bi tipi başkası bulunamadığı için yaşanan özleme durumu, o yalancı özleme, geçer.
bi tipi de var asıl başkalarını bulduğunda depreşiyor, her bir başkasını bulduğunda onun gibi olmadığını, hissettirmediklerini gördüğünde paniğe kapılıp, sıradan elinde geçende o hissi arama durumu. istiklal caddesi'nde gelen geçen herkesi omuzlarından tutup suratlarını bakıp, ıhh bu değil, öehh bu da değil falan diye geri fırlatan, aslında o sırada ne bileyim antalya'da olan bi tanıdığını hışımla arayan birinin çarezisliği gibi. bu ikinci tip sıkıntı.
neden özlemek denilince akla sadece aşk meşk olayları geliyor ? ben mesela ailemi, annemi babamı kardeşlerimi özlüyorum. 2-3 hafta sonrası itibariyle bir kızı da özlemeye başlayacağım tabi.
açıkçası çok sık yaşamaya maruz kaldığım bir durum değil lakin bundan sonrası için aynı şeyi diyemem.
demek istediğim şu ; otu boku her konuyu aşk ile bağdaştırıyorsunuz. yoksa aşk meşk anlamında da özlediğim günler oldu tabi. sadece siz her şeyin bokunu çıkarıyorsunuz.
mutlu olduktan sonra, acı çekmek zorunda kalmadığım çocukluk zamanlarımı özledim. O kadar oyun oynar, arkadaşlarımızla güler, sevinç çığlıkları atardık. Diğer gün yine aynı. Yine aynı ve yine aynı. Sonra bir şey oldu, büyüdüm..
Şimdi ise gülümsediğim her dakika için bir gün sonrasında bedel ödüyorum. Ne yazık.. ne aciz bir varoluş.
Bilincin gelişmesi bu mu yani? Keşke hiç gelişmeseymiş şu akıllarımız. Bir manda her gün nasıl yerinde oturup tembellik ediyorsa, bir ceylan can korkusu çekerek nasıl su içiyorsa, erkek kuş dişi kuşa güzelliğini nasıl ispatlamaya çalışıyorsa; bizler de öyle yaşayıverseydik hayatlarımızı. Hayatın telaşına değil yalnızca kendisine teslim olarak bassaydı ayaklarımız yere. Daha iyi olmaz mıydı? En azından, ne sağlığını korumamız gereken ve böylece bize gittikçe ağır gelen ne de korudukça bize daha fazla yük olan bir aklın, bastırılamaz olan acısını çekiyor olurduk.