minik köpek güldü isimli görkemli öykünün görkemsiz yazarı. portakal ve yağlı süt sevmez, otel odalarında azıcık kalmış peynirini fındık faresiyle paylaşır. ne balıktır, ne kuş. aşıktır.
yıllardır karmakarışık, mutsuz, huzursuz, yalnız, tanıdığım duygulara bile yabancılaşarak geçirdiğim günlerin sonuna geliyorum sanki. hiç gelmeyecek sanıyordum. artık ait gibiydim bu koltuğa, her sabah söve söve indiğim merdivenlere, oturduğum sandalyeye, çalıştığım masaya, pencerenin dışındaki hiçliğe. ait olduğumu hissetmeye başladığım yüzler de birer birer siliniyor. her sabah gördüğüm, yüz yüze gelmek zorunda olduğum ama içten içe sövdüğüm yüzler. tüm saçmalıkları, sıradanlıkları silindi bile.
birileri geldi eve, ne isterseniz alın dedim. biri yıllardır sarılıp uyuduğum battaniyemi aldı, biri yerde duran minderi. evinde tabağı yokmuş birinin, tabaklarımın hepsini verdim. şimdilik bir tabak, bir çatal kalsın yeter dedim bana. biri masaya baktı, al dedim. biri dolaba baktı, al dedim. uyuyacak bir şeyler kalsın yeter. hiçbir şey almak istemiyorum. bana burayı hatırlatacak hiçbir şey istemiyorum.
şimdi yeni bir hikayeye başlama zamanı. nerde olacak, nasıl olacak bilmiyorum. sadece ne yapmam gerektiğini biliyorum. izin vermeyeceğim ruhumu bilmelerine. yine sabahları uyanıp işe gideceğim, yine akşamları yorgun argın bir şeyler okuyacak, dinleyecek ya da izleyeceğim. ama bu sefer bilinmemenin huzuruyla.
bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylâk
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
...
sakin içimdir, içim evimdir. zarfın içindeki adam bendim, bunu da söyleyeyim. neye baksam; rüzgara, çamura, sebebi benim. canım yansa aydınlanırım belki o acıyla. ya da bir can yaksam bu karşımdakini aydınlatmak için mi? gözyaşı yangına çare mi? dışa akan her şey içe de akar. alkol ateşi azdırır. konuşmak serinletir. bir can yanmışsa, çaresi tektir. zamanın kumları rüzgarla gelir, rüzgarla gider. gelmek ve gitmek iki aşık. aşk onlardan doğar. iki taşı çarptığında çıkan kıvılcım gibi. gelip gittiğimiz gibi.
zarfın içindeki adam bendim. bunu da söyleyeyim.
...
bilmediğin bir yolda yürüyorsun, bazı ilklerin aynı zamanda bir son olduğunun farkında olmadan. bir ağaç görüyorsun, bir daha görmeyeceksin. uzakta bir yerlerde belki bir çeşme, varlığından habersiz akıyor. sen olmasan da akacak. görüyorsun, dönüp dinliyorsun gelen şırıltıyı, bir daha ne görecek, ne duyacaksın.
bir evden çıkıyorsun mesela, seni önce kapının pervazı uğurluyor. bir daha altından geçemeyecek olmanın hüznüyle. dışarı bir adım, birkaç çiçek. bir daha su veremeyecek olmanın hüznüyle yüz çevirmiş onlar da. merdivenlere doğru attığın adımla karşında bir kedi, sanki bir şeylerin farkındaymış gibi sakin sakin sürtünüyor bacağına. aşağı iniyorsun, yukarıda annen. bir şeylerin sonu olduğunun farkında olmadan, tebessümle el sallıyor. senin ıslak gözlerinle kaldırdığın elin, belki bir daha kalkmayacak.
gözlerini açtığın ilk an, kapatacağın son ana gebe. güldüğün her anın gözyaşlarına gebe olduğu gibi. ve tüm ayık zamanlar, ağır sarhoşluklara gebe. olması gerektiği gibi...
ezra pound'un klasik çin şiiri çevirilerinin bulunduğu minimal görünen, anlam bakımından devasa kitabı. kitapta bulunan şiirler, ernst fenollosa isimli amerikalı bir uzakdoğu sanat tarihçisinin dağınık notlarından derlenmiş. üstelik kitabın ilk türkçe çevirisi de ülkü tamer'e ait.
brothers in arms, buram buram bu şiir kokar. mark knopfler de brecht'in bu şiiri yazdığı günlerden belki otuz, belki kırk yıl sonra cevap vermişti brecht'e;
saatler yavaş, yıllar hızlı... daha dün gibi hüdaverdi marka bir bisikletle yıkık şehir turları. şimdisi, kurak bir şehirde sarhoşluk sayıklamaları.
çok şeye inanmadım ama inanmıştım sana,
mecburdum inanmaya.
kağıttan zincirlerle bağlamışlar beni
tam da girmişken havaya.
topladım dertleri üşenmedim, attım sırt çantama.
dönüyorum şimdi gider gibi sessiz, sakin ama heyecan yok şimdi.
bu sabah fark ettim; hayata karşı duruşum, denizanalarıninkiyle aynı. dalgalarla birlikte dalgalanıyor, dokunmaya çalışanların canını yakıyor, sert darbeler karşısında da parçalara ayrılıyorum. bir sağa bir sola, bir sağa bir sola, mazot lekelerinin ve karpuz kabuklarının arasında, kendime yer edinmeye çalışıyorum.
kasetçilerin önünde duruyorum biraz. tanımadığım bir şeyler çalıyor. hoşuma gidiyor. çünkü artık sırf tanıdık geldiği için izleyemediğim filmler, bakamadığım fotoğraflar, dinleyemediğim şarkılar var. eskiden yoktu. temas ettikçe, hepsi anlamlarının ötesinde başka anlamlara bürünüyorlar. o kadar çok bölüyorlar ki beni, zamanın içine, geçmişe doğru dağılıyorum. akıl, fikir, kafa, göz, akson, nöron, örs, çekiç, üzengi... dağılmayın. dağılmayın!
kaç kez çarmıha gerdiler seni oysa. kimse isa demedi sana! müritlerin mi olmadı yoksa? çalılardan gelen sesi (quo vadis…) duymadın mı? yoksa bir yılan mı vardı çalılıklarda? boş ver! murphy’i çağır. herkes sevdiğini öldürür. bu bir tesellidir ve her teselli bir tehdittir, her tehdit bir fırsattır bıçağı kendinde denemek için. yaşarken hiç olmadıktan sonra, ölünce hiç olmanın ne anlamı var?
yorgun yüzleri keşkelerden ve bomboş rüyalardan bıkkın işçi sınıfının, aristokrat şairi. isveçli olduğu kadar amerikalı, boynundaki papyona rağmen buhran amerikasının demir işçisi, duvar ustası. şüphesiz en iyi şiiri şikago sayesinde pulitzer'i kaldırmış, büyük şair.
bana kötü olduğunu söylüyorlar,
onlara inanıyorum.
çünkü gördüm fahişelerinizi
çiftçi çocuklarını gaz lambaları altında azdırırken.
ve bana acımasız olduğunu söylüyorlar,
çünkü gördüm kadınların ve çocukların yüzünde,
açlığın acımasız izlerini.
şüphesiz en iyi albümü industrial silence olan ve o albümün üstüne hiç çıkamamış norveçli grup. gerçi kendi adlarını taşıyan albüm de honey bee ile kurtarmıyor değil ama yine de favori olacak kadar iyi bir albüm değil maalesef. kusura bakma kadife sesli kel kardeş.
insanın ağzında acı bir tat bırakan his. yorgun bir günün ardından, tertemiz bir uyku çekerim umuduyla uzanılan yatakta, tüm ağırlığıyla tavana bakıp sabahı edebilecek kadar ağır bir his. uykusuz bir sabaha gebe sancılı bir gece. sancılı bir geceye gebe uykusuz bir sabah...