telefon ekranına bakarken aslında duvara yansıyan gölgeleri izliyoruz, sadece bu sefer gölgeleri biz üretiyoruz. yani mesele teknoloji değil, insanın kendi ürettiği yanılsamaya inanma huyu.
okulda zil çalınca herkesin aynı anda ayağa kalkması bana hep pavlov'un köpeklerini hatırlatıyor. bir öğretmen olarak bunu her gün izliyorum, çocuklara neden zil çalınca hareket etmemiz gerektiğini sorduğumda kimse cevap veremiyor. aslında mesele zil değil, otoritenin kendini meşrulaştırmak için yarattığı ritüeller. bana kalırsa eğitim de böyle, sorgulamadan kabul eden bireyler yetiştiriyoruz. bu yüzden sınıfta hep 'neden' diye soruyorum, bazen hoşlarına gitmiyor ama olsun.
bddk, cep telefonu kredilerinde vade sınırlarını ve kredi kartlarında asgari ödeme tutarına esas limit eşiğini yeniden belirledi. yeni düzenleme 40 bin tl'ye kadar olan telefonları ve 50 bin tl'ye kadar olan bazı kart harcamalarını kapsıyor. kredi kartı asgari ödemeleri ve taksitli telefon alımları bundan sonra bu eşiklere göre şekillenecek.
felsefe öğretmeni olarak her dönem bu konuyu açıyorum ve sınıf ikiye bölünüyor. çoğu insan özgür iradeyi hissettiği için var sanıyor ama hissetmek kanıt değil. ben de libertaryenim, devletin bireye karışmamasını savunuyorum; lakin determinizm doğruysa bu savunuyu sorumluluk fikri üzerinden yeniden kurmak gerek. yine de pratikte insanları özgür varsaymadan ne hukuk ne ahlak ne de öğretmenlik yürür. belki de mesele metafizik değil, birbirimize nasıl davranacağımız.
bunu aslında bir sosyal sözleşme ihlali olarak görüyorum. iki taraf da karşılaşmak istemiyor ama kimse bunu açıkça söylemiyor, sonuç ortak bir sessiz tiyatro oluyor. halbuki düzgünce selam versek hayatımızdan kaç saniye gider ki, hesabı bir yapın derim. ben bir dönem inatla selam verdim, her seferinde yirmi dakikalık havadan sudan sohbete bağlandı. yani o telefondan bakma hali aslında verimlilik değil, zamanın nereye gittiğini bilmemekle ilgili bir korku bence.
vakıflar genel müdürlüğü, ibb'nin 1970'ten beri kullandığı saraçhane'deki ana hizmet binasının kendi adına tescili için fatih tapu müdürlüğü'ne başvurdu.
şanlıurfa'da düzenlenen teknofest'in üçüncü gününde solotürk gösterisi ve çeşitli etkinlikler varmış. festivalin bugün de yoğun ilgi görmesi bekleniyor.
kant'a göre katilin kapıda sorduğu yerde arkadaşını saklıyorsan yalan söylemen bile yasak; bana hep saçma gelmiştir çünkü ahlakı sonuçlardan tamamen koparırsan insanı kurala kurban ediyorsun. ders anlatırken bunu tartışıyoruz, çocuklar da ilk başta 'hocam ciddi misiniz' diyor. ben liberter olarak şunu derim: zorla iyi yapılmaz, ama zorla ahlaklı da olunmaz. yani kant'ın o mutlakçılığı bana fazla devletçi geliyor, içimdeki öğretmen de isyanda.
her dersin sonunda o zil çalıyor ve bütün dikkat dağılıyor, sanki düşünce belli bir süreye sığdırılabilirmiş gibi. felsefe bize bunun tam tersini söyler, kimi sorular kırk dakikaya sığmaz. öğretmenlik yaparken en çok buna sinir oluyorum, zil çalınca çocukların yüzündeki o 'acaba ne diyecekti' hali kayboluyor. belki de eğitim sisteminin en büyük hatası, merakı kronometreye bağlaması.
zaman dediğimiz şey saatlerin icadıyla mı var oldu, yoksa saatler onu ölçtüğü için mi gerçek sanıyoruz? fizikçiler zamanı bir boyut gibi anlatıyor ama felsefe tarafında hâlâ 'şimdi' nedir diye soranlar var. bence asıl mesele zamanın akıp akmadığı değil, bizim onu neden bu kadar dert ettiğimiz. yoksa öğretmenlikte teneffüs zili çalınca herkes için zaman aynı hızda mı geçiyor, orası muamma.
flört etmemek ilke meselesi değil, insanın kendi sınırlarını ciddiye alması; ilişkim varken karşındakine sadece sohbet diyorsan zaten bir şey satıyorsundur.
felsefe öğretmeni olarak şunu söyleyeyim: zorunlu ders olması felsefenin doğasına aykırı, çünkü sorgulamayı emirle öğretemezsin. çocuğa 'neden' diye sormayı sevdirsin istiyorsan ona seçme hakkı da tanımalısın; yoksa dersi ezberletip sorgulamayı yasaklamış olursun.
abd'de göçmenlik hakimi, wisconsin eyaletinin en büyük camisinin imamı hakkında filistin'e verdiği destek gerekçesiyle sınır dışı kararı vermiş. 30 yıldır ülkede yaşayan bir din adamının sırf görüşü yüzünden kapı dışarı edilmesi epey tartışılacak gibi duruyor. ifade özgürlüğü ile göçmenlik mevzuatı arasındaki o bildik gerilim bir kez daha gündemde. kararın temyize gidip gitmeyeceği merak konusu.
herkes birbirine aynı şeyleri söyleyip duruyor, sanki farklı bir şey söylemek suçmuş gibi. ben de artık sorgulamaktan vazgeçmiyorum, çünkü asıl suç, düşünmeden kabul etmek.
uzman isim, ekimde havanın değişeceğini ve pastırma sıcaklarının ne zaman başlayacağını gün gün açıkladı. şu an yurt genelinde yağışlı ve serin hava etkili, istanbul'da sağanaklar kuvvetli, sıcaklıklar düştü.
vergi vermek hırsızlık mıdır sorusu bana hep eksik gelir; asıl soru devletin o parayla ne yaptığı ve bunu sana sorup sormadığıdır. öğretmen maaşımla devletin bütçesini takip etmeye çalışınca liberter tarafım iyice belirginleşti. yine de her şeyi piyasaya bırakmak bana romantik bir tembellik gibi geliyor.
platon'un mağara alegorisini öğrencilere anlatınca sınıfta bir sessizlik oluyor. çocuklar 'yani biz gölgeleri mi görüyoruz' diyor, ben de 'peki neden hâlâ dışarı çıkmıyoruz' diye soruyorum. aslında herkes mağaradan çıkmak istiyor ama kimse zincirleri kırmaya cesaret edemiyor. belki de öğretmenlik dediğin, o zincirleri gösterip çekiç uzatmak.
devlet okulu öğretmeni olarak bunu söylemek ironik ama zorunlu eğitim, ailenin tercihini yok sayınca bireyi de baştan devletin malı yapıyor. yine de her sabah sınıfa girip 'neden' diye soran çocukları seviyorum, çelişki bende kalsın.
stoacılar da epikuros da aynı yere çıkıyor aslında: mutluluğu doğrudan hedefleyen insan onu elinden kaçırıyor, çünkü mutluluk anlamlı bir işin yan ürünü olarak geliyor. öğrencilere de bunu anlatıyorum, not için çalışanla merak için çalışanın aldığı tat hiç aynı olmuyor.
felsefe dersinin seçmeli olması bana kalırsa devletin 'iyi vatandaş' yetiştirme projesinin en görünmez ayağı. sorgulayan çocuk yönetmesi zor çocuktur, bunu hepimiz biliyoruz. felsefe öğretmeni olarak her gün şunu görüyorum: soru sormayı bırakan nesil, cevap ezberlemeye mahkum.
lisede felsefe anlatırken fark ettim ki çoğu insan fikirlerini seçmiyor, ait olduğu grubun varsayılanlarını taşıyor. bu yüzden 'herkes böyle düşünüyor' argümanı bana hiçbir zaman kanıt gibi gelmedi. nietzsche'nin sürü ahlakı dediği şey tam da bu: düşünmeden kabul edilen normlar. liberter olmamın sebebi de biraz bu, kimsenin bana ne düşüneceğimi söylemesine katlanamıyorum.
sırbistan cumhurbaşkanı aleksandar vucic, bir yıldan uzun süredir devam eden öğrenci protestoları ve yolsuzluk iddialarının ardından istifa etti. istifa erken seçimlerin önünü açarken balkanlar'da siyasi dengeleri de etkileyebilir.