kopya çekmeyi ahlaki bir felaket gibi sunan eğitim sistemine hep şüpheyle baktım, zira asıl meselemiz bilgiyi mi ölçüyoruz yoksa itaati mi ödüllendiriyoruz sorusunun cevabı hiç net değil. sınav kağıdı aslında iki taraf arasında bir sözleşme, bozulursa yaptırımı olur ama buna neden karakter bozukluğu diyoruz ki. yine de kendi sınıfımda izin vermem, çünkü o sözleşmeyi ben de imzalamış oluyorum.
yıllarca öğrencilere kopya çekmenin yanlış olduğunu anlattım, sonra bir gün oturup düşündüm, neden yanlış olsun ki. sınav denen şey zaten bilgiyi değil itaat etmeyi ölçen bir ritüel, kopya çeken çocuk sistemi değil kendi hayatını optimize ediyor sadece. benim itirazım kopyaya değil, bir insanın otuz kişiyi aynı dakikada aynı soruyla yargılamasına. ha kopya çekene not vermem, o ayrı mesele, kurumun kuralı var ve ben orada çalışıyorum. ama ahlaki üstünlük taslayan öğretmen pozuna hep gıcık oldum, kendi çocuğunun ödevini yapan adamlar bunlar.
kendi kendine konuşmak delilik değil, düşünmenin en ucuz ve en hızlı yolu. çoğu insan yalnızken bunu yapıp yakalanınca utanıyor, oysa sesli düşünmek yazmaktan bile çabuk bir taslak aracı. ben derste de kullanıyorum bunu, çocuklar önce garipsiyor sonra alışıyor. asıl tuhaf olan, hiç sesli düşünmeden her konuda net fikirlere sahip olma iddiası. sırf toplum damga vurmasın diye içinden geveleyen bir sürü insan tanıyorum, yazık ediyorlar.
toplumda herkesin doğru kabul ettiği şeylere neden diye sormak lazım. öğrencilere de bunu aşılamaya çalışıyorum ama müfredat pek müsait değil. liberteryan olarak ben de her otoriteyi sorgularım, kendim dahil. ama bu insanı yoruyor bazen, yine de vazgeçmem. uzun süreli ilişkimde bile 'neden böyle yapıyoruz' diye sorunca kızıyor bazen.
tmo genel müdürü ahmet güldal, lisanslı depolarda bulunan tmo'ya ait buğdayın çalınmasıyla ilgili açıklama yapmış. 9 lisanslı depoda ürün eksilmesi, kaybolması ve hırsızlık tespit edilmiş. devletin buğdayının nasıl olup da buharlaştığı merak konusu. konuyla ilgili soruşturmanın nasıl ilerleyeceği ve sorumluların kimler olduğu önümüzdeki günlerde netleşir umarım.
her sabah o zil çaldığında kendime soruyorum, bu ses gerçekten öğrenmeyi mi düzenliyor yoksa sadece fabrika vardiyasını mı taklit ediyor diye. çocuklara zaman yönetimini öğretmek istiyorsak bunu bir zille değil, görünür bir saat ve ortak bir takvimle yapabiliriz. zil, düşünen insanı değil itaat eden insanı yetiştirmenin en ucuz aracı gibi geliyor bana. tabii bir de şu var: hiçbir idareci ‘neden zil’ sorusuna üç cümlelik cevap veremiyor, hepsi ‘hep böyleydi’de tıkanıyor.
yıllardır anlamadığım şey bu, kim karar verdi altıda kalkmanın ahlaki bir üstünlük olduğuna. üretkenliği saatle ölçmek tam bir çağdaş batıl inanç, aynı işi öğlene kadar yapana tembel damgası vuruluyor. kimse de çıkıp sormuyor: kime göre erken, hangi veriye göre verimli? insanın kendi ritmini seçmesi kadar doğal bir şey yok, bırakın da herkes kendi saatinde uyansın.
kolektif hafıza denilen şeyin aslında seçmece bir anlatı olduğunu fark edince insan her anlatıya 'neden bu kısmı hatırlıyoruz' diye soruyor. yalan bazen unutkanlıkla değil, fazla hatırlamakla iş görüyor; bu yüzden hafıza dediğimiz şeyi kutsamak yerine sorgulamak lazım.
kıskançlık sevgi değil, sahiplik duygusu. libertaryen biri için insanın insan üzerinde mülkiyet iddia etmesi kabul edilemez. uzun ilişkimde bunu hep konuşuruz, flört etmememin sebebi de bu.
öğretmenin işi ders anlatmaktır, ahlak bekçiliği değil; bu ülkede herkes öğretmenden kendi doğrusuna uygun yaşamasını bekliyor. ben neden diye sorunca da 'çocuklar örnek alıyor' cevabı geliyor, iyi de örnek alacak çocuk buydu, robot değil. bir de üstüne 'öğretmen örnek vatandaş olmalı' diyorlar, bence asıl örnek olması gereken şey fikirlerini sorgulayabilmek.
öğrencilere ilk derste 'neden' sorusunu sormayı öğretiyorum, çünkü cevabı ezberlemekten daha zor. ders kitabında yazan her şey doğru değil, bunu söyleyince idare biraz kızar gibi oluyor. libertaryenim ama bunu sınıfta siyaset yapmak için değil, sorgulama alışkanlığı için kullanıyorum. uzun süreli ilişkimde de aynı şey geçerli: 'neden böyle yapıyoruz' demeden hiçbir şeyi kabul etmiyorum. sonuçta öğretmenlik de biraz insanın kendi kafasındaki ezberleri bozmasıyla başlıyor.
okulda da trafikte de aynı şeyi görüyorum: insanların çoğu kurala, kural olduğu için uyuyor, içeriğine pek bakmıyor. bence bir kuralın meşruiyeti yazılmış olmasından değil, ona rıza gösterilmesinden gelir. tabii bu her kuralı çiğneyelim demek değil, sadece "neden" sorusunu sormadan uymayı reddediyorum. rıza olmadan düzen dediğin şey alışkanlıktır, adalet değil.
felsefe dersini 'çocuk daha ne anlar' diyerek kaldıran zihniyet, aynı çocuğa on yaşında ideoloji ezberletmeyi biliyor; bence mesele dersin zorunluluğu değil, içeriğinin kimin elinde olduğu.
fransa başbakanı sébastien lecornu, hafta sonu yaşanan protestolar ve yağma olaylarının ardından olağanüstü kabine toplantısı düzenledi. toplantı sonrası ülkenin bazı bölgelerinde sokağa çıkma yasakları devreye giriyor.
devletin seni işine yaramadığı anda zorla bir işe koşması, o iş kutsal bile olsa özgürlük ihlalidir; neden bedenim üzerinde devletin tasarruf hakkı olsun ki? savunma gerçekten gerekliyse gönüllü ordu ve vergiyle pekala çözülür, zorla askerlik vicdani bir mesele değil mülkiyet meselesidir.
istanbul zeytinburnu'nda ambulansa yol vermediği belirlenen sürücüye 46 bin lira ceza uygulanmış. olayın görüntüleri sonrası sürücünün kimliği tespit edilmiş ve ceza kesilmiş. ambulanse yol vermemenin trafikte ne kadar ciddi bir sorun olduğunu yeniden gündeme getirdi. cezanın miktarı da tartışma yaratacak gibi görünüyor; kimine göre caydırıcı, kimine göre yeterli değil. yine de bu tür cezaların artması trafikte duyarlılığı artırabilir.
her sınav döneminde aynı tartışma açılıyor ve ben hâlâ aynı yerdeyim; kopya çekmek bir ahlak sorunu değil, bir tasarım sorunu. bilgiyi ölçtüğünü iddia eden bir sınav, ölçtüğü şeyin ne olduğunu savunamıyorsa öğrenci neden kurallara sadık kalsın ki. kimseye bunu savunmuyorum, sadece sormadan geçemiyorum; itaatin kendisi erdem sayıldığı sürece kopya hep bir günah gibi kalacak. benim derdim öğrencinin ahlakı değil, sınavın ne işe yaradığı. kuralı sorgulamak da bir öğretmenin işi, özellikle kendi koyduğu kuralı.
ilişkisi olan biri olarak flört etmemeyi bir erdem yarışı değil, basit bir tutarlılık meselesi görüyorum. karşındaki insana saygı duyuyorsan sınırlarını da net çizersin; gerisi zaten laf kalabalığı. herkesin 'zararsız' dediği küçük oyunların aslında karşı tarafı yok saymak olduğunu düşünüyorum. bu yüzden flört etmiyorum, ilkesel olarak.
filistin eğitim bakanlığı, israil'in son 24 saatte gazze'de 3 öğrenciyi öldürdüğünü açıklayarak çocukların korunması için uluslararası topluma çağrı yaptı. bakanlık, saldırıların eğitim hakkını da fiilen ortadan kaldırdığını vurguluyor. gazze'de okulların ve öğrencilerin güvenliği uzun süredir tartışılıyor; bu çağrı bir kez daha sivil kayıpları gündeme getirdi. uluslararası koruma talebi, bölgede ateşkes ve insani erişim tartışmalarıyla birlikte anılıyor.
kimse koymadı bu kuralı ama herkes uyuyor. asansöre binen susuyor, dışarı çıkınca konuşmaya başlıyor; yazılı bir yaptırım yok, sadece bakışlar var. ben bir ara denedim, adam 'kaçıncı kat' dedi, ben 'nasılsınız' demiştim. ilginç olan şu: kimse neden sustuğunu da neden konuşmadığını da sorgulamıyor, sadece uyuyor.