pkk yöneticilerinin agresiflesmesi

entry2 galeri
    1.
  1. Kaypakkaya Perspektifinden Öcalan Çizgisine ve Duran Kalkan’nın tavrına kısa bir bakış.

    Son dönemde Duran Kalkan tarafından yeniden dolaşıma sokulan, Abdullah Öcalan’ın teorik metinlerine yöneltilen Marksist eleştirilerin “Türkiye solunun Kürt kökenli düşünürlere kapalı olduğu” iddiasıyla açıklanması, teorik bir tartışma açma çabasından çok, bilinçli bir ideolojik saptırma ve devrimci mücadeleyi tasfiye etme çağrısı niteliği taşımaktadır. Bu söylem, Marksist eleştiriyi etnik bir önyargı olarak kodlayarak, hem teorik tartışmayı felç etmeyi hem de Öcalan çizgisini eleştiriden muaf bir dokunulmazlık alanına taşımayı hedeflemektedir. Oysa Marksizm açısından mesele ne etnik kimliktir ne de kültürel aidiyet; mesele yöntem, paradigma ve siyasal sonuçlardır.

    Bu noktada ibrahim Kaypakkaya’nın mirası, yalnızca tarihsel bir referans değil, bugün yürütülen tartışmanın teorik mihenk taşıdır. Kaypakkaya, Türkiye devrimci hareketi içinde Kürt ulusal sorununun varlığını en net biçimde tanıyan, Kürt halkının ayrılma hakkını koşulsuz savunan, Kemalizmi faşizm olarak teşhir eden ve devletin sınıfsal karakterini hiçbir muğlaklığa yer bırakmadan ortaya koyan Marksisttir. Ancak Kaypakkaya’nın ayırt edici yanı, ulusal sorunu sınıf mücadelesinden koparmaması, kimlik siyasetini devrimci stratejinin yerine ikame etmemesi ve iktidar sorununu asla tali bir mesele hâline getirmemesidir. Kaypakkaya’da ulusal kurtuluş, proletaryanın devrimci iktidar mücadelesinden ayrı düşünülemez.

    Öcalan çizgisi ise tam bu noktada Marksizmle bağını koparmaktadır. Devletin sınıfsal karakteri belirsizleştirilmekte, iktidar sorunu bilinçli biçimde dışlanmakta, sınıf antagonizması “aşırılık” olarak sunulmakta, üretim ilişkileri ve mülkiyet biçimleri teorinin merkezinden sistematik biçimde çıkarılmaktadır. “Demokratik konfederalizm” adı altında sunulan model, Marksizmin temel analitik kategorilerini devre dışı bırakan, sınıf mücadelesini kimlikler arası yatay ilişkilere tercüme eden ve devrimi iktidarsız bir uzlaşma fantezisine indirgeyen açık bir revizyonist hatta oturmaktadır.

    Bu teorik tasfiye, masum bir entelektüel tercih değil, belirli bir siyasal işlevin ifadesidir. PKK’nin tarihsel gelişimi, ideolojik dönüşümü ve bugün geldiği nokta, onu bir “ proje” olarak ele almayı zorunlu kılmaktadır. Burada söz konusu olan, komplocu bir anlatı değil; devlet, sermaye ve kontrol edilebilir muhalefet arasındaki ilişkilerin tarihsel materyalist analizidir. PKK, haklı ve meşru bir ulusal sorunu, devrimci sınıf siyasetinden kopararak, sistemle müzakere edilebilir, yönetilebilir ve gerektiğinde tasfiye edilebilir bir siyasal hatta taşımıştır. Öcalan’ın imralı sonrası teorik metinleri, bu hattın ideolojik ve felsefi meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir.

    Tam da bu nedenle, Duran Kalkan’ın “PKK’liler Marks’ı bilmiyorlarmış gelsinler ders verelim” çağrısı, teorik bir özgüvenden değil, örgüt içi disiplin ve liderlik kültünün yeniden tahkim edilmesi ihtiyacından beslenmektedir. Tartışmaya çağrılan şey Marksizm değil; Marksizmin neden terk edilmesi gerektiğine dair önceden belirlenmiş bir dogmadır. Eleştiri ise daha baştan “kimlik saldırısı” olarak damgalanmakta, devrimci hareket içindeki farklı sesler politik olarak itibarsızlaştırılmaktadır. Bu, teorik bir tartışma değil; ideolojik bir hizaya çekme operasyonudur.

    Kaypakkaya’nın mirası bu yüzden sistematik biçimde bastırılmakta, yok sayılmakta ya da çarpıtılmaktadır. Çünkü Kaypakkaya, uzlaşmayı değil kopuşu, müzakereyi değil devrimci şiddeti, kimlik siyasetini değil sınıf mücadelesini, devletle yeniden yapılanmayı değil devletin parçalanmasını savunur. Bugün Öcalan çizgisinin “yeni paradigma” olarak sunulabilmesi, ancak Kaypakkaya’nın açtığı Marksist yolun üzerinin örtülmesiyle mümkündür. Bu durum, teorik bir tercih değil, siyasal bir zorunluluktur.

    Komünistler açısından mesele son derece açıktır: Marksizm, kimlik siyasetiyle ikame edilemez; sınıf mücadelesi, kültürel çoğulculukla aşındırılamaz; iktidar sorunu, yatay ağlar ve yerel özerklik masallarıyla buharlaştırılamaz. Bunları savunmak “eski”, “dogmatik” ya da “katı” olmak değil; Marksist olmaktır. Marksizmi bu temel önermelerinden arındırdığınızda geriye kalan şey, devrimci bir teori değil, düzen içi bir uzlaşma ideolojisidir.

    Sonuç olarak, Abdullah Öcalan çizgisine ve bu çizgiyi teorik dokunulmazlık zırhıyla korumaya çalışan Duran Kalkan’a yöneltilen eleştiriler, ne etnik kökenle ne de kimliklerle ilgilidir. Bu eleştiriler, ibrahim Kaypakkaya’nın bıraktığı yerden, yani sınıf mücadelesinin, devrimci kopuşun ve iktidar perspektifinin zorunluluğundan konuşmaktadır. Bugün sessizlik, tarafsızlık değil; bu ideolojik tasfiyenin yeniden üretimine katkıdır. Teorik müdahale, aynı zamanda devrimci bir sorumluluktur ve bu sorumluluktan kaçmak, Marksizmin değil, düzenin yanında saf tutmaktır.
    0 ...