uzun zaman sonra güzel bir bölüm oldu. ulan o değil de ali'nin '' noluyo lan dayı '' dedikten sonra ki gülüşü yokmu. o gülüyo ben de gülüyorum valla. helal lan kerpeten.
resmi sitesinde kenan birkan'ı anlatırken 'kötülüğün yüzünün merak edenler zannettiklerini bulamayacak. çünkü bu hikayede kötülük, harika bir adamın bitmek bilmeyen yasında saklı.' diyerek bir kez daha derin düşüncelere sevketmiş dizi.
mükemmel bölümdü ancak sanki bir din uyarısı gelmiş zira dayı hiç kullanmadağı bir tabir olan "hak teala"yı kullandı genelde öğütlerini din konusuna girmeden kader konusuna girmeden verirdi. ezel de "yukarıya inanmayanlar inanmayı denesin..." repliğini kullandı sadece bu kadar zamandır kaderle ilişkilendirilebilecek bir şey kullanmıyan dizinin bu konulara değinmesi garip geldi.
bu arada adamım cengiz, sana iki çift lafım var: şahsın padişahsın ama kaybediceksin. kaybederken bile sana güvenilmez adamımsın.
51. bölüm itibariyle yusuf eğir'in ölmesiyle birlikte ufaktan vitesi arttırmış dizidir. bundan sonra kolay kolay düşmez artık bu tempo.
ayrıca ali-azad, ezel-bade çiftinin aşk sahneleri, şebnem'in tefo'nun git demesine rağmen kaçmayıp ağlayarak barda kaderini beklemesi çok başarılıydı.
fakaaaat bu bölüm öyle bir sahne vardı ki, belki de gelmiş geçmiş en etkileyici sahnesiydi dizinin.
eğir aşağılayıcı ve yıllar önce karakolda selma'yı nasıl soyduğunu hatırlatan sözlerle dayı'ya elini uzatır.
dayı bir an geçmişe döner, o karakolda olanları hatırlar, sonra bugüne dönüp yusuf'un uzattığı eli tutar, herkesin şaşkın bakışları eşliğinde tekerlekli sandalyesinden kalkarak adamın elini yavaşça kırar ve sorar: fırtınada ağaçlar nasıl çatırdar bilir misin kardeş?
51. bölümün son kısmındaki ramiz dayı'dan "hiç kimse canavarlara aşık kalmaz" diyerek tefo ve şebnem'i göstermiştir. sanırım tevfik şebnem'den ciddi anlamda soğumaya başlamıştır ki bu onun açısından güzeldir.
--spoiler--
ezel ve tefo'nun kankalık seviyesini arttırmaları ve yaptıkları muhabbetler süper.hele o telefonu karıştırma sahnesi pek bir samimiydi.ayrıca ezel'in eyşan'dan soğuması tüm ezel izleyicilerini sevince boğdu resmen . cansu dere'nin oyunculuğu tavırları inanılmaz itici.
kısa zaman sonra diziden ayrılmasını dileyeceğim ancak görünen o ki birinci sezon finalinde kendisini gördüğümüz için yaşadığı talihsizlikler ile teselli edeceğiz kendimizi .
--spoiler--
dayının cezaevi sahnesi çok canımı sıktı. ne bileyim karısının yerine koydum bir an kendimi. gözünün içine baka baka kandırılmak, enayi yerine konmak çok feci olsa gerek.
detaylara dikkat etmeyen dizi. 22. bölümde yıl 1996, mert top oynuyor. oynadığı top nike total 90. çıkış tarihi 2004. böyle şeylere dikkat eden benim gibi cinsler de var.
nasıl bir benzetmeyse benimki, bade'yi dexter'daki lila'ya benzettiğim dizi. böyle heykeller, sanatsal işler falan. bi garip oldum. kundakçı çıkmasın bu. **
52. bölüm "hazırsanız başlayalım" bölümü olacaktır. ayrıyetten diğer fragmanda eyşan'ın yapacağı oyun tamamen gerçek olacak gibi. eyşan ezel'i istiyor.
ama umarım iki kadın arasında kalan erkek rolüne bürünmez ezel. ve ezel'e yakışan... dur lan karar veremedim..
radikal'de orhan tekelioğlu'nun değerlendirmesi yer almış bugün.
ezel tepetaklak
iyi bir edebiyat eseri uzatılmaya gelmez. 'ezel'in reytinglerinin düşme sebebi de bu mu?
ezel in orijinal hikayesi tükenince izlenme oranı da düştü.
esas hikayesi tükenen bir dizinin sürdürülmesinin ne denli zor olduğu tahmin edilebilir. monte kristo kontundan ilham alınarak çekilen ezelin avantajı, başarısı tescilli bir edebiyat klasiğinin, insani ihaneti anlatısında temellendirmesindeydi. bu memlekette her zaman iş yapacak temalardı bunlar: sevilen kadının, yakın arkadaşların iyi kalpli, saf bir gence yaptıkları ortak ihanet ve buna karşı, yıllar sonra alınan öç. yerlileştirirken, işin içine yeraltı dünyası, hapishane, kumar, mafyavari adalet oyunları sokularak anlatı iyice sahicileştirilmişti. herkes tarafından seyredilmesi amaçlanan bir dizinin ana sermayesi sahicilik hissi değilse nedir? yine de, alexander dumasnın modernist anlatısı yok edilmiş, yerine izleyici için daha tanıdık modern türkiye metropolünün adalet arama/bulma yordamları eklenmişti. daha önce radikal i̇kide yayımlanan (11 eylül 2009) bir yazımda da işaret ettiğim gibi, monte kristo hikayesi feodal, seçkinci ilişkilere karşı koymaya çalışan girişimci bir bireyin ezilmesi, hapse tıkılması ve yine aynı bireyin, modernitenin araçlarını (eğitim, kapital birikimi) kullanarak ve kimliğini değiştirerek geri dönmesi, modernin feodalden öç alma öyküsüdür. ezelde, ihanete uğrayan genci oynayan ömer, hapishanede girdiği pederşahî ilişkiler sayesinde, arkasına yeraltı dünyasından birini (dayı) alarak yeni kimliğiyle (kumarbaz ezel) döner. orijinal hikayedeki güzelim modernist bireyin direniş anlatısı yok edilmiş, yerine yerli bir kumarbaz portresi konmuştu. her şeye rağmen, bir bireyin, yani ezel olarak geri dönen ömerin öcünü nasıl alacağına odaklanmıştı izleyici. kötüleri ve iyileri belliydi dizinin, izleyiciye sunulan tek tuhaflık bitmez tükenmez belâgat temrinleriydi. başta dayı olmak üzere, hemen her dizi karakteri ikide bir özlü bir söz yumurtluyor, kötü anlamında, sürekli edebiyat paralanıyordu. neyse, sezonun sonuna doğru öyle bir an geldi ki, ezel herkesten öcünü alabilecek bir konuma yerleşmiş ve hikayenin sonu görünür olmuştu. bu arada, dizi reyting rekorları kırıyor, belli ki yapımcı ve oyuncusunu madden çok mutlu ediyordu.
zigzag
işte bu andan sonra dizinin uzatılması gündeme geldi ve hikaye bambaşka bir mecraya doğru akmaya başladı. adeta dumastan shakespearee doğru koca bir zigzag. o kararlı ezel gitmiş, babasının katilini bilmesine rağmen bir türlü öcünü alamayan hamlete benzer bir kahraman türemişti: daha değil, henüz zamanı gelmedi. ezel, hamletleştikçe öcünü alamaz bir hale geldi. shakespeare okuyucusu için böylesi anlatılar sorun değildir, değil mi ki onun kahramanları endişeleri, ikircikli ruh hâlleri, eyleme bir türlü geçemeyen kararlı kararsızlıklarıyla resmedilir. shakespeare, yüksek edebiyattır. halbuki alexander dumas, küçültmek için asla söylemiyorum, en iyisinden bir ilkgençlik edebiyatıdır, kolayca izlenebilir bir anlatısı, kişilik özelikleri sabit kahramanları vardır. bu anlamda tipik bir popüler kültür anlatısıdır. shakespeare ise, kolayca popüler kültürün hazmedemeyeceği karakter özelliklerine sahip karmaşık kahramanlar, grift ve gitgide derinleşen olaylar örgüsünde anlatılarını kurar.
ezelin özlüsöz düşkünü, edebiyatperver senaristleri belâgatı, edebiyat paralamayı sevseler de, sıradan tv izleyicisinin tabii ki böyle bir derdi yok. onlara karmaşık hikayeler anlatmaya başlar, ezelin öcü yerine, dayının düşmanlarının intikamlarını sunarsanız, diziyi uzatmak için asıl odağı kaydırıp yan karakterleri iyice derinleştirirseniz, kült izleyici sayınız belki artar ama uzun vadede reytinglerde düşme kaçınılmaz bir hale gelir. geçen sezondaki rekor reytinglerden vazgeçtim, son izlenme patlamasına neden olan sekizin diziye girip çıkmasından bu yana izlenme oranları ab grubunda yaklaşık yüzde 15, tüm izleyicide ise yüzde 10 civarında düşmüşse, artık sahicilik hissinden kopmuş, bir rüya-anlatıya dönüşmüş bir dizinin son demlerini izlemeye başlamış olabiliriz. bu arada, sekiz dopingi de tipik bir popüler kültür numarası değil miydi? bir başka popüler dizide ünlenmiş, o anda dizisi olmayan bir ünlü, dizinin asıl hikayesi olan öç almaya kolayca algılanabilcek bir olay örgüsüyle sokulmuş, intikam için gelen bu kahraman ezel tarafından öldürülmüştü.
ezelden hamlet çıkarmak
dizinin temel sorunuysa, sekizin öldürülmesinden sonra tekrar görünür oldu. asıl karakter (ezel-ömer) öcünü bir türlü alamıyordu. ayrıca, asıl karakter eski hayatına da bir türlü dönemiyordu. ömer, ailesiyle bile beraber olamayan, oturamayan, çocuğuyla doğru dürüst tanışamayan bir eksik babalık ve evlatlık durumuyla malûl kaldı. dahası intikamının merkezindeki kahramanlardan ali ile eski dostluğunu yeniden tesis etti. bu da yetmedi, hayatının aşkı olarak sunduğu eski sevgilisinden iki gündür tanıdığı bir kız için kolayca soğuyuverdi. senaryodaki zigzagların başı sonu yok, bir yandan bir karakter derinleştiriliyor, öte yandan sonradan geliştirilen bir başka karakterin öyküsü öne çıkıyor, öncekini unutturuyor. senaryo ekibinin elini rahatlatan her şey, izleyici kaybından başka bir şeye yol açmıyor anlayacağınız. i̇zleyiciye örneğin kenan birkan ve onu muhteşem oynayan haluk bilgineri verir, ama bir süre sonra da görünmez kılarsanız, izleyici şaşırır, kızar, çeker gider. bu arada, karakter derinleştirmelerinin yarattığı mantık hataları katlanır, artar. dizinin fanları her gün bir başka hatayı yakalıyor, fark ediyor zaten.
ezcümle, popüler bir dizinin bir sürü ana kahramanı olamayacağı gibi, karmaşık anlatılarla geniş izleyici kesimlerine ulaşmak asla mümkün değildir. ayrıca, her edebiyat eserinin eti de öyle kolayca yenmez. ezelden bir hamlet çıkarmak, has edebiyatı hiç anlamamakla eşdeğerdir. dizinin reyting kaybını çok iyi analiz etmek gerekiyor, çünkü monte kristo kontu gibi iyi bir edebiyat eserinin sırrı, hikayesini akla uygun neticelendirmesinde gizlidir. iyi bir edebiyat eseri uzatılmaya, sündürülmeye gelmez. reytinlerdeki tepetaklak durumun özeti sakın şu olmasın? has edebiyat da öç alırmış.
bu akşam entry üstüne entry döşeneceğim ve the answer, beyaz nouma, rivne, roketatar ramazan gibi "ezelci" kardeşlerimi yalnız bırakmayacağım efsane dizi.
hazırsanız başlayalım...
bu bölüm yeni ve ters köşe bir olay beklememeliyiz. bu bölümde diziyi diğer efsane yapan faktörler devreye girecektir. oyunculuk gibi.
şebnem'in mahkemesini merakla beklenmektedir.