettiler.
Bulunan fosil, 500 yıllık insan kafatası kemiğinde bir orangutan çenesi ve insan dişinden oluşuyordu.
1953-54 yıllarında bunun tamamen bir fabrikasyon, yani uydurma olduğu, insan kafa kemiğine orangutan çenesi ve dişleriyle, insan dişinin monte edilip, meydana gelen yapının kimyevî yollarla çok eskilere aitmiş gibi gösterildiği ortaya çıktı.
Bu tür uygulamalar, fosillerle ilgili incelemelere inanmamızı da zorlaştırmakta ve evrimin ilmî bir meseleden çok, bir inanç, bir ideoloji konusu olduğu tezini güçlendirmektedir.
Meselenin bir diğer boyutu da şudur: Paleontologların tespitine göre, söz konusu fosillerin en eskisi 1.5 milyon yıl öncesine aittir.
Halbuki Kenya'da Rudolf gölü kenarında yakın zamanda 2,8 milyon sene evvel yaşamış bir insan fosili bulundu.
Kafatası, aynen bu günkü insanının kafatası gibi.
Bilim Teknik Dergisinin 71. sayısında kafatasının resmiyle birlikte bu konuda uzun bir değerlendirme yazısı yer aldı.
Yani, insanla maymun arasında geçiş formları olarak ilan edilen canlı, birden bire insanın torunu haline geliverdi.
Gerçi, özellikle bir kısım dinî metinlere dayanan bazı çevreler, meselâ eldeki Kitab-ı Mukaddes metinlerine istinat eden Musevîler, insan için böyle 2.5 milyon yıllık bir geçmiş iddiasını tenkit edebilirler.
Bu iddia, kendi ölçülerini ve araştırma tekniklerini kullanan paleontologlara ait.
Eğer onların bir fosille ilgili ölçümlerine itiraz edilecekse, bu durumda fosillerle ilgili bütün araştırmalara itiraz kapısı açılacaktır.
Evrim meselesinde bu husus, yani, karbon ölçümlerinin, fosillerle ilgili incelemelerin ve bu incelemelerde kullanılan teknik ve ölçülerin ne derece güvenilir olduğu hususu göz ardı edilmemelidir.
Fakat burada bizim için önemli olan, yeryüzünde maymundan evvel veya hiç olmazsa aynı devirde insanın yaşamış olduğu gerçeğidir.
Okul kitaplarında evrimi güya göstermek için yan yana şekiller konur.
Bir maymun, 1/4 maymun, yarı maymun-yarı insan, 3/4 insan ve sonra Avrupalı orta yaşta bir erkek tipi.
Bu, ne büyük bir aldatmacadır!
Maymunlar içinde neden böyle tek bir maymun evrimleşirken, diğerleri evrimleşmeden kalmıştır?
Sonra, neden orta yaşlı bir erkek ortaya çıkmış da, kadın ortaya çıkmamıştır?
Kadının evrimleşmesi nasıl olmuştur?
Aynı anda bir tane mi, birden fazla mı maymun evrimleşmiştir?
Tesadüflerin bir adaya sürüklediğini iddia ettikleri çok sayıda maymun orada evrimleşip insan olmuşsa, aynı yerde bunun tekrar yaşanmamasına mani ne vardır?
Böyle bir iddiadaki bütün boşlukları tesadüflerle ve faraziyelerle doldurmak hangi ilmî ölçü ve ilim haysiyetiyle telif edilebilir?
Aynı gayret yaratılış yönünde yapılsa idi, varlıkta tesadüflere hiç yer olmadığı, buna karşılık sonsuz bir kudret, ilim ve irade apaçık ortada iken, zincirin birden hayata uzanan halkasını bu kudret, ilim ve irade ile doldurmak daha ilmî olmaz mıydı?
bazilarinin uzun uzun yazilar yazarak kendilerini bilime inanan biri gibi gostermeye calistiklari teoridir. bu teoriye inanan kimse kendisini ustun profesorlerle bir tutar ve bir bilgi birikimi olmamasina ragmen diger insanlara yukaridan bakar. iste bu yuzden nefret ediyor insanlar darwin den ve teorisinden. bir sey bilmeyip, derinligini anlamayip, izledigi iki belgeselden, okudugu bir kitaptan etkilenip kendini asmis olarak goren insanlardan dolayi.
komiksiniz.
gelelim teoriye,
bu teorinin temeli dogal etkenlere, yani sansa baglidir. farkli ortamlarda bulunduklari icin canlilarin degisim gosterdigini, bu etkenlerin de sansa bagli oldugu icin kontrol edilemeyecegini yani dunya yi ve olaylari kontrol eden bir gucun olamayacagini, cunku olaylari etkileyen sans faktorunun ongorulemeyecegini ileri surmustur.
ama gercekten boyle mi? bazi olaylar gercekten on gorulemez mi? ya da biz on goremedigimiz icin mi imkansiz gibi gozukuyor? yazi tura attiginiz zaman bunun sonucunu bilemezsiniz, sansa baglidir, darwin in iddia ettigi gibi. ongorulemez. amma velakin yazi tura nin sonucunu etkileyen faktorleri hesaplaybildiginiz vakit; ruzgari, atis hizinizi ve seklinizi, geri kalan sadece matematiktir. biz bunlari hesaplayamadigimiz zaman imkansiz geliyor ve baska bir gucun hesaplayabilecegini kabul etmeye de inanc diyoruz biz zaten.
isin ozu budur, darwin isi sansa baglarken biz isin ilahi bir kuvvetin hesabina yorariz. incil de de kuran i kerim deki ayetlerin aynilarindan vardir ama temeli farkli oldugu icin tamamen farkli iki dindir. evrim de boyledir. biz aciz kullar bilemesek te bir hesabin olduguna inaniriz ama darwinciler sansa inanirlar.
bilime bu kadar inaniyorsaniz mantiginizla bir kuantum fizigini anlatin bana. parcaciklarin bile nasil bir dusunme kabiliyeti oldugu, karar verme mekanizmasi oldugunu anlatin bana. bilimi birakin mantiga bile aykiridir bu.
daha ne olmasi gerekiyor gozunuzu acmaniz icin. bakiyorsunuz, goruyorsunuz ama inkari seciyorsunuz....