Burada belirleyici olan ayrım şudur: Kürt siyaseti, Kürt ulusunun geleceğini kuran, ulusal iradeyi, kolektif varoluş ufkunu ve siyasal meşruiyeti savunan çizgidir. Buna karşılık Öcalancı hat ve onun güncel klientalist uzantıları—DEM gibi yapılar—artık Türk devletinin Kürtler üzerindeki iç düzenleme, sınıflandırma ve iç tasfiye aygıtına dönüşmüş statist bir temsil rejimidir. Bu yapılar Kürtleri temsil ettiklerini iddia etseler de, fiilen Öcalan-merkezli Türk devleti stratejisinin taşıyıcısı haline gelmişlerdir: Kürt ulusal siyasetini değil, Türk devletinin Kürt siyasal alanını yeniden mühendislik projesini temsil etmektedirler.
Tanık olduğumuz şey şudur: Öcalan kırk yıldır aradığı muhatabı sonunda bulmuştur; fakat bu muhatap Kürt halkı değil, Kürt varlığını kendi sınırları içinde eritmek isteyen Türk devletidir. Burada bir “diyalog” yoktur; ortada konuşan iki taraf, pazarlık eden iki özne de yoktur. Bu ilişki artık siyasal bir müzakere değil, neredeyse tasavvufi bir bütünleşme sahnesidir: Öcalan, Türk devleti karşısında bir “fena” hâline geçmiş, devletle birleşmeyi bir cezbe ve vecd gibi yaşamaya başlamıştır. Hatip de bellidir, muhatap da: Türk devleti konuşur, Öcalan ve Öcalancılar ise onun içinde erir. “Türk devletiyle bütünleşme” diye adlandırılan proje bugün tamamlanmıştır: Öcalancı konsensüs, Kürt ulusal siyasetinin alternatifi değil, onun yerine ikame edilmek istenen bir Türk devleti aparatıdır. Dolayısıyla mevcut süreç bir “entegrasyon” değil, Kürt siyasal varlığının içeriden sökülmesi, Kürt geleceğinin içeriden iptal edilmesidir.
Türk devleti, Kürtlerin kendi içinden işleyen ve Kürt iradesini kendi eliyle iç kolonize eden bir mekanizma üretmiştir. Egemenlik artık yalnızca dışarıdan uygulanan bir baskı değildir; içeride ölçüt koyan, ayıran, tasnif eden ve imhaya açan bir iç aygıt olarak işlemektedir. Öcalan’ın devletle “bütünleşmesi” tam da burada anlam kazanır: Türk devleti, Kürt siyasal alanını dışarıdan bastırmakla yetinmemekte, onu içeriden düzenleyen bir normalleştirme teknolojisini Öcalan üzerinden kurmaktadır. Böylece siyaset, bir mücadele alanı olmaktan çıkıp bir sadakat sınavına indirgenmektedir.
Bugün ortaya çıkan şey yalnızca Kürt siyasetinin bastırılması değildir; Kürt ulusal geleceğinin Türk devletinin içinden işleyen bir “sadakat ölçütü” üzerinden yeniden tasnif edilmesidir. Bazı hayatlar korunabilir, bazıları ise dışlanabilir ve imhaya açık hale getirilmektedir. Öcalan’ın Türk devleti aygıtına dönüştürülmesi, Kürt hayatını “korunabilir” ve “imha edilebilir” diye ayıran normatif bir filtreye dönüşmektedir. Bu filtre, Benjamin’in hukuk-şiddet düğümünde tarif ettiği kurucu zorun sürekliliğini, Foucault’nun normalleştirici iktidarının yaşamı yönetme ve öldürme yetkisini, Butler’ın ise hangi hayatların “yas tutulabilir” sayılacağını belirleyen çerçevesini aynı anda harekete geçirir. Kürt varoluşu artık yalnızca bastırılan değil, içeriden ölçülen, içeriden sınıflandırılan ve içeriden iptal edilen bir hayata dönüştürülmektedir.
Türk devleti artık Kürt siyasetini dışarıdan bastırmıyor; Kürt adına konuşan aygıtlar üzerinden Kürt geleceğini içeriden tasnif ediyor, içeriden buduyor ve içeriden imhaya açıyor