osmanlılar ilki fatih sultan mehmet zamanında başarısız bir kuşatma yapıyorlar rodos'a, olmuyor, ikincisinde 40 sene sonra kanuni sultan süleyman deniyor, alıyor. deniyor bile dememek lazım, osmanlı o boyuta gelmiş, bu kez zaten alacaz kafasıyla saldırıyorlar buraya.
knight hospitallar, yani şövalyeler 7 bin kişi, şövalye olmayan savaşçılar dahil, osmanlılar 150 bin kişi. şövalyeler 700 kişi. şövalyeler adadan ayrılabilir öldürmeyeceğiz, ada halı kalabilir, vergi ödeyecek sadece, kalmak isteyen şövalyeye'de bir yıl vergisiz dönem.
şövalyelerin lideri bir halk kahramanına dönüşüyor, aziz ilan ediliyor vatikan tarafından bu ara, ama adaları yok adadan ayrılanların. 8 yıl adasız kaldıktan sonra ama bir grup olarak varlıklarını sürdürüyorlar yani, beraber yaşıyorlar falan hala, sicilya kralı bunlara kendisine ait tüm bir malta adasını kiraya veriyor, burada yaşayabilirsiniz diye.
işte o adanın kira bedeli bu. malta'da yetişen bi şahin türü var. ya da malta'da yaşayan mı demeliyim. her yıl 3 mart'ta mesela bir adet bildiğin şahin ödeme olarak krala veriliyor. nasıl artistik hareket.
lan. baya baya savaş obasındaki tuvalet çadırında 100 kişilik sıranın ardından hiç bir yere bağlı olmayan bir kutuya sıçıp, ardından ellerimizi otlarla silip kocaman bi kazandan doldurulan yağlı, kirli bir mercimek mi yiyecektik yani akşam.
sonra sabah 4'te kalkıp düşmanın kalesini kuşatıp, ertesi 10 günü boyu yerin altında 25 tane adamla toprak kazıp, en son bittiğinde de ikinci sırada elimizde baltayla düşmana mı saldıracaktık aq.
hakkaten yapacak mıydık bunları ya. bizi bundan ufak bir zamanlama farkı mı kurtardı yani. kim yapmış abicim bunları, kimmiş o adamlar ya.
bu adam yüzünden ortaçağa dair yazılı ürünümüz yok. ilkokul kitaplarında en büyüğü bu diye okuttukları türk edebiyatından ümidin kesilmesine sebep olan, kim bilir başka aslında ne daha iyi bilinmeyen sanatçıların önünü tıkayan bir adamdır.
hiçbir şey yapmayıp gebeş gibi oturup hiç bir şeyde aşama kaydedemeyen tiplere demiyorum.
çabalayıp, öyle ya da böyle karşılığını alan ama bir yandan da bu birbirini itere ede ede anasının nikahı gibi zorlaşan hayattan muzdarip gönüldaşlara sesleniyorum.
hayatımın iş güç, aile, sorumluluklar bakımından en fazla efor gerektiren, sağlık bakımından da moral bozan bölümünü yaşıyorum, 2-2,5 senedir falan. herhalde bir yerde zorluklar geri siner, gösterdiğim emeğin karşılığını alırım gibi düşünüyorumdur, bi yere kadar da böyle gelmişti, öyle olmadı, gittikçe daha zorlaşıyor aq.
geçen youtube'da 40'ların bir adam 52 tane mi ne çok manalı hayat dersi saymış, birisi de hepsini aşağıda indexlemiş millet üzerine tartışıyor her birinin falan, öyle kalite yorumlar var adam. bir yorumda (ingilizce);
"hayatın kolaylaşacağını sanıyorsun. kolaylaşmayacak, hep daha zor olacak. sadece senin bu zorluklarla başetme gücün de aynı şekilde artacak ve bu zorluklar sana daha az koyacak" diyordu.
böyle değildir dimi lan! adamın diğer tüm düşünce, değerlendirme ve tavsiyeleri son derece isabetliydi. korkuttu.
yeni kuracağım, chp dahil tüm mevcut siyasi sisteme bi başkaldırı anlamı taşıyacak olan parti. iktidara geleceğiz oğlum. sadece birisi gidip bu başlığın linkini ekşi sözlükte paylaşsın.
arkadaşlar uludağ sözlük fail etmiş, cortlamış bir projedir kabul edelim. buraya sadece hala daha ekşi sözlükte aday başvuru yapmamış, bu saatten sonra yapsam da sıra gelmez düşüncesiyle bu mevzuyu ertelemiş, zaten yazacağım ayda biri iki düşüncesinde bi avuç insan ve varlıklarını tanımlayamadığım tipler ve ne ayak burda olduklarını çözemediğim, birbirinin niklerini bilen bi tayfa geliyor sadece. masraflarını kim karşılıyo o bile şaşırtıcı.
ama sen erkeksin, gerçekte kızı olduğunun aksine. yaz sıcağında okuldan sonra akşam eve gidiyorsun, levent koridorun sonunda çalışma odasında hükümet eleştiriyor gene. bitiriyor sonra geliyor bi fırsatını yaratıp sana akıl vermeye ahlak öğretmeye başlıyor. bilemedim, olabilir de.
izlemesi açısından yani. mel gibson'un başrolu olduğu the patriot, kubrick'in barry london'ın falan geçtiği, tüfeklerin sıra halinde ateş edilmesinden sonra tekrar doldurulduğu, asker kıyafetlerinin böyle beyaz pantolonlu, kırmızı uzun ceketli, siyah şapkalı olduğu sik gibi bir dönem var, o dönemler diyebilirim. tatsız tuzsuz savaşlar.
savaş dediğin truva'daki gibi kaslı kaslı yuvarlık kalkanlı falan olacak. ya da napolyon ordusunun süvarilerinin atlar üstünde hücum ettiği zamanlar gibi.
en iyi arkadaş olsanız kardeşinden duymazsın, konuşulur bunun geyiği aranızda. öyle bi güven güvenmeme tabanında bi iddada bulunmadan, birbirinize zararınızdan çok faydanız olduğunda mutabık olduğun biri olması şeklinde vuku buluyor.
35 yaşını geçip ama. var mı aranızda böyle insanlar. nasıl bi duygu. eksikliğini hissediyo musunuz. benim bala göte var bir tane, yani onun da benim için en iyi arkadaşım dediğini bildiğim bi arkadaşım var. iddiam şey değil müthiş harika hisler besliyor bana falan. o değil, düz denk geldi var böyle biri.
bence var böyle birşey. uzayda, yeterince uzaktan baktığında aslında tüm yaşamımız tek kare bir resimmiş gibi asılı boşlukta, ve zaten olmuş bitmiş birşeyin içerisinde debeleniyorsun. ama ilk yazıldığı anda kim olduğun resmin neye benzeyeceğinin en başat faktörü olduğu için bir şekilde özgür irade söz konusu burada. kim olduğun konusundaysa tümüyle bir serbestlik içindesin aslında ama bunu bilme şansın yok.
Böyle bişey var. Sinan engin’in kameraya poz verip kendini yandaki televizordan kese kese üstündeki şaşalı mor falan çizgili takım elbisesi ve afrikan tarz takılarıyla endam eder, bi yandan “baksana hocam şuna, vay vay vay” diye kendini överdi. Böyle bi trip her insanda zaman zaman oluyodur. Ama sinan reis çok iyi yapar bunu, şabalak bi herif olsa bile güzel bi rengidir kendisinin.
sene 2010 galiba, ankara'da yaşadığım o tek bir yıl. hocam com diye bi yavru düşürme sitesi vardı o dönemler, bilen bilir, hiç düştüğünü de görmedik de vardı yani. bi gacıyla yazıştık sanat sepet işleriyle uğraşıyormuş, sergi açacakmış, sergide bir sürü ekran koyup o ekranda siyah beyaz insanların görüntülerini ses olmadan gösterecekmiş, ama görüntüde sen aslında konuşuyorsun, sergiyi gezenler sadece ses olmadan senin videonu izliyor falan.
bana saçma sapan bi sürü özel soru sordu, aileden tut, travmalara, anılardan tut eski sevgililere kadar ne varsa, ben de keklik gibi anlattım aslında sanat olaylarıyla öyle pek de bi alakam olmamasına rağmen, belki skişiriz ayağına. lost'u izlemiştim o dönem, sanatla bağım ondan ibaretti yani, motivasyonum bi karının evine gitmekten ibaretti.
neyse sik gibi de performans sergiledim, ne olur lan yaparız sanki nolacak diye başladığım şeyi yaptıkça, daha doğrusu yapamadıkça, karının gözünden de düştük, vermedi de. dünya kadar özelimi kamera karşısında açtığımla kaldım.
ne anlattığımı falan hiç hatırlamıyorum, dışarıda buluştuk eve yürüdük, evde bu boku yedik, sonra ben evden çıktım uzatım, bi daha da bu kızı görmedim. ben de yazmadım yani, öyle bi frekans tutumu gerçekleşmedi.
video bi yerde yayınlandı mı, sergi olayı oldu mu, hiç sanmam ama birinin harddiskinde içerisinde tam olarak ne olduğunu hiç hatırlamadığım 1 saatlik absürt görüntüler eşliğinde konuşmalarımın olması hep kara bi leke gibi üstüme yapıştı kaldı, ara ara aklıma gelir irkilirim. üstüm çıplak, yüzüme pan yapılmış kameraya, sik sok şeyler anlatıyorum. siyah beyaz. hay anası skim ya, yine huzursuzlandım.
cem işçiler'im aslında. tepki alırım korkusuyla kamoyu önünde vermekten kaçındığım desteği bu şekilde veriyorum, sonra ss'leri mesut'a atıp gönlünü alıyorum.