Kerbela olayında birtakım insanların kalbi taştan daha çok taşlaşmıştı.
Kerbela'daki bir takım insanların, emsali olmayan bir kesafete sahip kalpleri vardı. Onların kalplerinde bütün hastalıkların tamamı toplanmıştı ve bu sebepten dolayı onlara ne Allah'ın ayetleri, ne Peygamberin sahabelerinin Peygamberden nakilleri ve de nasihatleri fayda vermedi.
Onların kalplerinde bütün hastalıkların tamamı toplandığı için ne Hüseyin b. Ali (a.s)'ın beyanatları ve ne de vücud-u mutahharı (ki Peygamberin bedeninin bir parçasıydı ve onların gözlerinin önündeydi) onlara etki etmedi.
imam Hüseyin (a.s)'ın ne başındaki Peygamber sarığı ne de sırtındaki Peygamber cübbesi onlara etki etmedi. Onlar imam Hüseyin (a.s)'ın başındaki sarığın Peygamberin sarığı olduğunu ve sırtındaki cübbesinin de Peygamberin cübbesi olduğunu; Peygamberin ne sarığının ne de cübbesinin masum olmayan hiçbir kimsenin bedenine oturmayacağını biliyorlardı ve buna rağmen hiçbir şey onları etki etmiyordu.
Onların kalpleri öylesine taşlaşmıştı ki ne süt emen bebeklere rahmet ettiler ne de susuzluktan kavrulan çocuklara rahmet ettiler!
Öylesine vahşi, arlanmaz ve utanmaz bir hale gelmişlerdi ki sahipsiz kalan kadın ve çocukları zincire vurdular ve kırbaçlattılar.
Bu kalpler, hastalıklı kalplerdi. Bu kalpler selim değildi.
Kalpte hastalıkların olması insana Zeyneb-i Kübra'yı dövdürür!
Bu şaka değildir ve her dönem için geçerlidir. Bu yalnızca o gün için değil bugün için de geçerlidir.
Hasta kalp, insana Rugeyye'yi, Sukeyne'yi tokatlattırır.
Hasta kalp insana Esger'i boğazlattırır.
Hasta kalp insana Hüseyin'i doğrattırır
Bunlar şaka değildir, bunların şaka olduğunu düşünmeyin!
Onlar da bizler gibi namaz kılıyorlardı (hatta bizden daha çok namaz kılıyorlardı.)
Alçalmaları bu kadarı ile yetindi mi?
Hayır, yetinmedi daha da çok alçaldılar ve o küçük çocukların başlarındaki başörtülerini yağmalayacak kadar vampirleştiler.
Neden?
Çünkü Selim kalp sahibi değillerdi.
Çünkü kalpleri hastalıklar ile doluydu.
Meğer bu kişiler mi gelip imamın ashabı olacaklardı‽
Ne yazık ki bunlar, o gün böyle olduğu gibi bugün de böyledir.
Bugün de kalpler taşlaşmıştır; kalpler hastalık doludur; kalpler zehir doludur...
Ancak bunun mukabilinde sayıları çok ama çok az dahi olsa kalpleri ak, pak, nur ve iman dolu olan selim kalp sahipleri vardır ve bu kişiler, bilerek ve isteyerek; Allah'a yalvararak her şeylerini Veliyullah'a feda etmek için Allah yalvarıyorlar.
Selim kalp sahipleri her şeylerini Veliyullah'a vermek için Allah'a yalvarıyorlar.
Ve diyorlar ki: "Allah'ım bizi kendi yolunda katledilmek ile rızıklandır."
"Yaşasın" hiçbir amacı ve hedefi olmayan Rojava direnişimiz.
-----------------------------------------------------------------
Amaçsız, hedefsiz olmasının sebebi onu bir esiri kullanarak amaçsız hedefsiz hale getirmeleridir.
Önce düşmandan güçlü ordumuz vardı.
Düşmandan güçlü ordumuzun gücünü kırdık. Dağıttık. Hatta düşmanın emrine verdik. Maaş almaya başladık. Bizden güçlü konuma geldiler. Kurumlarını aranan bir terörist vasıtasıyla örgütlediler.
Kürdleri de bu terörüsti meşrulaştırmada kullandılar.
Şimdi bir bahane ile düşmanın askeri üstünlüğü ve bizim de askeri olarak yetersizliğimiz ispatlanacak. Halka Kabul ettirilecek.
Önce bunun esir lideri görüp onaylanması gerek.
Tamamen devlet denetiminde bir müdahale.
Sonra da yeniden işgal. Ve silahsızlandırma.
Zaten savaşlarda amaç karşı tarafı silahsızlandırmak ve bir daha silah kullanamaz hale sokup, bu tür bir direnişin kafalardan silinmesidir. Bu yenilgidir.
* * *
Mazlum Abdi niçin savaştıklarını; Neden silahlı bir orduyu muhafaza etmeleri gerektiğini ve amaçlarını söylesin!.
Kürdlerin Hedefi nedir söylesin!.
* * *
Söyleyemez!
Çünkü Kürdlerin hedefini belirleyen TC devletidir.
* * *
Şu anda SURiYE denen devletin bütünlüğünü savunmak işgal altında kalmayı baştan kabul etmek demektir.
Kabul ettirilen bu olduktan sonra yeniden işgal ve silahsızlanma Öcalanla görüşmeden sonraya bırakılacak.
Öcalan diye bir şey de yoktur.
Devletin emirlerini Kürdlere aktaran, bunu kabul etmiş etmiş, devletin genel kurmayının radyosu, tv' si, gazetesi, bildirisi olmuş biri var…
Onun da gerçek mi yoksa yapay zeka mı olduğu orası da belli değil.
Sebatay Sevi zamanında yapay zeka olsaydı, yeryüzünde bugün bir tek Yahudi yoktu.
Öcalan'la görüştükten sonra dönmelerin imhasına sıra gelecek.
Entegrasyon Çobanın Kavalına Gelen Bir Sürünün Hikâyesi mi Acaba?
PKK’nin silah bırakması elbette ki yerinde ve desteklenmesi gereken bir karardır. Artık Kürd halkının çocuklarının ölmediği, çatışmanın değil siyasetin konuştuğu bir zeminin oluşması herkes açısından kıymetlidir. Bu yönüyle silahların susmasını istemek ne teslimiyet ne de inkârdır. Aksine Kürd halkının geleceği açısından tarihsel ve hayati bir ihtiyaçtır. Bu nedenle bütün Kürdlerin ve Kürd siyasetçilerinin çatışmasızlık ve demokratik zeminin güçlenmesi yönündeki kolektif adımları desteklemesi son derece doğaldır.
Ancak mesele tam da burada başlamaktadır:
Eğer bu süreç, hiçbir ulusal hak talep edilmeden; bir halkın tarihsel varlığı anayasal güvenceye kavuşmadan, yalnızca tek bir kişinin ya da tek bir siyasal hareketin paradigmasına bağlı şekilde “entegrasyon” adı altında yürütülecekse, bunun ciddi biçimde sorgulanması gerekir.
Çünkü bir halkın kaderi;
hiçbir liderin, hiçbir örgütün, hiçbir ideolojik merkezin tek başına belirleyebileceği kadar basit bir mesele değildir.
Entegrasyon kavramı, modern siyasette çoğu zaman “birlikte yaşama”, “uyum”, “barış” ve “demokrasi” gibi olumlu kavramlarla süslenerek sunulur. Ancak tarihe ve siyasal pratiğe dikkatlice bakıldığında görülür ki; entegrasyon her zaman eşitler arası bir birliktelik anlamına gelmez. Özellikle devletsiz halklar açısından entegrasyon çoğu zaman, güçlü olanın zayıf olanı kendi sistemine eriterek asimilasyon yapma anlamına gelir.
Bu nedenle bugün “demokratik entegrasyon” kavramı etrafında yürütülen tartışmalar, yalnızca teknik ya da siyasal bir mesele değil; aynı zamanda Kürd halkının varlık, kimlik, tarih ve geleceğinin meselesidir.
ENTEGRASYON NEDiR?
Entegrasyon kelime anlamıyla;
bir parçanın başka bir yapıya dahil edilmesi, uyumlandırılması ve o sistem içerisinde işlevsel hale getirilmesidir.
Bireysel düzeyde entegrasyon; bireyin farklı bir topluma ortak hukuk içerisinde birlikte uyum içerisinde yaşayabilmesini ifade eder.
Ancak siyasal anlamda entegrasyon;
çoğu zaman güçlü egemen sistemin, daha zayıf toplulukları kendi merkezine bağlamasıdır.
Yani mesele sadece birlikte yaşamak değildir.
Mesele;
kimin merkez kurucu olduğu,
kimin dilinin esas alındığı,
kimin tarihinin meşru kabul edildiğinin kabulü meselesidir.
Çünkü eşit olmayan güç ilişkilerinde entegrasyon çoğu zaman gönüllü bir birlik değil; kontrollü bir eritme ve asimilasyon politikasıdır.
DEMOKRATiK ENTEGRASYON NEDiR?
“Demokratik entegrasyon” kavramı kulağa yumuşak gelir.
Fakat içerik olarak belirleyicidir.
Eğer bir halk:
* kendi diliyle eğitim yapamıyorsa,
* kendi varlığı anayasal statüsüye sahip değilse,
* kendi coğrafyasını yönetemiyorsa,
* kendi güvenlik ve siyasal iradesini belirleyemiyorsa, orada demokratik entegrasyondan değil;
asimilasyonun daha modern ve daha sofistike bir biçiminden söz edilir.
Gerçek demokratik birliktelik;
eşit kurucu iradeler arasında olur.
Aksi halde “demokratik entegrasyon” söylemi, ulusal hak taleplerini yumuşatarak Kürdleri sisteme bağlama operasyonuna dönüşür.
Bugün Ortadoğu’da birçok devletin yapmak istediği tam olarak budur:
Kürdlere tamamen Dersim, Halepçe, Enfal’de yaptıkları gibi soykırım uygulayarak yok etmek değil; aksine kimliksizleştirerek, zamana yayarak etkisiz hale getirmektir.
Çünkü modern devlet aklı artık her zaman kaba inkâr ve imha yöntemleriyle çalışmıyor.
Bazen tanıyarak etkisizleştiriyor,
bazen konuşarak dağıtıyor,
bazen “barış” söylemiyle siyasal refleksi törpüleyerek eritiyor.
KÜRTLER KiME VE NiÇiN ENTEGRE EDiLiYOR?
Kürdler yaklaşık yüz yıldır;
Türk, Arap ve Fars devlet sistemlerine entegre edilmeye çalışılıyor. Bu entegrasyonun temel amacı şudur: Kürdlerin ayrı bir siyasal özne olmaktan çıkarılması.
Yani Kürdler şimdilik:
* dil olarak yaşayabilir,
* folklor olarak var olabilir,
* kültürel unsur olarak sergilenebilir, ama siyasal irade sahibi bir halk asla olmamalıdır. Bu Devletlerin korkusu Kürdün varlığı değil; örgütlü, ulusal bilince sahip siyasal bir Kürd toplumsallığının oluşmasıdır.
Bu nedenle entegrasyon politikaları; çoğu zaman Kürdleri bireyselleştirerek toplumsal hafızasını parçalamayı hedefler.
Kürdler entegrasyon sonucunda artık bir “halk” değil, sistem içerisinde kariyer yapan “bireyler topluluğu” haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Ve en tehlikeli aşama da budur.
Çünkü bireysel başarı arttıkça,
kolektif hafıza zayıflamaya başlar.
ENTEGRASYON BiREYLER iÇiN MiDiR?
Normal şartlarda entegrasyon bireyler için konuşulabilir. Örneğin farklı bir ülkeye göç eden bireyin:
* hukuk sistemine uyumu,
* toplumsal kurallara uyumu,
* ekonomik yaşama katılımı, doğal bir entegrasyon tartışmasıdır.
Fakat milyonlarca insanın yaşadığı tarihsel bir halkı, başka bir ulusun siyasal kimliği içerisinde eritmeye çalışmak artık bireysel entegrasyon değil;
toplumsal dönüştürme operasyonudur.
Bir birey entegre olabilir.
Ama bir halk entegre edilmek isteniyorsa, orada mesele artık kültürel değil siyasal bir meseledir. Çünkü halklar bireylerin toplamı değildir.
Halklar:
* ortak hafıza,
* ortak tarih,
* ortak dil,
* ortak coğrafya,
* ortak aidiyet bilinciyle oluşur.
Bunu dağıttığınız zaman geriye sadece kuru bir kalabalık kalır.
BiR ULUSU BAŞKA BiR TOPLULUĞA ENTEGRE ETMENiN MANASI NEDiR?
Bu, o ulusun tarihsel iradesini çözmek demektir. Tıpkı bugün Rojava’da yaşanan tartışmalar gibi. Bir ulusu başka bir ulusal merkeze entegre etmek;
onu zamanla siyasal özne olmaktan tamamen çıkarmaktır.
Tarih boyunca imparatorluklar bunu yaptı. Modern ulus devletler ise bunu daha sistematik hale getirdi.
Önce dil zayıflatılır.
Sonra tarih tartışmalı hale getirilir.
Sonra aidiyet küçümsenir.
Sonra yeni kuşak sisteme bağlanır.
Ve en sonunda halk kendi kendisini sorgulamaya başlar. işte entegrasyonun en ileri aşaması budur:
insanların artık kendi varlığını savunmayı “gereksiz” görmeye başlaması.
Bugün birçok Kürd gencinin yaşadığı kimlik kırılması tam olarak budur.
ÖCALAN’IN “ENTEGRASYON” YAKLAŞIMINA KARŞI KÜRTLER NE YAPMALI?
Öncelikle mesele duygusal değil, siyasal okunmalıdır.
Hiçbir lider,
hiçbir örgüt,
hiçbir ideoloji bir halktan daha büyük değildir.
Kürd halkı artık şunu anlamalıdır:
Bir kişinin geliştirdiği paradigma,
bütün bir ulusun kaderi haline getirilemez. Eleştiri düşmanlık değildir.
Tam tersine halkına karşı sorumluluk taşıyan herkesin görevi;
tarihsel sonuçları sorgulamaktır.
Kürdlerin yapması gereken ilk şey;
yeniden ulusal bilinç üretmektir.
Bunun için:
* Kürdçe yaşamın merkezine alınmalıdır.
* Aidiyet duygusu yeniden güçlendirilmelidir.
* Bölgesel, ideolojik ve partisel fanatizm aşılmalıdır.
* Hiçbir hareket “tek hakikat” olarak görülmemelidir.
* Kürd halkının kolektif çıkarı bütün yapıların üstünde tutulmalıdır.
* Demokratik haklar ile ulusal haklar birbirine düşmanmış gibi gösterilmemelidir.
Çünkü demokrasi ile ulusal varlık birbirinin alternatifi değildir. Ulusal varlığı olmayan halkın demokrasisi kırılgandır. Demokratik zemini olmayan ulusalcılık ise otoriterleşmeye açıktır.
Kürdlerin ihtiyacı;
ikisini birlikte kurabilecek yeni bir siyasal akıldır.
KUZEY KÜRDiSTAN HALKININ ENTEGRASYONA KARŞI DURMASININ GEREKÇESi
Çünkü mesele sadece siyaset değildir.
Mesele bir halkın gelecekte var olup olmayacağının meselesidir.
Bir halk:
* kendi diliyle düşünemiyorsa,
* kendi tarihini çocuklarına aktaramıyorsa,
* kendi coğrafyasında karar veremiyorsa,
* kendi kimliğini korkmadan yaşayamıyorsa, orada entegrasyon değil, adım adım uygulanmak istenen bir çözülme vardır. Kuzey Kürdistan halkının kaygısı tam da budur.
Çünkü tarih göstermiştir ki;
kimliğini koruyamayan halklar önce siyasal iradesini, sonra kültürel hafızasını, en sonunda ise toplumsal varlığını kaybeder.
Bu nedenle entegrasyona karşı durmak;
başka halklara düşmanlık değil,
kendi varlığını koruma refleksidir.
Ve hiçbir halk,
kendi varlığını koruma hakkı nedeniyle suçlanamaz.
Kaypakkaya Perspektifinden Öcalan Çizgisine ve Duran Kalkan’nın tavrına kısa bir bakış.
Son dönemde Duran Kalkan tarafından yeniden dolaşıma sokulan, Abdullah Öcalan’ın teorik metinlerine yöneltilen Marksist eleştirilerin “Türkiye solunun Kürt kökenli düşünürlere kapalı olduğu” iddiasıyla açıklanması, teorik bir tartışma açma çabasından çok, bilinçli bir ideolojik saptırma ve devrimci mücadeleyi tasfiye etme çağrısı niteliği taşımaktadır. Bu söylem, Marksist eleştiriyi etnik bir önyargı olarak kodlayarak, hem teorik tartışmayı felç etmeyi hem de Öcalan çizgisini eleştiriden muaf bir dokunulmazlık alanına taşımayı hedeflemektedir. Oysa Marksizm açısından mesele ne etnik kimliktir ne de kültürel aidiyet; mesele yöntem, paradigma ve siyasal sonuçlardır.
Bu noktada ibrahim Kaypakkaya’nın mirası, yalnızca tarihsel bir referans değil, bugün yürütülen tartışmanın teorik mihenk taşıdır. Kaypakkaya, Türkiye devrimci hareketi içinde Kürt ulusal sorununun varlığını en net biçimde tanıyan, Kürt halkının ayrılma hakkını koşulsuz savunan, Kemalizmi faşizm olarak teşhir eden ve devletin sınıfsal karakterini hiçbir muğlaklığa yer bırakmadan ortaya koyan Marksisttir. Ancak Kaypakkaya’nın ayırt edici yanı, ulusal sorunu sınıf mücadelesinden koparmaması, kimlik siyasetini devrimci stratejinin yerine ikame etmemesi ve iktidar sorununu asla tali bir mesele hâline getirmemesidir. Kaypakkaya’da ulusal kurtuluş, proletaryanın devrimci iktidar mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Öcalan çizgisi ise tam bu noktada Marksizmle bağını koparmaktadır. Devletin sınıfsal karakteri belirsizleştirilmekte, iktidar sorunu bilinçli biçimde dışlanmakta, sınıf antagonizması “aşırılık” olarak sunulmakta, üretim ilişkileri ve mülkiyet biçimleri teorinin merkezinden sistematik biçimde çıkarılmaktadır. “Demokratik konfederalizm” adı altında sunulan model, Marksizmin temel analitik kategorilerini devre dışı bırakan, sınıf mücadelesini kimlikler arası yatay ilişkilere tercüme eden ve devrimi iktidarsız bir uzlaşma fantezisine indirgeyen açık bir revizyonist hatta oturmaktadır.
Bu teorik tasfiye, masum bir entelektüel tercih değil, belirli bir siyasal işlevin ifadesidir. PKK’nin tarihsel gelişimi, ideolojik dönüşümü ve bugün geldiği nokta, onu bir “ proje” olarak ele almayı zorunlu kılmaktadır. Burada söz konusu olan, komplocu bir anlatı değil; devlet, sermaye ve kontrol edilebilir muhalefet arasındaki ilişkilerin tarihsel materyalist analizidir. PKK, haklı ve meşru bir ulusal sorunu, devrimci sınıf siyasetinden kopararak, sistemle müzakere edilebilir, yönetilebilir ve gerektiğinde tasfiye edilebilir bir siyasal hatta taşımıştır. Öcalan’ın imralı sonrası teorik metinleri, bu hattın ideolojik ve felsefi meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir.
Tam da bu nedenle, Duran Kalkan’ın “PKK’liler Marks’ı bilmiyorlarmış gelsinler ders verelim” çağrısı, teorik bir özgüvenden değil, örgüt içi disiplin ve liderlik kültünün yeniden tahkim edilmesi ihtiyacından beslenmektedir. Tartışmaya çağrılan şey Marksizm değil; Marksizmin neden terk edilmesi gerektiğine dair önceden belirlenmiş bir dogmadır. Eleştiri ise daha baştan “kimlik saldırısı” olarak damgalanmakta, devrimci hareket içindeki farklı sesler politik olarak itibarsızlaştırılmaktadır. Bu, teorik bir tartışma değil; ideolojik bir hizaya çekme operasyonudur.
Kaypakkaya’nın mirası bu yüzden sistematik biçimde bastırılmakta, yok sayılmakta ya da çarpıtılmaktadır. Çünkü Kaypakkaya, uzlaşmayı değil kopuşu, müzakereyi değil devrimci şiddeti, kimlik siyasetini değil sınıf mücadelesini, devletle yeniden yapılanmayı değil devletin parçalanmasını savunur. Bugün Öcalan çizgisinin “yeni paradigma” olarak sunulabilmesi, ancak Kaypakkaya’nın açtığı Marksist yolun üzerinin örtülmesiyle mümkündür. Bu durum, teorik bir tercih değil, siyasal bir zorunluluktur.
Komünistler açısından mesele son derece açıktır: Marksizm, kimlik siyasetiyle ikame edilemez; sınıf mücadelesi, kültürel çoğulculukla aşındırılamaz; iktidar sorunu, yatay ağlar ve yerel özerklik masallarıyla buharlaştırılamaz. Bunları savunmak “eski”, “dogmatik” ya da “katı” olmak değil; Marksist olmaktır. Marksizmi bu temel önermelerinden arındırdığınızda geriye kalan şey, devrimci bir teori değil, düzen içi bir uzlaşma ideolojisidir.
Sonuç olarak, Abdullah Öcalan çizgisine ve bu çizgiyi teorik dokunulmazlık zırhıyla korumaya çalışan Duran Kalkan’a yöneltilen eleştiriler, ne etnik kökenle ne de kimliklerle ilgilidir. Bu eleştiriler, ibrahim Kaypakkaya’nın bıraktığı yerden, yani sınıf mücadelesinin, devrimci kopuşun ve iktidar perspektifinin zorunluluğundan konuşmaktadır. Bugün sessizlik, tarafsızlık değil; bu ideolojik tasfiyenin yeniden üretimine katkıdır. Teorik müdahale, aynı zamanda devrimci bir sorumluluktur ve bu sorumluluktan kaçmak, Marksizmin değil, düzenin yanında saf tutmaktır.
Burada belirleyici olan ayrım şudur: Kürt siyaseti, Kürt ulusunun geleceğini kuran, ulusal iradeyi, kolektif varoluş ufkunu ve siyasal meşruiyeti savunan çizgidir. Buna karşılık Öcalancı hat ve onun güncel klientalist uzantıları—DEM gibi yapılar—artık Türk devletinin Kürtler üzerindeki iç düzenleme, sınıflandırma ve iç tasfiye aygıtına dönüşmüş statist bir temsil rejimidir. Bu yapılar Kürtleri temsil ettiklerini iddia etseler de, fiilen Öcalan-merkezli Türk devleti stratejisinin taşıyıcısı haline gelmişlerdir: Kürt ulusal siyasetini değil, Türk devletinin Kürt siyasal alanını yeniden mühendislik projesini temsil etmektedirler.
Tanık olduğumuz şey şudur: Öcalan kırk yıldır aradığı muhatabı sonunda bulmuştur; fakat bu muhatap Kürt halkı değil, Kürt varlığını kendi sınırları içinde eritmek isteyen Türk devletidir. Burada bir “diyalog” yoktur; ortada konuşan iki taraf, pazarlık eden iki özne de yoktur. Bu ilişki artık siyasal bir müzakere değil, neredeyse tasavvufi bir bütünleşme sahnesidir: Öcalan, Türk devleti karşısında bir “fena” hâline geçmiş, devletle birleşmeyi bir cezbe ve vecd gibi yaşamaya başlamıştır. Hatip de bellidir, muhatap da: Türk devleti konuşur, Öcalan ve Öcalancılar ise onun içinde erir. “Türk devletiyle bütünleşme” diye adlandırılan proje bugün tamamlanmıştır: Öcalancı konsensüs, Kürt ulusal siyasetinin alternatifi değil, onun yerine ikame edilmek istenen bir Türk devleti aparatıdır. Dolayısıyla mevcut süreç bir “entegrasyon” değil, Kürt siyasal varlığının içeriden sökülmesi, Kürt geleceğinin içeriden iptal edilmesidir.
Türk devleti, Kürtlerin kendi içinden işleyen ve Kürt iradesini kendi eliyle iç kolonize eden bir mekanizma üretmiştir. Egemenlik artık yalnızca dışarıdan uygulanan bir baskı değildir; içeride ölçüt koyan, ayıran, tasnif eden ve imhaya açan bir iç aygıt olarak işlemektedir. Öcalan’ın devletle “bütünleşmesi” tam da burada anlam kazanır: Türk devleti, Kürt siyasal alanını dışarıdan bastırmakla yetinmemekte, onu içeriden düzenleyen bir normalleştirme teknolojisini Öcalan üzerinden kurmaktadır. Böylece siyaset, bir mücadele alanı olmaktan çıkıp bir sadakat sınavına indirgenmektedir.
Bugün ortaya çıkan şey yalnızca Kürt siyasetinin bastırılması değildir; Kürt ulusal geleceğinin Türk devletinin içinden işleyen bir “sadakat ölçütü” üzerinden yeniden tasnif edilmesidir. Bazı hayatlar korunabilir, bazıları ise dışlanabilir ve imhaya açık hale getirilmektedir. Öcalan’ın Türk devleti aygıtına dönüştürülmesi, Kürt hayatını “korunabilir” ve “imha edilebilir” diye ayıran normatif bir filtreye dönüşmektedir. Bu filtre, Benjamin’in hukuk-şiddet düğümünde tarif ettiği kurucu zorun sürekliliğini, Foucault’nun normalleştirici iktidarının yaşamı yönetme ve öldürme yetkisini, Butler’ın ise hangi hayatların “yas tutulabilir” sayılacağını belirleyen çerçevesini aynı anda harekete geçirir. Kürt varoluşu artık yalnızca bastırılan değil, içeriden ölçülen, içeriden sınıflandırılan ve içeriden iptal edilen bir hayata dönüştürülmektedir.
Türk devleti artık Kürt siyasetini dışarıdan bastırmıyor; Kürt adına konuşan aygıtlar üzerinden Kürt geleceğini içeriden tasnif ediyor, içeriden buduyor ve içeriden imhaya açıyor
Tuncer Bakırhan’ın Dil Söylemi: Kolonyal Hiyerarşinin içselleştirilmesi, Kürtçenin Azınlıklaştırması ve “House Negro” Mantığının Güncel Bir Tezahürü
tuncerbakirhan’ın Kürt dili ve statüsü üzerine yaptığı açıklamalar, yüzeyde eşitlikçi ve hak temelli bir söylem izlenimi verse de, derinlemesine bir analiz bu söylemin Türkiye’deki kolonyal dil rejimini sorgulamak yerine onu yeniden üretme işlevi gördüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan basit bir taktik hata ya da politik pragmatizm değildir; mesele çok daha derindedir: kolonyal hiyerarşinin içselleştirilmesi, Kürtçenin bilinçli biçimde azınlıklaştırması ve Kürt siyasal öznesinin subaltern statüye razı edilmesi.Bu nedenle tuncerbakirhan’ın pozisyonu, Malcolm X’in “house negro” (ev zencisi) kavramsallaştırmasıyla teorik olarak örtüşen bir yapıyı temsil etmektedir. Bu kavram burada bir hakaret değil, sömürgeci iktidarın nasıl rıza üreterek işlediğini açıklayan analitik bir metafordur.tuncerbakirhanın şu ifadesi, tüm söylemin epistemik merkezini oluşturur: “Türkçe resmi dildir… bu asla bir tartışma konusu değildir.”
Bu cümle masum bir tespit değildir; normatif ve ideolojik bir kabuldür. Türkçenin “resmi dil” statüsü burada:
- Tarihsel bir şiddet sürecinin ürünü olarak değil,
Teknik bir zorunluluk,
- “iletişimi standardize eden” nötr bir araç olarak sunulmaktadır.
Oysa Türkçenin resmîleşmesi, Kürtçenin yasaklanması, dilsel soykırıma bırakılması, kriminalize edilmesi ve kamusal alandan sistematik biçimde dışlanması üzerinden gerçekleşmiştir. Bu tarihsel bağlamı paranteze almak, Gramsciyen anlamda hegemonik olanın doğallaştırılmasıdır: kolonyal bir düzen, “aklın ve gerçekliğin gereği” olarak yeniden kodlanmaktadır.Bu noktada tuncerbakirhan
, kolonyal iktidarın dilini sorgulayan bir özne değil; onu normalleştiren ve meşrulaştıran bir konuma yerleşmektedir.tuncerbakirhann söylemindeki en kritik tercih şudur: Kürtçe için resmi statü talep edilmemekte, bunun yerine yalnızca “anadilde eğitim hakkı” savunulmaktadır. Bu tercih masum değildir; çünkü Resmi dil, egemenliğin, hukukun ve kamusal alanın dilidir.
- Anadilde eğitim, çoğu zaman zaten dışlanmış bir dil için telafi edici, ikincil ve sınırlandırılmış bir haktır
Bu çerçevede Kürtçe:
- Devletin dili olamaz,
- Hukukun ve yönetimin dili olamaz,
- Kamusal egemenliğin kurucu unsuru olamaz,
- Ancak Türkçenin altında, onun izin verdiği ölçüde “öğrenilebilir” bir dile indirgenir.bu, dilsel eşitlik değil; kurumsallaşmış bir hiyerarşinin kabulüdür. Kürtçenin resmi statü talebinin bilinçli olarak dışlanması, Kürt halkının tam siyasal eşitlik iddiasından vazgeçirilmesi anlamına gelir.tuncerbakirhanin söyleminde tekrar tekrar şu vurgu yapılır: “Bu bir tehdit değildir… bu ırkçılık değildir…”
Bu savunmacı dil, talebin meşruiyetinden emin bir özgürleşme söyleminin değil; egemenin bakışını içselleştirmiş bir öznenin suçluluk refleksinin ürünüdür. Kürtler, kendi dillerinde kamusal eşitlik talep ederken bile, bunu “sizi rahatsız etmiyoruz” garantisiyle sunmak zorunda bırakılmaktadır. Bu tam olarak subaltern öznenin durumudur: Talep ederken bile özür dileyen, sınırlarını efendinin huzuruna göre çizen bir bilinç hali.Malcolm X’in “house negro” kavramı, efendinin evinde yaşayan, onun diliyle konuşan, onun düzenini “bizim düzenimiz” olarak benimseyen köleleştirilmiş özneyi tarif eder. Bu figür Efendinin evini savunur,
- Efendinin düzenini doğal sayar,
- isyanı ise “aşırı”, “tehlikeli” ve “gerçekçi olmayan” bir talep olarak görür.tuncerbakirhanin söylemi bu mantıkla örtüşmektedir
- Türkçenin egemenliği “bizim de dilimiz” diyerek içselleştirilir,
- Üniter dil rejimi tartışma dışı bırakılır,
- Kürtçenin egemenlik dili olma ihtimali baştan reddedilir,
- Kürt talepleri “makul”, “zararsız” ve “yönetilebilir” hale getirilir bu, zincirleri kırmak değil; zincirlerle uyumlu yaşamayı erdem olarak sunmaktır.tuncerbakirhanin pozisyonu, Kürtlerin kurucu siyasal özne olarak tanınmasını hedefleyen bir çizgi değildir. aksine
- Türk ulus-devletinin dilsel egemenliği sorgulanmaz,
- Kürtçe kamusal egemenlikten dışlanır,
- Kürt meselesi, üniter devlet sınırları içinde “kültürel bir haklar sorunu”na indirgenir
Bu, Kürtlerin özgürleşmesi değil; sömürgeci düzen içinde yönetilebilir hale getirilmesidir. Burada üretilen şey eşit yurttaşlık değil, asimetrik hoşgörüdür.tuncerbakirhanın dil söylemi:Kürtçeyi özgürleştirmez, ehlileştirir;
- Hiyerarşiyi yıkmaz, meşrulaştırır;
- Sömürgeci düzeni sarsmaz, ona ahlaki bir makyaj yapar Bu nedenle burada karşımızda olan şey, dekolonyal bir kopuş değil; kolonyal aklın içselleştirilmiş bir versiyonudur. Malcolm X’in metaforuyla söylersek: Bu söylem, tarladaki zincirleri değil; evin içindeki konforlu itaati savunmaktadır.Kürt dilinin ve Kürt halkının gerçek eşitliği, Türkçenin egemenliğini “verili” kabul ederek değil; bu egemenliğin tarihsel, siyasal ve kolonyal karakterini açıkça sorgulayarak mümkündür. Bunun altını çizmeyen her söylem, niyetinden bağımsız olarak, azınlıklaştırma düzenine hizmet eder.
1. Şiiler kuranı kerimin tahrif olduğuna inanırlar..ve kuranı doğru olarak bilenlerin sadece 12 imam olduğunu iddia ederler (şianın inanç esasları)
2. Şiiler imamlarının masum olduğuna inanırlar. (el munteka)
3. Şiiler ruyeti inkar ederler.(el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
4. kendileri senedi ve isbatı olmayan onbinlerce şii kaynaklı hadisle amel etmekle iken…sünni kaynaklarda geçen ve senedleri olan hadislerin dörtte üçünden fazlasını reddederler. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
5. Şiiler kerbelayı beytullahtan daha faziletli sayarlar.. (şianın inanç esasları)
6. Şiiler hz aliden önceki halifelerin zalim yada kafir olduğunu iddia ederler.. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
7. Şiiler hz ebu Bekir ve hz ömere lanet okurlar. (şianın inanç esasları)
8. peygamberlerin getirdiği şeriatın sadece avama hitab eden bir ilim olduğunu gerçek ilmi(ilm-i hakikat) ise 12 imamdan başka hiç kimsenin bilmediğini iddia ederler.. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
9. hz ali (ra) nin ve onun zürriyetinden gelenlerin fikirlerine muhalefet eden herkesin ya zalim ya kafir,yada fasık olduğuna inanırlar.. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
10. takiyye adı altında münafıklığı akide edinirler.. (şianın inanç esasları)
11. 12 imamın yaptığı her ameli Allahın emrettiği bir dini kural olarak telakki ederler. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
12. Allahın sıfatlarını inkar ederek cehmiyyenin yolunu takip ederler.. (şianın inanç esasları)
13. Şiiler imamiye mezhebine uyulması vacib olan tek mezheb olduğuna inanırlar.(el-munteka)
14. Şiiler hz ali hakkında aşırı giderler,bazıları onun vasi, bazıları peygamber, bazılarıda ilah olduğunu iddia ederler:.( el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
15. Şiiler hz ebubekir ve hz ömer hakkında cibt ve tağut yakıştırmasını yaparlar.. (şianın inanç esasları)
16. Şiiler bazı ölülerin yeniden dirilip ahir zamanda dünyaya döneceğine(ricat) inanırlar..bu inanışa göre 12. imam ahir zamanda gelecek hz ebubekr ve hz omer’i çarmıha gerecektir.. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
17. yine aynı inanışa göre 12.imamın ahirzamanda gelip müminlerin annesi hz aişeyi diriltip ona had cezası uygulayacağına inanırlar.. (şianın inanç esasları)
18. hz ömerin öldürüldüğü günü en büyük bayram,şeref,müjde,büyük temizlik,bereket ve teselli günü olarak kabul ederler. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
19. Şiiler kendi çocukları haricinde doğan bütün çocukları ****** çocuğu sayarlar.. (şianın inanç esasları)
20. Şiiler bir kimseyle ancak nıfak üzere muamele ederler..( minhacüs-sünne)
26. 12 imam vasıta edilmeksizin Allahın rızasının kazanılamayacağını iddia ederler.. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
27. Allaha kulluk etmenin imamlara itaatle mümkün olacağını ve imamlardan başkasına itaat etmenin Allaha şirk koşmak olduğunu iddia ederler.. (şianın inanç esasları)
28. hz ömeri şehid eden Mecusi ebu lülüe’yi bir din kahramanı olarak kabul ederler. (el hutut-ul arıza li’ş şiati-l-isney aşeriyye)
29. şiiler hz alinin bütün sahabelerden üstün olduğunu ve hilafetin ilk olarak onun hakkı olduğunu iddia ederler.. (el munteka)
30. Şiiler resulullahın ölümünden sonra az sayıdaki bir topluluk dışında bütün sahabelerin mürted olduğuna inanırlar.(şianın inanç esasları)
Bugün bazıları, eleştirel düşünen herkesi “MiT ajanı” olmakla suçluyor. Oysa Öcalan’ın 2013–2015 arasında imralı’da kayda geçen sözlerine bakıldığında (Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı inşa - imralı Notları), devletin istihbarat aygıtına yönelik en sistematik övgülerin bizzat kendisinden geldiği açıkça görülür.
Onun söyleminde MiT; “direnişçi”, “reforme olmuş”, “çözüm yanlısı” ve “devlet içindeki en akıllı kurum” olarak tanımlanır.
1. MiT’i Darbeden Kurtaran Öcalan
Öcalan kendini yalnızca barış sürecinin değil, bizzat MiT’in de kurtarıcısı olarak sunar:
“Darbeyi önledim. MiT’i düşürselerdi Türkiye’de tüm kaleler düşmüş olacaktı. Hakan Fidan tutuklansaydı sonra sıra Başbakan’a gelecekti. Benim bu süreci canlandırmam darbeyi engelleme sorumluluğu duymamdandır.” (s.17)
Bu sözlerle Öcalan, MiT’i “devletin kalesi” olarak tanımlar ve kendini o kaleyi ayakta tutan özneye dönüştürür. Yani devletin en stratejik kurumunu çöküşten kurtardığını ilan eder.
2. “Direnişçi” ve “Reforme Olmuş” Bir MiT
Öcalan’ın anlatısında MiT artık eski MiT değildir; askerî vesayetten kurtulmuş, “direnişçi” bir kurumdur:
“Kontrgerilla ABD merkezlidir. Yargı ve emniyeti ele geçirdiler. MiT askerden güçlü çıktı. Savcı çağırdı, gitmediler. Bana göre bu bir direniştir.” (s.20)
Bu cümle, MiT’i ulusal bağımsızlığın taşıyıcısı olarak konumlandırır. Öcalan’ın ifadesiyle MiT artık “direnişçi”dir, yani ABD ve Cemaat etkisine karşı duran bir güç.
3. Hakan Fidan’a Övgüler: “Entelektüel, Usta, Samimi, Ciddi”
Öcalan defalarca Hakan Fidan’ı yüceltir:
“Ayrıca Hakan bey entelektüel biridir... Fikir söylerler ama dayatmazlar. MiT reforma uğradı, değişti artık.” (s.45)
“Hakan bey samimi geliyor bana.” (s.99)
"Hakan Bey bu işleri ustaca bilir." (190)
“Hakan beyde görülen ciddiyet yüksek. Siyasi arenaya da giriyor artık. Umarım bu yaklaşımını siyasete de taşıyabilir.” (s.415)
Burada açıkça Fidan, devletin “akıllı yüzü”, “çözüm üreticisi” olarak yüceltilir.
4. Emre Taner ve Hakan Fidan: “Devlet içinde iki Akıllı insan”
“Devlet içinde iki tane akıllı insan çıktı: Emre Taner ve Hakan Fidan.” (s.225)
Öcalan’a göre devletin akıl merkezini oluşturan bu iki MiT müsteşarı, “demokratik çözüm”ün taşıyıcılarıdır. Onları övmesi sadece kişisel sempati değil; MiT’i devletin “yenilenmiş yüzü” olarak meşrulaştırma çabasıdır.
5. MiT’i Suçlardan Arındırmak ve “Paralel Devlet”e Yüklemek
Öcalan, MiT’in karıştığı iddia edilen her olayda kurumu temize çıkarır. Sakine Cansız cinayetinde dahi MiT’i korur:
“Sakine cinayeti de bu tür grupların işidir... Sterk TV ‘MiT kaynaklı’ demiş. Pek mümkün değil ama düşüneceksiniz... Demek ki darbe hâlâ devam ediyor.” (s.17)
Benzer biçimde:
“Devletin de hepsi sorumlu değil. Şimdi tüm suçları MiT’e yıkıyorlar. işte şimdi Hakan’a suçu yüklüyorlar. Milyonda bir de olsa benim de kuşkum var.” (s.242)
Burada Öcalan, MiT’i sistematik biçimde aklar; Roboski, Paris, Yüksekova gibi olaylarda da suçu “Cemaat”e yükler:
“Roboski, Paris, 6–7 Ekim... bunların hepsi MiT’e yıkılmak isteniyor. Bunların hepsini Cemaat yapıyor.” (s.407)
Bu savunma çizgisi, MiT’i “temiz”, “vatansever” ve “demokratik çözüm yanlısı” bir güç olarak yeniden kurar.
6. KCK’nin Kuruluşu: Emre Taner’le “Yasal Çerçevede”
Öcalan, KCK’nin kuruluşunu dahi MiT’le eşgüdüm içinde tanımlar:
“Demokratik çözüm istiyorsanız demokratikleşmenin önünü açın. Emre’ler zamanında da KCK’yi bu şartla inşa ettim.” (s.239)
“Bunlar şimdi KCK’yi MiT kurdu diyorlar... Burada biz E[mre]… beylerle tartıştık. Onlara yeni bir örgüt gerekiyor dedim. PKK illegal kalıyor. Legal örgütü KCK olarak kuracaktım.” (s.421)
Bu cümleler açık biçimde, KCK’nin devletin bilgisi ve rızasıyla, Emre Taner’in dönemiyle bağlantılı olarak doğduğunu gösterir.
7. Kobani’nin Kurtuluşu: MiT’in Müdahalesi
Öcalan, Kobani’nin kurtuluşunu bile MiT’e mal eder:
“29 Kasım’ı da hatırlayalım... MiT’in özel müdahalesi oldu. Zaten Kobani’yi de o kurtardı. Ben ilk defa burada söylüyorum.” (s.406)
Yani MiT yalnızca barış sürecinin değil, sahadaki askeri direnişin de belirleyici gücü olarak sunulur. Bu söylem, devletin güvenlik aparatını “Kürt halkının kurtarıcısı” konumuna taşır.
8. MiT’in Yeniden Yapılanması ve Sürecin Sahipliği
“Ben hem Emre Taner hem de Hakan Fidan’ın duruşunu gördüm. MiT’in yeniden yapılanmasını gördüm ve bu süreci başlattım.” (s.264)
Bu ifadede Öcalan, MiT’in dönüşümünü hem gözlemleyen hem de “başlatan” aktör olduğunu iddia eder. Böylece kurumun yeniden yapılanmasını kendi siyasi vizyonuna bağlar.
9. Hakan Fidan’ın Siyasete Taşınması: Öcalan’ın Onayı
“Sanırım Hakan Bey de Dışişleri Bakanı olacak... Önemlidir. Tek başına bu işe başladı... Bulunduğu kurum önemlidir, ama Dışişleri Bakanlığı da önemlidir.” (s.349)
Burada Hakan Fidan’ın yükselişi, Öcalan tarafından “stratejik” bir kazanım olarak onaylanır. Bu da onun MiT’e ve temsil ettiği devlet aklına duyduğu güvenin ifadesidir.
Gerçek MiT Söylemi Kimin?
Öcalan’ın imralı Notları’ndaki bu ifadeler, MiT’e dair açık bir meşrulaştırma, savunma ve sahiplenme çizgisi oluşturur.
Kendini MiT’i ve devleti “darbelerden kurtaran”, MiT’i “direnişçi” ilan eden, MiT yöneticilerini “entelektüel” ve “samimi” olarak tanımlayan bir lider figürü vardır karşımızda.
Bugün Öcalan’ı eleştiren herkese “MiT ajanı” diyenlerin, önce şu soruyu sorması gerekir:
Kim MiT’i daha fazla savunmuştur?
Kobani’yi MiT’in kurtardığını, KCK’yi Emre Taner’le birlikte kurduğunu, MiT’in “direnişçi” olduğunu, Hakan Fidan’ın “entelektüel” olduğunu söyleyen ben miyim, yoksa Öcalan mı?
işte bütün bu alıntılar ortada.
Gerçek metinler yalan söylemez
Araştırma, 5G Sinyallerinin Aşıların içindeki Yükleri Aktifleştirebileceğini Ortaya Koyuyor.
5G TEHLiKESi GELiYOR DiKKATLi OL SADECE MAHREMiYET DEĞiL SAĞLIĞIN DA TEHLiKE ALTINDA
Tehlike Büyük!.. Bakın bugüna kadar şöyleydi; 4G hangi evde olduğunuzu biliyordu. Ama artık 5G hangi sandalyede oturduğunuzu bilecek. '4G tüm odayı aydınlatarak nerede olduğumuzu görmemizi sağlıyor. 5G, ışıkları kapatır ve biz hareket ettikçe bizi takip eden bir lazer işaretleyici kullanır. Modern kablosuz sistemler artık basit "radyasyon kaynakları" gibi davranmıyorlar. Bunlar izleme sistemleri. 4G dünyasında, baz istasyonları çoğunlukla her yöne sinyal gönderiyordu. Ancak 5G oyunu değiştiriyor, sadece sizi hedef alıyor.' 'Işın kılıcı' diyorlar 5G için. '5G’nin en büyük farkı, çok daha fazla anten kullanımı nedeniyle daha yüksek düzeyde radyasyon yaymasıdır. 7 ülkede, 12 farklı araştırma elektromanyetik radyasyonun insan DNA’sını kırarak genetik hasara neden olduğunu ortaya koydu.' Ne diyorsuruz.. 5G'ye geçecek misiniz?
Şunu da ekleyelim; Şu an dünya genelinde birçok bilim insanı Birleşmiş Milletler’e çağrıda bulunarak, 5G’nin insan sağlığına zararsız olduğu kanıtlanana kadar durdurulmasını talep etti.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
....istanbul havalimanından Berlin’e uçarken uçağın camından aşağıya baktım ve ne yazık ki havalimanı çevresindeki doğa katliamını canlı gözlerle gördüm. Bir çok yerde derin çukurlar açılmış ve yeşil alanlar yok edilmişti. Bu manzara beni çok üzdü!
Daha sonra Berlin şehrine yaklaşınca Almanların doğaya verdiği değeri gördüm. Her yer yemyeşildi ve göller, nehirler pırıl pırıldı. Hatta göllerin üzerinde tekneler geziyordu. Bu manzaraya imrendim !
Keşke ülkemizde de toplum olarak doğayı en az Almanya kadar korumuş olsaydık. Fakat son yıllarda bir çok yerde yaşanan doğa katliamalarını görünce bunun ne yazık ki çok zor olacağını düşünüyorum. Ülkemizdeki insanların bir çoğunun daha en temel eğitiminde bile sorunlar varken bizler nasıl olur da Almanya gibi oluruz bunu bilmiyorum.
Tamamen rant ve talan üzerinden dönen sistem içinde Türkiye’yi çok parlak yılların beklemediğini açıkça söyleyebilirim. istanbul dışında daha bir çok yerde yaşanan doğa tahribatı bir gün gelecek belki de kuraklık ve fakirlik olarak geri dönecek. Bu video tarihe not olarak geçsin.
YILLARDIR SÖYLÜYORUM NE KADAR AZ GiDERSENiZ O KADAR iYi DiŞ iÇiN BÖBREK iÇiN HiÇBiR SEBEPLE GiT ME YiNN NE iÇiN GiDERSENiZ GiDiN VERiLERiNiZ SiSTEME KAYDEDiLiYOR TEBRiKLER SiZDE ARTIK iÇiN ONLAR iÇiN DONÖRSÜNÜZ
SiZ ZANNEDiYORMUSUNUZ Ki BU EPPSTEiN CANAVARLARININ YÖNETTiĞi SAĞLIK SEKTÖRÜ SiZi SEVDiKLERi iÇiN AĞRILARINIZI DiNDiRiYORLAR
Dikkat e ettiniz mi son 10 yıldır hiçbir şarkısı tutmamasina rağmen konserlerinin acayip ilgi görmesini dün ki rapçi çocuklar bile o eski Türkiye'nin sanatçılarını perişan etti
Sizin de dikkatinizi çekti mi
Bence sebep tamamen sekuler tayfanin eski akp'siz Türkiye nostaljisinden başka birşey değil
Adamlar her yeri o kadar domine ettiler ki sekuler kesimin tarkanı dışında çok da birşeyleri kalmadı ki Tarkan sanat anlamında en güçlü figürleri
bence en önemli sorun şu bilgi için entry yazılmaması entrylerin çoğu sohbet şeklinde cevap verme niteliğinde .
adam entry'e şey yazıyor vardın mı alttaki de entry olarak şey yazıyor yok varmadım özelden yazsanıza gerizekalılar