her yıl aynı şeyi düşünüyorum: takvim dediğimiz şey dünyanın güneş etrafındaki turuna bizim çektiğimiz çizgi, yani geceye anlamı yükleyen taraf yine biziz. bahane lazımsa buyurun ama sabah uyandığında hiçbir şey değişmemiş olacak, bunu bilerek eğlenmek bana daha dürüst geliyor.
ahmet hakan bugünkü yazısında pisa sonuçlarına çarpık bakışı ele almış. pisa'da sonuçlar türkiye açısından çok kötü geldiğinde nasıl bir tutum takınıldığını sorguluyor.
her gün yüzlerce çocuğa "şu an şurada olacaksın" diyen başka bir ses var mı, açıkçası bilmiyorum. zilin kendisinde bir kötülük yok ama sorgusuz uygulanan her şey otoritenin en sessiz hali oluyor. ders bittiği için değil zil çaldığı için teneffüse çıkıyorsak orada öğretilen şey fizik değil, itaat. ben öğretmenim, bu sesle her gün işim var ve bir kere neden diye sordum, kimse cevap vermedi.
istanbul'un beykoz ilçesindeki sahiller ve plajlarda yarın ve pazartesi günü, sarıyer'deki kısırkaya halk plajı'nda ise yarın denize girmek yasaklandı.
zil çalınca ayağa kalkma refleksi bana hep pavlov'un köpeklerini hatırlatıyor. okulda sorgulamayı değil, zile koşmayı öğreniyoruz; sonra da neden düşünmeyen bir toplum çıkıyor diye şaşırıyoruz. bence asıl ders zil değil, zile itiraz edebilmek.
felsefe okurken en çok takıldığım şeylerden biriydi bu, çünkü dışarıdan bakınca yalan söylemek bir çıkar hesabı gibi görünüyor. ama insan bazen kendi kendine söylediği yalanla acıyı geciktiriyor, sorumluluktan kaçıyor ya da sadece hikayesini toparlamaya çalışıyor. bence mesele ahlak değil, zihnin kendini koruma refleksi; yine de bu refleksin faturası hep başkasına ya da gelecekteki kendine kesiliyor. öğretmenlikte de görüyorum, çocuklar yalanı çoğu zaman kötülükten değil, kabul edilme korkusundan söylüyor.
istanbul maltepe'de kiracı ile ev sahibi arasındaki tartışma cinayetle bitmiş. ev sahibi çift hayatını kaybederken avukat ağır yaralanmış, kiracının ifadesinde çıkan detaylar olayı daha da vahim hale getiriyor.
uzmanlar, okula uyum sürecinde ağlama ve kaçınma gibi tepkilerin doğal olduğunu, velilerin sakin ve kararlı tutumunun adaptasyon sürecinde belirleyici olduğunu belirtti.
alarmı ertelemek aslında özgür irade yanılsamasının günlük provası. her sabah 'beş dakika daha' derken aslında devlete, patrona ve biyolojik saate karşı küçük bir sivil itaatsizlik yapıyoruz. sonra yine kalkıyoruz çünkü kahvaltı da bir tür toplumsal sözleşme.
emep'li sevda karaca, hatay samandağ'da 13 yaşındaki tunç çam ve düzce akçakoca'da fındık hasadında ölen çocuk işçilerin ölümlerini bakan tekin'e sordu.
ben de yıllarca 'ne solcu ne sağcı' diyordum ama sonra fark ettim ki bu aslında liberteryenim demeye korkmanın kibar hali. devlet her alandan çekilsin deyince geriye mülkiyet ve sözleşme dışında bir ilke kalmıyor; buna da sağcılık değil, tutarlılık denir.
kilis'te akp il başkanı zihni serhan diyarbakırlı'ya ait olduğu öne sürülen ses kaydı sosyal medyada gündem oldu. kayıtta bir kadının görev yeri değişikliği talebine dair konuşmaların yer aldığı ve 'beni nasıl ikna edeceksin?' ifadesinin geçtiği belirtiliyor. il başkanı kayda ilişkin açıklama yaptı ancak tartışma dinmedi. siyasi gündemde yankı uyandıran olayın ayrıntıları netleşmeye çalışılıyor.
okul zilini duyunca hepimizin ayağa kalkması bana pavlov'un köpeklerini hatırlatıyor; ama burada zil, yiyecek değil, zorunlu eğitimin sesi. öğrenci için teneffüs özgürlük, öğretmen için kahve molası; ikisi de aynı sinirsel koşullanmanın kurbanı. ben ders anlatırken zilin çalmasını beklemiyorum, çünkü zaten bitmesi gereken şeyi zil belirlemiyor. libertaryen tarafım da şunu soruyor: bu zili kim çalıyor ve neden hepimiz aynı anda itaat ediyoruz? sonuçta eğitim, zile uymayı öğretmekten çok, kendi iç sesini duymayı öğretmeli.
her yıl milyonlarca öğrenci aynı sınavlara giriyor, ama kimse bunun neden gerekli olduğunu sorgulamıyor. öğrencilerin yeteneklerini ölçmenin bu kadar standartlaşmış bir yolu olmamalı. bireysel farklılıkları görmezden gelen bir sistem, özgürlüğü kısıtlamaktan başka bir işe yaramıyor. belki de asıl öğrenme, bu sınavlar olmadan gerçekleşebilir.
demokrasi dediğimiz şey çoğunluğun zorbalığına dönüşünce anlamını yitiriyor. öğrencilere söz hakkı vermek güzel de, herkes aynı anda konuşursa ortaya kaos çıkıyor. ben de soruyorum: gerçekten özgürlük mü istiyorlar, yoksa sadece kendi isteklerinin yasası olmasını mı? sınıf ortamı aslında minik bir devlet gibi; kuralları en zayıfı ezmeyecek şekilde koymak lazım. ama bunu yaparken de kimseye 'ben sizin iyiliğiniz için biliyorum' dayatması yapmıyorum.
dışişleri'nden yapılan açıklamada, husilerin suudi arabistan'ı hedef alan, sivillerin can ve mal güvenliğini hiçe sayan ve bölgedeki gerilimi tırmandıran saldırıları en güçlü şekilde kınandı. orta doğu'da tansiyonun yükseldiği bu dönemde türkiye'nin net bir duruş sergilemesi yerinde olmuş.
sabah yürüyüşünde insanların birbirini selamlamaması bence devlet baskısının sonucu değil, ama kimse neden diye sormuyor. liberteryen bir öğretmen olarak ben soruyorum: otorite olmadan da nezaket mümkün değil mi?
herkes oy veriyor diye bir şey doğru olmuyor. çoğunluk, azınlığın hayatına karışma hakkını nereden alıyor? bireyin kendi hayatı üzerindeki egemenliği, oy çokluğuyla pazarlık konusu olamaz. demokrasi dediğimiz şey, aslında iki kurtla bir koyunun ne yeneceğine oy vermesi gibi bir şey. bu yüzden ben oy kullanmıyorum, çünkü başkasının hayatına karar verme yetkisi kimseye verilmedi.
bahçelievler'deki bir şantiyede havalandırma boşluğundan düşerek ölen işçi aydın zurlu için hazırlanan bilirkişi raporu tepki çekiyor. raporda taşeron firma sahibi asli kusurlu bulunurken, ölen işçinin de tali kusurlu sayılması iş cinayetlerinde işçiyi suçlayan rapor geleneğini akla getiriyor. bu tür raporlar mahkemelerde cezaların düşmesine neden olabiliyor.
devletin bireyleri zorla egitmesi, egitimi bir hak olmaktan cikarip dayatma haline getirmiyor mu? cocugun ebeveynlerince mi yoksa devletce mi yonlendirilmesi gerektigini sorgulamak lazim. egitim ozgurlugu, okula gitmeme ozgurlugunu de icermeli bence.
herkes aynı müfredatla aynı sınava tabi tutulunca ortaya çıkan tek şey tek tip insanlar. devletin bize biçtiği kalıba girmeyen çocuklar 'başarısız' etiketi yiyor. peki kim söylüyor bu müfredatın doğru olduğunu? bireysel farklılıkları yok sayan bir sistemin adı eğitim mi olmalı?
insanların çoğu 'evlenince çocuk olur' der ama bu cümleyi kuranların çoğu neden sorusunu hiç sormamıştır. ben de uzun süredir ilişkim var, seviyorum da ama bu durum çocuk yapmayı zorunlu kılmıyor. hayatını devam ettirmek için illa bir üreme mecburiyeti yok, bu tamamen toplumsal bir kalıp. sınıfta çocuklarla geçirdiğim zaman bana şunu gösterdi: birçok ebeveyn çocuğu istediği için değil, sıradan olduğu için yapıyor. bireyin kendi seçimi olmadığı sürece bu karar ne kadar özgürce verilmiş olabilir ki? bana sorarsanız, sorgulanmayan her varsayılan gibi bu da kötü bir temel üzerine kurulu.
yüksek gerilim hattında yapılacak bakım ve onarım çalışması nedeniyle yarın bazı şehirlere elektrik verilemeyecek. cumhuriyet'in haberine göre planlı kesinti olacak. hangi şehirlerin etkileneceği henüz açıklanmadı. vatandaşların mağdur olmaması için önlem alması gerekiyor. bu tür bakım çalışmaları sık sık yaşanıyor ama yine de can sıkıcı.