herhangi bir hor görülme anında kendine güvensiz insanın, kendinden daha zayıf bir özelliğini gördüğü insanı aşağılayıp kendine güvenli bir alan oluşturma çabasıdır. yersiz bir çabadır bence.
mesela şöyle bir diyalog görebilirsiniz toplum içinde:
aşağılık adam:selamlar. ben bugün çok yorgunum ya. ay emm tayred yani.
aşağılayan adam:ay em tayred ne ya? cahııl mısın acaba? offf abi yha ayred dedi ya delireceğim.
aşağılık adam:dilim sürttü ya olabilir. ben yıllarca kallıjlarda eğitim gördüm. bu sadece basit bir dil sürtmesi
aşağılayan adam:ya abi dil sürçmesi o yha. offf köylü müsün acab? kallıjlarda okumuş bir de otlu peynir kemir sen öğğkk.
(aşağılık adam fazla hor görülmenin etkisiyle kendine safe bir alan oluşturmak için aşağılayanı aşağılamayı seçer.)
aşağılık adam: sen de ilkokulda altına sıçmıştın. bunu hatırlatırım.
beni kim öpecek diye bir feryat duydum ben osmanbey durağında. teyzemin isyanı benim yüreğimi dağladı. beni çok derinden etkiledi ki bak üzerinden kaç sene geçmiş hala aklımda.
özellikle yılbaşı zamanlarında bu numarayı alışkanlık haline getirdiler. etraftaki insanların kafasına güvercinlerin sıçmasını sağlayarak insanların bunu şans diye yorumlamasını sağlayıp bilet almaya itiyorlar vatandaşlarımızı.
bu piyangocular hem güvercinlerin motorunu bozuyor hem de bizim kafamıza sıçılmasını sağlıyorlar. uyanın be.
devlet tarafından eylemlerine son verilmesi gereken çetelerdir. şirinler çetesi adı altında minicik vatandaşlarımızı dövüştürmek de ne demek oluyor böyle
cüceler bizim cücelerimiz. onları asla böyle bir para kazanma aracı olarak görmemeliyiz ve her zaman onlara yardımcı olmak zorundayız.
cücelerin fırlatılmasını ben açıkçası doğru bulmuyorum. özellikle cüce erkeklerin onurunu kırar nitelikte bir eylem bu. ben onların sanat alanında kendilerini geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum.
mesela pamuk prenses ve yedi cücelerdeki performansları bence mükemmel. yanaklarına pembe allık sürmek, kafalarına garip şirinler şapkası yerleştirmek onları toplum içinde aşağılık yapmaktan ziyade bir sanat icra etmenin gururuyla yürümelerine olanak sağlar..tabii adımları küçük olduğundan yolu yürümelerini biraz uzun beklemek zorundayız da bu ayrı bir mesele.sanat alanında insanlık için büyük ama kendileri için minicik bir adım da denebilir.
ben cücelerin fırlatılmasını doğru bulmuyorum ya. kimse kusura bakmasın ama etik değil. yani etik değil başka bir sıkıntı yok.
beni derinden yıkan bir anıdır bu. o günlere dönünce ağlamaklı olurum hep. yani zaman makinesi bulduğumdan değil de aklım o dönemlere beni bir şekilde götürdüğünde.
neyse kafanızı şişirmeden anımı size hemen anlatayım.
ben parasız bir öğrenci olduğum zamanlarda ne yapacağımı bilemediğim bir döneme girmiştim. tabii o zamanlar gençliğin de etkisiyle paraya hızlı ulaşmak gibi bir gustom da vardı. yine bir final çıkışı etrafıma bakarken ve büte gireceğim dersin profesörüyle aklımda bir tartışma içindeyken ve dahası o tartışmada haklı çıkmaya çok yakınken bir ilan görüp irkildim. sanki başımın üzerinden gres yağı dökmüşler gibi titreyerek etrafıma baktım. etrafıma bakma sebebim de bu utanç dolu anı başka bir insanın görebilme ihtimalidir.
neyse ilanda kölelik için uygun insanlar müracaat edebilir yazıyordu ve hafif silik bir yazıydı. sanki bir başkası görmesin diye asılmış ama alıcısına ulaşabilme ihtimali yüksek olan bir ilandı bu benim için. sadece hayata tutunamayanların göreceği ilanlar vardır ya işte bu ilan tam da bu nitelikteydi benim nezdimde.
ilandaki telefon numarasını gizli numaradan aramaya çalıştım. çalıştım diyorum çünkü şu ayrıntıyı da veremeden edemeyeceğim: numaradaki son hane silikti. 11. hane silik olduğundan gizli numaradan 0 ve 9 dahil olmak üzere her tuşu sırasıyla deneyerek ve ilan sahibiyle tanışma fırsatı yakaladım. fırsat bu ya aslında benim talih diye düşündüğüm şeyin talihsizliğe dönüşeceğinden haberim bile yoktu.
şahsi numaramdan bile aramaya utandığım numaranın sahibiyle ve benim de köleliğimden dolayı gerçek anlamda da sahibem olan kadınla konuşmaya başladım. kampüste dört dönüyordum heyecandan. işte bu sefer parayı buldun oğlum diyordum kendime. en azından kazandığın üç kuruşla belki arkadaşlarına, sokağındaki her sabah aynı saatte yere tüküren esnaflara(ki bu esnaflar bana zaman ve mekan tayini konusunda istemeden de yardımcı olmuşlardır.), beni ve zemin katın yedi kat altında kalan 3 arkadaşımı evden atmaya fırsat kollayan ev sahibine borçlarımı ödeyip kendimi kısa bir süreliğine sağlama alma ihtimalini düşündükçe fen edebiyat fakültesinde topaç gibi dönüp ellerimi ovuşturuyordum.
kadının yani sahibemin yani beni bu bataktan kurtaracak diye düşündüğüm insanın beni çağırdığı adrese gittim. tabii büte kaldığım dersi geçmek için de ders kitabıyla gittim oraya. termodinamik kitabıyla köleliğe giden ilk ve son avanak olarak tarihe geçmiş olabilirim ama dersten geçemedim.
kadın ne derse yaptım. beni soğuk ve şehirlerarası otobüslerde çocuk olmaktan vazgeçmeye zorladı resmen. kalorifere zincirlendim, soğuk ve ıslak balkonunda saatlerce bekledim, mama kabından yemekler yedim,su kabından su içerken çok zorlanıyordum nedeni de şudur: su kabı uzağımda kalıyordu. boynumdan balkon korkuluğuna bağlanan zincirle su kabına yetişmek epey bir zordu benim için.
tabii benim bu köleliğimin de bitiş zamanı geldi. ben formatı çok yanlış anlamışım. meğerse köle olarak sahibeye para vermekle yükümlüymüşüm. bu nasıl olabilir?
olamaz,olamaz,olamaaaaaaaaaaaaaaazz.
ben parayı vermeyi reddedince bu kadın benim peşimi bırakmadı. hala bu kadının borcunu ödemeye çalışıyorum. yerin yedi kat altında yeraltı edebiyatı okurken kendimi kanalizasyonda buldum. bu ne yaman çelişki,uçurtmam tellere takıldı, hani benim gençliğime nerede?
toplumun yapıtaşıdır bok muhabbeti. entelektüel bir grubun içinde bile iş spinoza felsefesinden, kafka yalnızlığından, schopenhauer'dan çıkar o bok muhabbetine bir şekilde bağlanır.
toplumu bir bina olarak düşünürsek bok da bu binanın harcı niteliğindedir kanımca.
eski fotoğraf albümlerinin bulunduğu odalar hep soğuk gelirdi bana. ne kadar ısıtıcılarla ısıtılsa bile hep bir igloyu andırıyordu o duvarlar. soğuk,karanlık ve terk edilmiş duvarların çevrelediği eski fotoğraflarla dolu bir oda hayal edin. o duvar herhangi bir duvar olmaktan çıkıyordu benim adıma.
soğuk ve terk edilmiş odaya yakışıyordu bunlar. eski fotoğraf albümleri de o odaya yakışan cinsten bir terk edilmişlik barındırıyor. güzel günlerin mazide kalması yetmediği gibi hasta edici bir soğukla ölüme terk edilmiş bekliyorlar. bazı albüm sayfalarının arasından çıkan ve küçük deliklerden bir anda kaybolan hamam böcekleri de sanki mazilere sığınıyorlardı. belki de insanlar tarafından dışlanan ve kendini bir sabah böceğe dönüşmüş olarak bulan gerçek insanlardı bu yaratıklar.
karıştırdım anılarla dolu albümlerimi. bir fotoğraf gözüme takıldı. o fotoğrafta onu gördüm. ne çok özlemiştim onu. fotoğraf ne kadar tozlu da olsa onu hemen seçebildim. suratındaki masumiyet hiç sönmemiş gibiydi. yıllar önceki gibi gülümsedi fotoğraf bana. o soğuk oda bir anda yangına döndü. ne kadar yalnız bırakmışlar seni bu soğuk odada hafif bir gülümsemeyle diye geçirdim içimden.
soğuk ve ıslak zemine bir anda bıraktım kendimi,tozlu ve eski bir fotoğrafta buldum kendimi. kendime olan özlemim sardı içimi, soğuğa aldırmadan ısıttı beni,sanki ilk günkü gibi.
neyse dedim kendime. düşünmemeliydin bunları, düşünmeyi düşünmemelisin. düşünmeyi düşünmemeyi bile düşünmemelisin. seni duyabilirler ve istemediğin bir ortamda aşağılayıcı bakışlara maruz kalabilirsin aptal. yazdıklarını bile kısık bir alkış sesiyle okumalısın diye direttim kendime. düşüncelerimi bile filtresiz aktaramamanın verdiği burukluk ve dahası beğenilmeye odaklı patetik bir ruh haliyle yazmak ne kadar koyardı sana.aptal.
soğuk ve ıslak zemin artık acı veriyordu bana. kalktım, yüksek ve demirden bacakları paslanmış tabureyi aldım ve tavana kitledim gözlerimi. işte tam sırasıydı ölmenin. hiç bu kadar hazır hissetmemiştim.
kocaman bir halat, soğuk bir oda, tavana asılmamı bekleyen bir kanca, ıslak zemin, yüksek olmasına rağmen demirden bacakları paslanmış bir tabure, bana gülümseyen ve yabancılaşan eski fotoğraftaki kendim ve şu andaki ben baş başa kaldık.
hadi be artık yeter. düşünmeyi kes, acıma artık kendine. bitir bu işi. korkma eski fotoğraflardan ve kendinden. yap artık. aptaaaaaaaal
aptal aptal aptal aptal. hayır öğretmenim ben aptal değilim. ödevimi unuttum. evet sular gitmişti. ne alaka evladım suyla ödevin ne ilgisi var? aptal aptal aptal. susunnn.
arkadaşınıza aptal demeyin. ben sizleri böyle mi yetiştirdim?
teşekkürler öğretmenim. bana tahammül ettiğiniz için.
beceremedim yaşamayı dahası ödevlerimi de yapamadım. ama söz veriyorum tesisatçı işini bitirir bitirmez yapacağım ödevlerimi.
benim yıllar önce yazdığım bir şiirdir. karlı bir istanbul sabahında yazmıştım ve yazarken de üst komşumun sen ne yüze ve gönül kardeşi bir insansın nidalarıyla irkilip kendimi bambaşka bir diyarda gibi hissetmiştim.
o diyar ki beni dünyadaki tüm haset ve nefretten arındıracak cinstendi. o dünyanın suyu sanki ruhu arındırmak için akıyordu. her damlası gönül şerbetinin damıtılmasıyla elde edilmiş ütopik bir dünyaydı burası.
neyse şiirimi eski klasörlerimden birinde bulunca tekrardan o ütopik dünyaya gitme fırsatı buldum ama tekrardan o dünyaya döndüğümde sevdiklerim orada değillerdi. sanki bir saat daha yanımda olsalardı bambaşka olabilecekti her şey. işte o anda o ütopik diye tabir ettiğim dünya bir anda distopik ve totaliter bir dünyaya dönüştü. o ruh arındıran gönül şerbetinin damıtılmasıyla elde edilmiş dediğim su, şimdi kin ve nefretle insanı içine çeken akıntılı bir ırmağa dönüştü. tekrardan kirlenmiş hissediyorum ama okumaya bir türlü başlayamadığım şiirimi okuyacağım zaman geldi de geçiyor bile.
ne yüce gönüllüyüm ne de gönül kardeşi
amacım bulmaktı kayıp sevdiklerimi
fikir alemlerine atıp kendimi
buldum dehlizlerdeki sevdiklerimi
istedim bir şeyler söylemelerini
fark ettim ki
artık değildi bu sözlere göre kulağım
sanki dönmüştü tersine her bir yanım
acılar içinde buldum kendimi bir nefret nehrinde
sevdiklerim ve sevebileceklerimin çehreleri nerede
kimse yoktu artık çevremde
bir kelime beni götürdü eskilere
geri dönmemek üzere
çok özledim be
duy sesim
dinlemesen de beni
anlamasam da seni
yine de duy sesimi
o kadar özledim ki seni
o kadar özledim ki seni
duygu ve düşüncelerin en zor aktarılma yollarındandır. duygularını tercüme ederken jest, mimik, tonlama vs olmadan sadece birtakım harflerin birleşimini duygulara dokunan notalardan hallice insanlara aktarabilmek oldukça zordur. bu nedenledir ki bazı insanlar, yazarken ve konuşurken bambaşka iki karaktermiş gibi davranırlar.
çok doğru bir tespittir. yıllar önce pamuk prenses ve yedi cüceler masalını okuyup onun tiyatro gösterisine gitmiştim. cüceleri oynayan adamları görünce hafif bir travma yaşamıştım. kendi boyutumda ama sakallı ve daha büyük kafalı insanların inandırıcı gelmeyen oyunculukları beni aşırı irite etmişti.
bu arada huysuz cüceyle yani daha doğrusu huysuz cüce karakterini oynayan abiyle fotoğraf çekilmek istemiştim ama adam fotoğraflarda olmak istemediğini söyleyip gitmişti. gerçek hayatta da bir o kadar huysuz olduğunu görünce masallardan ve çocuk tiyatro oyunlarından soğumuştum.
zaman geçirmenin en acınası uygulamalarındandır. sanki bir boşluk var ki doldurulamaz cinsten,sanki söylenecek binlerce söz var ama boğaz düğümleten patetik bir duygu durum bozukluğunu beraberinde getiren cinsten.
ağlatamayan ama içini paramparça edecek bir durum.