Bugün insan, kendini müstakil zanneden bir köle. Özgürlüğü, nefsiyle olan münasebetinde bulacağını zannediyor; halbuki, kendi kendine esir. Ruh, Allah'tan uzaklaşınca hastalanır. Zira her varlık, hakikatine muhtaçtır; hakikat, insanın fıtratında Allah’a dönmektir. Modern dünyanın sunduğu çözümler ise, suya yazı yazmak gibidir: Tedavi etmez, oyalamaktan ibarettir. Ruh, ilaçla değil, irfanla iyileşir!
Psikolojik rahatsızlıkların temelinde hakikatle irtibatın kopması vardır. insan, ‘ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?’ sorularından kaçtıkça buhranını büyütür. Modern dünya, insana ‘bunları düşünme’ der, sana oyuncaklar verir; oysa insanın esas oyuncağı kendi nefsidir! Düşüncenin köleleştirilmesi, insanın kendi varoluşundan kopmasıdır. işte burada ‘nefsine hâkim olan, âleme hâkim olur’ düsturu devreye girer.
Sorunun çözümü nedir, biliyor musun? Ruhunu, asıl sahibine, Allah’a teslim etmen! Bunun yolu da cihaddır; ama bu cihad, önce kendi nefsine karşıdır. Modern insanın savaş alanı artık dışarıda değil, içindedir. Bu savaş, ‘kendini bul’ savaşıdır. Öyleyse, önce fikrini azat et, sonra iradeni Allah’ın emrine teslim et! işte, o zaman her türlü buhranın üstesinden gelirsin. Modern dünyanın seni tutsak ettiği hapisten çıkış, hakikatle barışmakla mümkündür!
1987'de gelişim psikolojisinin bir dalı olarak ahlaki psikoloji, çocukların ahlak anlayışlarını nasıl edindikleri temel sorusuyla boğuşuyordu. O zamanlarda iki yaygın söylem vardı; bir grup ahlakın insan doğasının içkin bir yönü olduğunu iddia ederken, diğer grup ise çevresel etkilerle şekillenen öğrenilmiş bir özellik olabileceğini öne sürmekteydi. Doğa ve yetiştirme konseptleri tartışırken, çocukların aktif olarak ahlaki anlayışlarını inşa ettiklerini öne süren yeni bir anlayış ortaya atıldı. Bu anlayış rasyonalizmdi. Rasyonalist bakış açısı, tırtılların kelebeğe dönüşmesine benzer şekilde çocukların da rasyonelliklerini zaman ve deneyimle geliştirdiğini öne süren bir anlayışı savunmaktadır.
Gelişim psikolojisinde ufuk açıcı bir figür olan ve başlangıçta zooloji alanında geçmişi olan Jean Piaget, ahlaki akıl yürütmeye yönelik bilişsel-gelişimsel yaklaşımın ilerletilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Farklı bardaklardaki su hacimlerini karşılaştırmak gibi senaryoları içeren deneyler kullanan Piaget, çocukların bilişsel gelişiminde farklı aşamalar belirlemiştir. Piaget, ahlakı doğuştan gelen veya doğrudan aktarılan bilgiye atfetmek yerine, çocukların kendi ahlaki anlayışlarını, katılımcı faaliyetler yoluyla adalet kavramını edinmeye benzer şekilde, özerk olarak inşa ettiklerini ileri sürmüştür. Rasyonalist Lawrence Kohlberg, 1960'larda Piaget'nin görüşlerini genişleterek ahlaki ikilemleri deneylerinde kullanmış ve böylece ahlaki akıl yürütmedeki değişiklikleri ölçmeye çalışmıştır. Kohlberg, cezaya dayalı basit yargılardan, adalet ve daha yüksek ahlaki değerlerle ilgili düşünceleri içeren, daha karmaşık akıl yürütmeye doğru ilerleyen çocukların ahlaki gelişimindeki aşamaları tasvir etmiştir.
Antropologların ahlaka bakış açısı ise, rasyonalistlere göre farklı bir bakış açısı sunmaktadır; onlar, kültürel farklılıkların benlik kavramlarını ve ahlaki değerleri önemli ölçüde etkilediğini öne sürerler. Shweder'in Hindistan'ın Orissa kentinde gerçekleştirdiği çalışması, kültürel ahlaki muhakemeyi nasıl etkilediğini bulmayı amaçlayan bir çalışmadır. Bu çalışma ahlaki yorumların kültürel bağlamlarda göre farklılık gösterebileceğini ortaya çıkararak, batı temelli teorilerin evrensel uygulanabilirliğine karşı çıkmıştır.
Kısaca, ahlakın kökeni geleneksel olarak doğuştan gelen faktörler ile çocuklukta öğrenme deneyimleri arasındaki bir ikilik olarak çerçevelenmiştir. Ancak Haidt, ahlakın çocukların zararla karşılaşmaları yoluyla kendilerinin inşa ettiğini öne süren üçüncü bir boyutu, rasyonalistlerden etkilenmiş farklı bir perspektifi ortaya koymaya çalışır. O, kendilerine zarar verilmesinden hoşlanmayan çocukların, bu anlayışı yavaş yavaş başkalarına zarar vermeyi yanlış sayacak şekilde genişlettiklerini, böylece adalet kavramlarını oluşturduklarını öne sürmektedir.