Tolstoy hayal edip yazmış ve toplumu anlatmıştır. Olayları sosyolojik açıdan tahlil etmiştir. Anna kareninada bizlere;
zengin, kültürlü, Entelektüel insanların ilişkilerini sunmuştur.
Aşk, entrika, ihanet üçgenini konu almıştır.
Dostoyevski ise, direk insanın içinden geçmiştir. Kendisi kabul etmese de, insan psikoloğudur. Feleğin çemberinden geçmiş ve Yaşayıp yazmıştır. yeraltından notlarda insanın karanlık tarafını yüzümüze tokat gibi çarpmıştır. ölüler evinden anılarda; katillerin, hırsızların, haydutların arasında yaşadıklarını anlatmıştır.
Dostoyevski, Tolstoy için şöyle der:
"Anna karenina gibi kitapların yazarları toplumun öğretmenleri, bizler de onların öğrencileriyiz."
Tolstoy ise ölüler evinden anılar kitabını okuduktan şunu söyler: dostoyevski Tanrı'nın kalemini kullanır.
Diyorum ki tolstoy evdeki baba figürüdür.
Dostoyevski ise anne.
Tolstoyu, insanın içindeki duygu sokaklarında bulmak çok zor. O sokaklara isim verir, oralarda neler olduğunu bilir fakat içlerinde dolaşmaz.
Dostoyevski ise o sokağın kendisidir. Sokakta bulunan Her bir evin her bir odasına girer. Her odanın her sakinine dokunur. Onlarla konuşur ve dertleşir.
ikisi de o kadar devasa ki, birini ötekine tercih etmek sanki gökyüzüyle toprağı karşılaştırmak gibi geliyor bana. biri gökyüzünün fırtınalı, yıldırımlı tarafını, öteki toprağın ağır, bereketli, bazen de acımasız dinginliğini yazmış. ama ikisi de aynı rus toprağından, aynı 19. yüzyıl kargaşasından beslenmiş. birbirlerini hiç görmemişler, mektuplaşmamışlar bile. yine de birbirlerine karşı derin bir saygı duymuşlar. dostoyevski, tolstoy’u rus kamuoyunun en sevdiği yazar diye anmış. tolstoy ise dostoyevski öldüğünde o benim en yakınım, en değerlimdi, hiç karşılaşmadık ama içimde bir parça gibiydi diye yazmış. son okuduğu kitap da karamazov kardeşler olmuş. bu bile başlı başına bir şey söylüyor.
tolstoy’u okurken kendimi geniş bir ovada hissediyorum. savaş ve barış’ta ya da anna karenina’da sayfa sayfa açıldıkça hayatın kendisi akıyor önüme. köylülerin tarlada terlemesi, soyluların balo salonundaki yapmacıklığı, savaşın tozu, bir çocuğun ilk aşkı, bir adamın yaşlılıkla yüzleşmesi… hepsi aynı tuvalde, aynı ışıkta. adamın gözü inanılmaz keskin. bir atın yürüyüşünü, bir kadının omuz hareketini, bir tarlanın kokusunu öyle betimliyor ki, sanki sen de oradasın. homeros’un torunu gibi. hayatın akışını, tarihin büyük dalgasını, insanın toplum içindeki yerini gösteriyor. ahlakı, mutluluğu, anlamı ararken hep dışarı bakıyor. aileye, toprağa, tarihe, doğaya. mantıkla, akılla, gözlemle ilerliyor. okurken huzur buluyorsun bazen, ama o huzur da ağır, çünkü tolstoy gerçeği olduğu gibi, hiç süslemeden, bazen acımasızca koyuyor ortaya. son yıllarında kendi hayatını bile sorgulayıp her şeyi reddetmeye kalkması, o hakikat manyağı hali, karakterinin bir parçası.
dostoyevski ise bambaşka bir alem. onu okurken oda daralıyor, hava ağırlaşıyor, nabzın hızlanıyor. suç ve ceza, yeraltından notlar, karamazov kardeşler… burada olaylar değil, ruhların çarpışması var. bir adamın vicdan azabı, bir diğerinin tanrı’ya isyanı, bir başkasının her şey mubahsa diye kendini kandırması… hepsi bir tiyatro sahnesinde gibi, ama sahne zihninin içi. karakterler o kadar canlı, o kadar hasta, o kadar aşırı ki, bazen bu kadar da olmaz be abi diyorsun ama bir yandan da evet insan tam da böyle olabilir diye ürperiyorsun. dostoyevski’nin kalemi psikolojinin derin kuyularına iniyor. epilepsi nöbetleri, kumar bağımlılığı, sibirya sürgünü, yoksulluk… bunların hepsi eserlerine sinmiş. çelişkilerin, paradoksların, olmazların yazarı. akıl yetmiyor ona. inanç, şüphe, sevgi, nefret, kurtuluş… hepsi bir arada, karmakarışık. shakespeare’den sonra en büyük dramatik deha diyorlar ona haklı olarak. okurken huzur değil, gerilim, vicdan sorgusu, bazen de tuhaf bir rahatlama hissediyorsun. çünkü en karanlık yanlarını bile bir yerlerde görmüş, yazmış biri var.
stil olarak da zıtlar. tolstoy’un cümleleri geniş, akıcı, detay dolu bir manzara resmi gibi. dostoyevski’ninki gergin, aceleci, bazen dağınık. fikirlerin birbirine çarptığı, birdenbirelerin birbirini kovaladığı bir üslup. tolstoy dışarıdan bakıp toplumu, tarihi, bedeni anlatırken. dostoyevski içeriden, ruhun bodrum katlarından, halüsinasyonların eşiğinden sesleniyor. biri nasıl yaşamalıyı sorarken, öteki tanrı yoksa her şey serbest miyi soruyor. biri akla ve gerçeğe aşık, öteki gizeme ve çarmıha daha yakın.
ben ikisini de severim, çünkü ikisi de insan olmanın farklı yüzlerini tamamlıyor. tolstoy okuduktan sonra hayata daha geniş, daha merhametli bakabiliyorsun. tarlaya, çocuğa, sıradan güne değer veriyorsun. dostoyevski okuduktan sonra kendi içindeki o karanlık deliğe daha cesur bakabiliyorsun. günahı, pişmanlığı, affı daha derin hissediyorsun. biri sana evrenin düzenini, öteki kaosunu hatırlatıyor. biri beden ve toplum, öteki ruh ve yalnızlık.
george steiner’in dediği gibi: tolstoy epik geleneğin varisi, dostoyevski shakespeare’den sonra gelen en büyük dramatik mizaç. biri toprağı, öteki şehri. biri sağlığı, öteki hastalığı. biri tarihi zamanı, öteki dramatik anı yazmış. ikisi de 19. yüzyıl rus edebiyatının zirvesi, ama aynı zamanda evrensel. bugün hâlâ okunuyorlarsa, çünkü ikisi de insan nedir sorusuna cevap ararken, cevap vermek yerine o soruyu daha da derinleştirmiş.
ben ikisini de okuyup bitirdiğimde aynı şeyi hissediyorum: vay be, insanlık ne kadar zenginmiş lan.