Vefatını unutup anneni bir an için mutfakta ya da oturma odasında sanmak diye bir şey var. Bilenler bilir.
Üst evin ya da alt evin mutfağından bardak kaşık sesleri gelir ve sesler kendi mutfağından geliyor sanarsın bir an. Çok kısa bir an annen birazdan adınızı seslenip kahvaltıya kaldıracakmış zannedip beyninin sana yaptığı bu kötü şakadan, bu zihin oyunundan dolayı bir an için "annee?" diye seslenecek gibi olursun mutfağa. Patates kızartması kokusunu duymayınca bunun beyninin sana oynadığı siktiri boktan bi oyun olduğunu anlarsın. Doğrusu ben, yeni demlenmiş çay kokusunun ve annemin sesinin rüyalarımdan arta kalan resimleri süpürüp gözlerimin kapaklarını yavaşça açmasını özledim.
Bence mutluluk, bir pazar sabahı sevdiğimiz birinin zaten var ve öteki odada uyuyor olduğunu bilmektir.
dikkatimi çeken durumdur. eskiden simitçiler "si miiiiiidi yeahh" diye bağırırdı, ne bileyim eskiciler "eah skiler alıyorum eah skicii yeah" diye bağırırdı. bakıyorum, simitçi geçiyor, adamın tadı kaçmış, ööööyle sessiz sessiz geçip gidiyor tepesindeki simitlerle insanların yanından. lan bi de hızlı hızlı yürüyorlar, yetişemiyor insan arkalarından. durdurduktan sonra yanına gidene kadar yarım saat geçiyor. uzaktan duysun diye ben "simitçiiiii yeah" diye bağırdım geçen. zar zor duydu adam taa ordan. satmak istemiyor gibi ağır ağır duruyor, sessiz sessiz veriyor simidi bi de. eskicileri de bayadır görmüyorum, depresyona mı girdiler n'aaptılar lan? birini durdurup "ne'n var abim? sana n'aptılar? size n'oldu böyle?:(((" diye soracam en sonunda. n'oldu size simitçi abiler, eskici abiler? konuşmak isterseniz vallaha ben buradayım, dökün içinizdekileri. lütfen eski günlerdeki gibi "simüüüüüüüüüüüüüüh simiyeeeaaaaaaaaaaaeh zmiiiiiiiidçiiyeaah" diye bağırın abiler, sesinizi özledim. bu hâliniz içimi parçalıyor, sikin kulaklarımızı eski günlerdeki gibi.
ilkokulda olandır. ilkokulda "arkadaş olalım mı?" sorusuyla başlayan arkadaşlıklar olurdu ya, lan yemin ediyorum bunu çok özlüyorum. Arkadaşlık kurmanın kolay olduğu yıllar tabii. Büyüdükçe bu işler boka sardı, iyice arkadaşsız kaldık. Arkadaşlığın ikamesi de yok tabii. Alkol bulamayıp kolonyayı kafaya dikmek gibi arkadaş yerine konan her şey. Keşke yine "arkadaş olalım mı?" sorusuyla başlayan arkadaşlıklarım olsa.
ben bi türlü tam anlamıyla üzgün olabilen bi adam olamadım. en üzgün anlarımda bile kafamda bi yerde "karpuzun en kırmızı yerini ısırmak" gibi şeyler vardı. en büyük çileği ve ennnnnnn haşmetli kirazı seçmek, kajuları dörder dörder ağzına atmak, evde tek başımayken doesn't diye osurmak, tuvalette tek seferde delikanlıca net bi şekilde löpcük diye sıçmak (kurbanlık koyun gibi bölük pörçük değil), ne biliyim bi pazar sabahı öteki odada sevdiğim birinin zaten var ve uyuyor olduğunu bilmek gibi mutluluk veren basit şeyler hep aklımın bi köşesindedir.
hele sabahları kıymalı börek yerken gör sen beni. dersin ki, ulan bu da ne çok seviyomuş yaşamayı. hep eğlenecek, sevinecek bi şeyler buluyorum.
annemin yemek borusu kanseri olup yattığı hastane odasında bile bütün gün annemle şebeklikler yapıp gülerdik. konusu ölüm, türü komedi olan bi film çekiyorduk sanki. ölümle taşşak geçiyorduk.
oluk oluk kan kustuğunun akşamında kahkahalar atmıştık mesela. ölüm kokulu onkoloji servisinde kırmızı alana yatırdıkları annemin yanına "herkesi çağırın, gelsinler" diyen doktorun haberiyle buram buram gözyaşı ve kan kokan acil servisi kapısında toplanmış, üç kardeş ve bir baba gözyaşlarını bitirmek için uzun uzun ağlamışlardı dışarıda. "ağlamış gözükmüyorum değil mi? annem anlamaz değil mi? böyle girmeyelim yanına." demişlerdi birbirlerine kızarmış gözlerini göstererek, gözlerini parmaklarıyla silerek. üç kardeş ve bir baba ağlamamak için çok uğraşmışlardı annelerinin yanında ve başarmışlardı. sarılmışlar, gözlerini kaçırmışlar, tam ağlayacak gibi olacakken bi espri patlatmışlar ve ağlamamışlardı annelerinin yanında. içlerine içlerine ağlamışlardı ya da. ağlamak için sırayla kapının önüne çıkmışlardı. iki kardeş iki sandalyede onkoloji kliniğinin bi odasında annelerinin horlama sesini dinlemişlerdi, tek istedikleri horlama sesinin kesilmemesiydi. gözleri onun ekrandaki nabzında ve oksijen seviyesinde, iki kardeş iki sandalyede bir horlama sesinin nöbetini tutmuşlardı. ekrandaki nabız yükselince onların da yükselmişti nabızları. sabah olduğunda anneleriyle ince bağırsağındaki jejunostomi üzerine şakalaşmışlardı. "üffff, kardeş, aşağıda tavuk döner gömek mi laaa" demişlerdi kardeşler birbirlerine. o gün dört kişi yürekleri ağızlarında gözyaşlarını tutamamışlardı nasılsa bi ara. babaların boğazı düğümlenmişse gözlerine bakmaz çocuklar. bakmamışlardı ama o gün uzun zaman sonra ilk defa ağlarken görmüştü üç kardeş babalarını. üç kardeş ve bir baba gözlerini kaçırmışlardı birbirlerinden. ama saklayamamışlardı gözyaşlarını. "meğer gözyaşını silmek ne kadar da zormuş" demişlerdi içlerinden, ağlamaktan bile zor. o gün... üç kardeş... fena ağlamıştı. biri bendim.
gel gelelim, hiç düşünmedim öleceğini. ciddiye almıyordum içten içe. söyledim ya, ben tam anlamıyla umutsuz, tam anlamıyla karamsar, üzgün bi adam olamadım hiç. aklımın bi köşesinde en sevdiğim yemek vardı. hep tutunacak bir şey buldum. fazla umudun kötü yanı şu: en kötüsü yokmuş gibi düşünmek. fazla umut, insanı şok ediyor. morga gidene kadar inanmıyorsun. fazla neşeli olmanın kötü yanı şu: ağlarken bile espri yapıp gülüyorsun. "ya bi dakka kardeşim, güldürme, ağlamak istiyorum ben şu an" diyemiyor kimse o an. seni ciddiyetsiz sanıyolar. büyüyemeyen bi çocuk sanıyolar. "üff bu da!" der gibi bakıyolar. fazla enerjik olmanın kötü yanı şu: çok umutsuz bi durumdayken bile tutunacak bi şey buluyosun. yığınla boku bi küp şekerle karıştırıp yemek gibi bi şey bu. kör iyimserlik artık bu. umut dediğin, bi ayağı gerçeğe bi ayağı hayale basan bi şey olmalı. ama o kadar fazla umut ediyosun ki, iki ayağı da hiç olmayacak bi hayalin peşinde koşturup duruyo. sonunda arkandan seni gerçek yakalıyo. şok oluyosun. en sonunda umut etmekten de yoruluyosun. yokuş yukarı uzuuuun süre koşup düz yolda emekleyemeyecek hâle geliyosun. bak mesela bi arkadaşım benim çantaya şöyle bi not sallamış bi gün ayrılırken:
"insan senle neşe bulur. kanserli bir hastayı iyileştirecek enerji ve huzur var sende." yazmış. hahah, ironiye bak. resmen hayatım bu cümlenin ağırlığı altında ezildi sanki. bu cümle kurulduktan yıllar sonra, bu cümleyi üzerimde denedi hayat. "hadi bakalım, görelim şu senin enerjini, bakalım dedikleri kadar var mıymışsın? dedikleri gibi kanserli bi hastayı iyileştirebilecek misin görelim!" dedi resmen hayat.
kanserli hastayı iyileştiremedim dostum. enerjim yetmedi. ama evet hâlâ enerjiğim. hâlâ gülecek şeyler buluyorum. sürekli şikayet edenlere "ya oooolum ne kafa siktin! takma amına koyim ya, sal la biraz" falan diyorum. annemin vefatından sonra taziye için evimize ziyarete gelenlere "ne bu asık surat yaa? kendinize gelin. annem de gülmenizi istedi (isterdi değil, istedi). hadi asmayın suratınızı." demişliğim var. sıfır şaka. espriler bile yaptım. delirdiğimi düşündüler. delirmemiştim. vallahi billahi delirmemiştim, gayet aklım başımdaydı. yengem bana "ağlaman lazım" dedi. "dur bakalım ağlarız, vakti var" dedim. e yazar yeğeniyim olum ben. o, çocuklarla yapılmış bi röportajda okumuş, diyormuş ki çocuklardan biri: "bir şeyi çok sevince ayrılmak zor oluyor." onun arkadaşı olan başka bi çocuk da "çok hüzünlüysek komik şeyler yapmak lazım" diyormuş. öfkeee, neşe, şu bu, belki hepsi derin bir üzüntünün alfabaleridir. bilemiyorum. belki bazıları bazı yerlerde böyle ifade ediyordur üzüntüsünü. bilemiyorum. ama evet, hâlâ komiğim, hâlâ enerjiğim, hâlâ gülmeyi ve güldürmeyi çok seviyorum. aynıyım yani, değişmedim. o sebeple sürekli dert yanan ve sikilesi kaknem suratıyla her şeyden şikayet eden biri kafamı inanılmaz sikiyor. anında uzaklaşıyorum ordan. sanki bu hayatta ıspanaklı börek diye bi şey yokmuş gibi sadece ve sürekli kötü şeylerden bahsedenlere sinir oluyorum. üçüncü sınıf yazarların bohem tavırlarıyla ucuz intihar edebiyatı yapanlara sinir oluyorum. şerbeti fazla konmuş tatlı gibi edebiyatını fazla koyup bayarlar bunlar olduğundan fazla dramlarıyla. geçmişine bi olta sallasa misinasına daima olumsuzluklar takılır bunların. sanki hayatında hiç ama hiç iyi şeyler de yokmuş gibi. en küçük sorunlarına bile büyüteçle bakar. "ieeeh yeter ulan sikerim seni de derdini de" dersin en son. "enerji emici orospu çocuğu yeter" dersin.
dert anlatılır, dertleşilir tabii, bu değil bahsettiğim. her durumu ve her insanı ilk önce kusurlarıyla tanımlayan insanlardan bahsediyorum ben. benim mesela cahit sıtkı tarancı'nın şiiri çok hoşuma gidiyo. bakmayın böyle şiirlerle de taşşak geçtiğime lan, severim ben şiir. diyo ki şiirin sonunda: pervam yok verdiğin elemden her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden valla google'dan bakmadım lan, ezberimde amk jsjf. aha bu işte, sabahları kalkıyorum, bakıyom penceremde yine gün ışığı, lan diyorum, seviyorum ulan seni yaşamak. seviyorum lannn. bi parktayım mesela. e bakıyorum tam karşımda sevgililer gitar çalıyor. karı, sevgilisine veriyo gitarı. hayatın ritmi işte diyorum, süper ya. bayılıyorum böyle sahneleri izlemeye. hayata ritim tutmak. şarkı söylemek... müthiş. arkamda çim biçen bir adam var. seslerini duyuyorum. ımmmm şööyle iyice bi içime çekiyorum çimlerin kokusunu. tesadüfe bak, tam karşımda 10 12 yaşlarında iki çocuk tek başına çimlerde oturan bi kıza çiçek uzatıyolar. kız şaşırıp gülümsüyor. izlemeye koyuluyorum o mutluluğu. biraz sonra kız onlara para uzatıyor ve çocuklar gidiyor. kız arkalarından bakıyor. aha işte hayat devam ediyo. birileri şarkı söylüyo, birileri çim biçiyo. birileri çiçek alıyo, birileri çiçek veriyo. e bi yerde akşam oluyo, bi yerde dağların ardından güneş doğuyo. biri düş kuruyo, birinin düşleri kurrrrrdukça yıkılıyo. biri penceresini açıp sokağa bakıyor, e öteki dünyaya açılan bütün pencereleri kapatıyo ama bi türlü perdeyi çekmek istemiyo elleri. biri dünyaya ilk kez açıyo gözlerini, amına koyim biri bi daha açmamak üzere yavaşça yumuyo gözlerini. biri saçlarını tarıyo, biri kızgınlıktan saçını başını yoluyo. e işte yazar yeğeniyim dedim ya olum, onun kitabındaki gibi. hangilerinin yaşama sevincine sahip olduğunu seçmek zor. bi mezarlıkta bi cenazenin başında yaşama sevinci duyan var mıdır acaba? belki en çok o zaman... e bilmem. bakıyorum belki 50, belki 70'lerinde bi kadın beline kıyafetini bağlamış, spor kıyafetleriyle yürüyor. öfff beee süper diyorum yine. ölüme hangimizin daha yakın olduğu meçhul. hangimizin daha bitkin olduğu da meçhul. ama bak o kıyafetlerine imrendim teyzem, o yaşama sevincine! sabahları neye uyandığını bilmeyen bi sürü herif var. hayatı sadece taşşak geçilesi bi şey olarak gören bisssürü herif!.. yaşamanın hakkını vermek süper. nefesinin farkında olmak ve her nefese bir ömür kıymeti vermek süper. bazı kelimelerin ruhu var bence. sevinci asık suratla konuşamıyorum ben mesela. vedayı da gülerek...
her bayrama yaklaşmak bi sevinçtir. yaşamak bi sevinçtir. sevgi, sevinç... bunlar insanın içini kanatlandıran kelimeler. "öldükten sonra bizi dirilten allah'a hamd olsun." diye bi dua duydum geçenlerde. her ne kadar allah'la aram bozuk olsa da bu dua hoşuma gitti. o duada bi yaşama sevinci var çünkü. uyku yarı ölüm gibi bi şeydir ya hani. insan şuurunu kaybediyo ve uyanınca yeniden hayata başlıyosun. insanın hayata karşı böyle bi pozisyon alması, her saniyenin kıymetini bilmesi anlamına geliyor. yani her nefes alıp verişinde mikro ömürler tükettiğinin farkında olmak... yani nefes ayıklığı... ki bu insanın varsayılan ayarı bence. asık suratlı güne başlayan bebek yok. bu cümleyi test edin. güne asık suratlı başlayan bebekle karşılaştınız mı hiç? çocuklar çoğunlukla güne şen kahkahalarla başlarlar. çocuklar yaşama sevinciyle o kadar doludurlar ki. çünkü varsayılan ayarımız bu. sonra yavaş yavaş hayatın gerçekleri onları peşlerinden yakalar ve nihayetinde sabahları tavandan bir kum torbası edasıyla sallanan bedenlerini hayal ederek uyandıkları bi zamana gelebilirler. sabahları neye uyandığını bilmedikleri bi zamana... ama işte orada bi şansımız var. şu cümle: yaşama sevinci bulaşıcıdır. evet, yaşama sevinci bulaşıcıdır bence. otobüste gülen birine bi süre sonra hep birlikte gülen insanların videolarına denk gelmişsinizdir. bi bebek gülünce gülmesini tutabilen kaç insan vardır? yaşama sevinci çocuklarda had safhadadır ve otobüste en mutsuz olduğumuz o anda bile çocuklardan biri bizi fark edip bize güldüğünde bi süre sonra ne kadar mutsuz olursak olalım biz de o çocukla beraber gülmeye başlarız. yaşama sevinci bulaşıcıdır. bi çocuk bizi o karamsarlıktan çekip kurtarabilir. bi kedi, bi köpek... ne biliyim yaşama sevincinin olduğu herhangi bir sahne. ve bu anlamda insan ilişkileri, yani hayatın kendisi çok onarıcı bi şey. insan ilişkisinde böyle onarıcı bi taraf var. hayat bu yönüyle çok besleyici bi şey. yeter ki biz doğru yerlerden beslenebilelim. işte hayat sevinci bu. besleneceğimiz kaynakların, pınarların yanı başında durabilmek... üzerinde oturduğumuz hazinenin kıymetini bilmek. hayatın içindeki güzelliği görmek, ancak hayattan razı olabilmekle, hayatın içindeki o sevinci yakalamakla mümkün. hayattan razı olmak demek hayatın bize getirdiği zorluklarla, sıkıntılarla da ondan razı olmak demektir. çünkü bu sıkıntılar bize bir şeyler öğretmek için de vardır. ve hayat sevinci dediğimiz şey, hiç sıkıntının olmadığı pürneşe hali demek değildir. maksim gorki'nin çok dikkatimi çeken bir hatırası var. amerika'ya gitmiş, diyor ki "bu amerikalılar o kadar mutsuz ki eğlenmeden duramıyorlar. beni devamlı bir tiyatro, sinema vs bi yerlere götürdüler. çünkü kendi kendilerine kalıp mutlu olamıyorlar." yani sevinç dediğimiz şey devamlı böyle bir pürneşe halinde olmak, hiç derdi tasası olmamak değil. hep eğlence peşinde olmak, hep eğlenmek değil. gamsız yaşamak sevinç demek değil. sevinç, varlığın içinde saklı kederi hissedebildiğimiz gibi varlığın içine saklı coşkuyu da hissedebilmek demektir. aklının bi köşesinde hep "vefat eden annenin" ve "ıspanaklı böreğin" olması demektir. baharda ağaçların yeşillenmesini, kuşların ötüşünü, içimizde çağıldayan baharları, sevdiklerimizle göz göze gelmenin sıcaklığını, bir dostun yanında olabilmenin ona zor zamanlarında destek olabilmenin mutluluğunu coşkusunu, bütün bunları yaşayabilmek demektir. işte hayatın hakkını vermek, anın hakkını vermek, vaktin evladı olmak budur. içinde yaşadığımız anı derinlemesine, hakkını vererek yaşadığımız zaman hayatın sevincine ortak oluruz. hayatın sevincine ortak olmak neden çok önemli biliyo musun? çünkü, bütünnn üzüntüler korkaktır, kendilerinden daha güçlü bi yaşama sevinci karşısında çekilir giderler. meydana çıkarsan yenilmeyi göze almışsın demektir. meydana çıkmazsan zaten yenilmişsindir. meydana çıktığın anda bir galibiyet elde etme şansın da vardır. böyle sik sik alıntılarla bitirmeyi pek sevmem aslında ama bi şeyi klişe olması ona gerçekliğinden kaybettirmez, çehov der ki: belki size sunacak muhteşem galibiyetlerim yok ama içinden çıkmayı başardığım mağlubiyetlerimle sizi şaşırtabilirim. bir mağlubiyetin içerisinden sağ salim çıkabilmek ve yeniden mücadeleye katılabilmek de ancak yaşama sevinciyle olabilecek bi şey. o zaman en azından meydana çık. yazıyı gaza gelip ilkkan gibi bitirdim amına koyim. "der paulo coelho!!!!" hsdajkç. neyse, öyle işte. öptüm bay, gömdüm say.
amına koyim zengin evi bambaşka bi şey lan. demin sessizce balkona çıkayım dedim. ve sıfır sesle çıkabildim. hiçbi kapı, hiçbi dolap gıcırdamıyor. lan ben bizim evde sessizce bi şey yapamıyom. kimseyi uyandırmadan bi sigara içeyim, bi çişimi yapayım diyorum, kapıyı açıyorum gacııııııırrr. bardak alayım diye dolabı açıyorum gucuuuuuurr. lan bi susun be amına koyduklarım, babam uyanacak sizin yüzünüzden diyorum, "gicüüüeeeöğürrreh çok da sikiümdeeğh" diyo bütün nesneler. bardakları bile bi ibnelik peşinde fakir evinin. kardeşimin ev bura, ulan sessiz sessiz yürümek ne harika bi şeymiş amk. tuvalete girdim. sıçtım. her şey aşırı sessiz. bi tek sıçarken ses çıktı, o da götümden. bi evde sessiz sessiz iş yapabiliyosan o ev zengin evidir arkadaş. bizim eve hırsız girse daha pencereden girerken yakalanır anasını satiyim djdj. herife mutfak havlusuyla dalarım, ıslak ıslak şapodi şapodi götüne vururum havluyu ses çıkara çıkara böyle. fonda gacır gucur sesleriyle kaçar herif jsj. "amk nerden girdik bu eve?" der. ama bu eve girse ruhum duymaz lan. dur lan bi bakiyim belki hırsız vardır da duymuyomdur, stres yaptım şimdi amk. ayrıca şöyle bi şey var: bi şeyi gizli gizli yapmaya çalışırken bütün nesneler daha yüksek ses çıkarıyor bence. deneyin. mesela dedenizden gizli sigara içmeye çalışın. böyle yavaş sessiz sessiz yürümeye çalışırken yürüdüğün yer bi gıcırdar abooov bütün komşular uyanır sanki. kapıyı açmak için kapı kolunu yavvvaaaaaaşça indirmeye çalışırsın, gıcırdamasın diye aşırı sakınarak açarsın ve bir ses: viyuuuuuvvvğh. dersin ki lan bu amına kodumunun kapısı bu kadar ses çıkarmıyodu normalde, orospu çocuğu kapı. gizli gizli su içmeye çalış mesela atıyorum. bardağı masaya yavaş yavaş koyarsın toporokkkttt diye ses çıkartır şerefsiz. mesela uyuyan birisi var, uyandırmayayım diye yavaş yavaş şarj aletini prize takmaya çalışıyosum. ayak seslerin fışır foşur hoşur, şarj aleti tokkkkkksksıfırff. ve uyandı. hay skm! nesneler bence göt. valla. ama "of çişim. uyandırmadan nasıl işeyecem lan ben şimdi?! kapı da kapalı! :" falan şeklinde panik olmamın sebebi meğersem fakirlikmiş lan. püüüü sikeyim parasızlığı. bundan sonra hep kardeşimde kalsam ayıp mı olur lan acaba. havuzunu, otu boku soran "x hanım/bey" diye konuşan güvenliğini sikeyim, bunların hiçbiri umurumda değil. olum hiçbi şey gıcırdamıyo, her şey aşırı sessiz, ben bunu diğer her şeyden daha çok sevdim laaaan. arabaları da onların olsun, havuzu da. kapıları bana versinler, valla çok özendim laaaaan.
Dün bi kız çocuğuna "iyiyim siz nasılsınız?" demeyi öğrettim.
Çocuk "Nasılsın bakalım milaa?" deyince fizibilite raporu görmüş ihsan emmi gibi bakıyodu ve sikilesi kaknem bi suratla sadece "iyiyim." deyip susuyodu. iyice kuruldum amk. Sinir olmaya başladım çocuğa. Dedim bu çocuğun ana banası belli ki yarrak gibi insanlar, du bakiyim şunu az biraz eğiteyim. "Milaa" dedim (isme bak amına koyim), "gel bakayım şöyle karşıma otur bakalım güzelim" dedim. Tek tek adabı muaşeret kurallarını öğrettim. Gülmeyi falan da öğrettim. Çocuk tebessüm etmeyi unutmuş resmen anasını satiyim, baya bi çalıştık. Neyse ertesi gün çocuk yine geldi, çocuğu denemek için "milacımm nasılsınn?" dedim amcık ağızlı ekşici kibarlığında sikindirik bi tebessümle. "iyiyimm siz nasılsınız?" dedi tebessüm ederek. Heh şöyle amına koyim dedim içimden ve kendi kendime gurur duydum, zaferimi kutladım. Çünkü geleceği potansiyel bir kezbandan daha kurtarmıştım, hak ettim bu kutlamayı. Zevksiz sikiş ürünü yamuk kafalı orospu çocukları gibi davranmayacak artık. Afffferin evlattt devam et. işte böyle böyle bitirecez kezbanları. siktiğimin kezbanietzscheleri.
Allah'ın belası bi ikilemdir. Gece uyumak üzereyken kapıya yakın yerdeki askılık gibi bi şeyin orda bi kıpırtı olur ve "anskim o karaltı benim mont mu yoksa cin mi la?" kararsızlığı yaşanır.
Sonra vücudunu cin girmeyecek şekilde battaniyeyle kaplarsın.
"Kış kış Siktir git lan cin" dersin. Umarım gidiyolardır. Ben bi keresinde rüyamda cine sövüyomuşum. "Git lan git, amına kodumun ciniii, siktir giiiiiiit" dite bağırıyomuşum. Sonra babam uyanmış öteki odadan sesime "olum kalk cine küfrediyosun uyan" şeklinde uyandırdı. O gün bugün girmezler evime. Ama bu kararsızlığı gene de yaşarım. Şerefsiz cinler. Sie.
amına koyim zengin evi bambaşka bi şey lan. demin sessizce balkona çıkayım dedim. ve sıfır sesle çıkabildim. hiçbi kapı, hiçbi dolap gıcırdamıyor. lan ben bizim evde sessizce bi şey yapamıyom. kimseyi uyandırmadan bi sigara içeyim, bi çişimi yapayım diyorum, kapıyı açıyorum gacııııııırrr. bardak alayım diye dolabı açıyorum gucuuuuuurr. lan bi susun be amına koyduklarım, babam uyanacak sizin yüzünüzden diyorum, "gicüüüeeeöğürrreh çok da sikiümdeeğh" diyo bütün nesneler. bardakları bile bi ibnelik peşinde fakir evinin. kardeşimin ev bura, ulan sessiz sessiz yürümek ne harika bi şeymiş amk. tuvalete girdim. sıçtım. her şey aşırı sessiz. bi tek sıçarken ses çıktı, o da götümden. bi evde sessiz sessiz iş yapabiliyosan o ev zengin evidir arkadaş. bizim eve hırsız girse daha pencereden girerken yakalanır anasını satiyim djdj. herife mutfak havlusuyla dalarım, ıslak ıslak şapodi şapodi götüne vururum havluyu ses çıkara çıkara böyle. fonda gacır gucur sesleriyle kaçar herif jsj. "amk nerden girdik bu eve?" der. ama bu eve girse ruhum duymaz lan. dur lan bi bakiyim belki hırsız vardır da duymuyomdur, stres yaptım şimdi amk. ayrıca şöyle bi şey var: bi şeyi gizli gizli yapmaya çalışırken bütün nesneler daha yüksek ses çıkarıyor bence. deneyin. mesela dedenizden gizli sigara içmeye çalışın. böyle yavaş sessiz sessiz yürümeye çalışırken yürüdüğün yer bi gıcırdar abooov bütün komşular uyanır sanki. kapıyı açmak için kapı kolunu yavvvaaaaaaşça indirmeye çalışırsın, gıcırdamasın diye aşırı sakınarak açarsın ve bir ses: viyuuuuuvvvğh. dersin ki lan bu amına kodumunun kapısı bu kadar ses çıkarmıyodu normalde, orospu çocuğu kapı. gizli gizli su içmeye çalış mesela atıyorum. bardağı masaya yavaş yavaş koyarsın toporokkkttt diye ses çıkartır şerefsiz. mesela uyuyan birisi var, uyandırmayayım diye yavaş yavaş şarj aletini prize takmaya çalışıyosum. ayak seslerin fışır foşur hoşur, şarj aleti tokkkkkksksıfırff. ve uyandı. hay skm! nesneler bence göt. valla. ama "of çişim. uyandırmadan nasıl işeyecem lan ben şimdi?! kapı da kapalı! :" falan şeklinde panik olmamın sebebi meğersem fakirlikmiş lan. püüüü sikeyim parasızlığı. bundan sonra hep kardeşimde kalsam ayıp mı olur lan acaba. havuzunu, otu boku soran "x hanım/bey" diye konuşan güvenliğini sikeyim, bunların hiçbiri umurumda değil. olum hiçbi şey gıcırdamıyo, her şey aşırı sessiz, ben bunu diğer her şeyden daha çok sevdim laaaan. arabaları da onların olsun, havuzu da. kapıları bana versinler, valla çok özendim laaaaan.
"Belki sevişiriz donu"nun tam tersi. Sevişme konusunda en ufak bir ümidi olmayan hüzünbaz osbircinin gacoyla buluşmadan evvel "bu zemheride götümüz bari donmasın amk" diyerek giydiği içliktir.
Fakat bir de içlikle sekse yakalanmak diye bir şey var ki onlardana biri de benim.
ocak ayında sürpriz bir sevişme yaşadıydım. hiç beklemiyodum benlen sevişeceğini. millet "belki sevişiriz donu" giyer. Ben de "kesin sevişmeyiz içliği" giyip çıktım. hem de dede içliklerinden, böyle beyaz beyaz. o sene de bir zemheri vardı var ya abaaav, belime kuşak bile bağlarım, öyle bir aydı o. neyse işte, işler beklediğim gibi olmadı, karı evine çağırdı beni. benim aklıma direkt içliğim geldi. dedim hasssiktiiiiğr yarrağı yedik amk. sonra amaaaaaan ne sikimse deyip koyuldum yola. bu sürpriz seks gecesinde pantolonu çıkardım. sonra içliği çıkardım. Hatun kişi gülmeye başladı tabii. ben de gülmeye başladım. "ne var lan bu zemheride götümüz mü donsun?" dedim. cidden çok soğuktu ya, ocak ayında sevişilir mi be? ha gene seviştik mi seviştik. ama insan sevişirken kahkaha atar mı, ayıptır. konsantresi bozuluyor insanın. o içlik de çıkmıyor öyle zamanlarda. yarım saatte soyunuyor insan. çorabın içine sokmuşsun falan, görüntü bildiğin şaban, soyunması moyunması zahmetli iş. bi de düşünsene karının seni soyduğunu. romantik bir eylem diye çıktığı yolculukta kan ter içinde kalıyor beni soyacam derken. yazık yani.
Anlamadığım amaçtır. Lan nerde bi atatürk heykeli görsem altındaki atın taşşakları gözümü alıyor.
ben bu atatürk heykellerinde ilk olarak atın taşşaklarına bakmadan duramıyom. gözüm illa bi kayıyo ve "abooov neuzubillah düşman götüne bu neymiş laaa" iç sesiyle bütün konsantrem bozuluyo. içimdeki sanatçıyı öldürdünüz lan heykeltıraşlar. geçen ne alakaysa roma heykellerinin ayaklarına bakıyodum. ikinci parmağı baş parmağından uzun oluyo bu sandaletli broların genelde. sonra seke seke en sonunda bi atatürk heykeline geldim. atın üstündeydi paşa. atta gene her zamanki gibi bi yer dikkatimi çekti. bi baktım bunun da kocaman taşşakları var. daha da meraklanıp bissürü at heykeline baktım. aman yarabbi hepsinde devyarasa taşşaklar var. bu heykeltıraşlarda bi ibnelik var bence. bu atların tenasül uzvunu niye bu kadar ayrıntılı yapıyolar vallaha anlamıyorum. adam anatomi çalışmış, kas detayı vermiş, damar işlemiş, mermeri yontmuşşşşşşşş ve bütün detaylarıyla taşşşak yapmış amına koyim ya. taşşak da yapmayıver kardeşim. olmayıversin yani. kimse sana "hani bunun taşşakları nerde, bilyeleri topacı??" diye sormaz yav. kimse sana "at tamam da taşşaklara biraz karakter katalım" demezzzzz... demez yav! vallahi de demez billahi de demez. ya "burası da daşşak işte, biliyosunuz" şeklinde şöyle göstermelik bi şey çiz geç la, bu kadar ayrıntılı taşşak yapımı niye yani, önemli olan at ve üstündeki, bu ne azim be kardeşim. yap atını, koy üstüne atatürk'ü bitti gitti la, ayı gibi billur yapmış oraya üşenmeden ya. hayır bu at heykellerinde bunu hep yapıyolar. bi insanın atatürk heykelinde ilk gözünü alan yer at taşşağı olur mu ya? oluyo. vallahi oluyo yani. oraya bakmıyosa insanlar beni uç uca ekleme yöntemiyle siksinler yani. bakıyonuz lan şerefsizler itiraf edin. o kadar büyük ve detaylı ki her şeyi unutup "aboo düşman götüne" şeklinde taşaklara bakıyoruz, evet. taşşaklar parlıyo "bahele bana bi bah yeeenim" diyo taşşaklar. burdan heykeltıraşlara bi şey sormak istiyorum: siz hiç ataş böcüğü gördünüz mü? peki siz hiç antilop taşşağı gördünüz mü? ben de size antilop taşşağı göstersem hoşunuza gider mi he gider mi?:( yoksa bizimlen taşşşşak mı geçiyonuz siz la? o değil de ne kadar çok taşşak dedim ya. sol taşşağım ağrıyor anne... ühü.
acı bir gerçek. herkesi kendin gibi sanıyorsundur. insanların dinlediğin şarkıya senin kadar duygulandığını, okuduğun kitaptan senin kadar etkileneceğini, baktığın ormana, dağa senin duygularınla baktığını sanarsın ama gerçek aslında öyle değildir. bir eşya bulsan sahibini ararsın, birisine yardım etmek, merhamet vb. duygular hâlâ içindedir ama herhangi bir eşyanı beş dakika başıboş bıraktığında ve çalındığında o yanındaki kalabalığın hiç de öyle olmadığı gerçeği yüzüne tokat gibi çarpar. yardım etmek istediğin insan bile seni ilk gördüğünde aklından "ben bunu nasıl sikerim?" diye geçirmektedir.
dışarıdayken kimse böyle söylemez ama böyle düşünürler. ve bunu en çok sosyal medyadaki insanların yorumlarından fark edersin. bildiğin kötüdür insanlar. ne acı.
"can sıkıntısının ne olduğunu tuvalette sıçarken deterjan ambalajı yazılarını ezberleyen adam bilir.
idamın adalet mi cinayet mi olduğunu münevver karabulut'un annesi bilir, televizyonda apo'yu, askerde kaybettiği oğlundan daha çok gören anne bilir.
çaresizliği, kıskançlığı, yolda babasıyla el ele yürüyen bir çocuk görünce yumruklarını sıkan başka bir çocuk bilir.
yalnızlığın ne olduğunu tuvalete girip sıçarken kapıyı kapatmayan bilir.
"aman siktir et bi daha nerden görcekler beni" hissini, otobüsün sıkışmış camını açmak için uğraşıp açamayan, dolmuşta "müsait bi yerde" derken sesi bi an tiz çıkan genç bilir.
örtbas etmenin ne olduğunu tuvalette işerken kazara pantolonuna bikaç damla çiş sıçratan, sonra üstüne su sıçramış sansınlar diye lavaboda bilerek üstünü ıslatan çocuk bilir.
gençliğin kıymetini bir zamanlar sahnede gitar kırıp civciv ezerken, yaşlanınca işi sempatikliğe vurup justin bieber'li kaşmir halı reklamında oynayan ozzy osbourne bilir.
rezilliği aynaya baktığında tüm gün burnunun üzerindeki sümükle dolaşmış olduğunu farkeden bilir.
değersizliği yazdığı hayvani uzunluktaki mesaja ":)" cevabını alan bilir.
hak yememeyi ve mahcubiyeti, eve çağırdığı arkadaşıyla oynarken annesi önlerine yemek koyduğunda "bana daha fazla koymamıştır inşallah" diye düşünüp çaktırmadan tabakları kontrol eden ev sahibi çocuk bilir.
bakıyorum etrafa, o kadar her şey hakkında bir fikri olan, o kadar her şeyin en doğrusunu bilen denyo var ki, vay amına koyayım diyorum, neler yaşadınız lan siz böyle? oturduğun yerden idealist idealist atıp tutmak kolaydır ekşici, siktir git önce kapıyı kapatmadan sıç, mutlu bi aile görünce yumruğunu sık, burnunda sümükle dolaş, gel ondan sonra ahkâm kes, ondan sonra olmamış de. hayata jüri üyesi olarak mı doğdunuz ne çeşit götverenlersiniz anlamadım ki ben sizi."
Not: bazı insanların annesi orospu olmaz ama kendiai orospu çocupu olur. Bu bir karakter tanımıdır.
bazen "iyi akşamlar" derler. "ben bunu eve götüreyim ya lazım olur" diye alır bikaçını eve götürürsün o "iyi akşamlar"ın. ama bi türlü iyi olmaz o soktumunun akşamları.
bazen kapkaranlık akşamlar için yıldız biriktirirsin. ama bi türlü fırlatıp göğe asamazsın koduğumun yıldızlarını. ışığı içini aydınlatmaz. öyle karanlıkta mal gibi oturup duvarı seyredersin.
bazen okul önlerinden geçerken falan "çok sessiz kaldı bu aralar ev ya biraz çocuk sesi alayım bari" diye çocuk seslerinden, okul zillerinden filan toplarsın. eve gidersin, çıkarırsın ama bozulmaz o kaygı verici sessizlik.
bazen o kadar uzun süre konuşmazsın ki babanla bile. bi gece vakti mutfaktasındır. bi şey isteyecek olursun. örneğin "ya baba yarın faturanın son günü de onu yatırsak?" diyeceksindir yarın, utanmadan bu yaşta para isteyeceksindir, hani hep de unutursun ya, gece kapı sesini duyarsın, babandır. "dur aklıma gelmişken şunu söyleyeyim ya" dersin. gayri ihtiyari gece yarısı uzun zamandır babana seslenmediğini fark ederek "baba!" dersin, ayıp olmasın diye hem de gecenin bi yarısı tuvalete kalktığını göre göre, naptığı çok belliyken, lafa önce "napıyosun?" diye girdiğini fark edince "napıyorum ben ya baban lan o senin" diye içinden geçirirsin. sanki telefonda uzun süredir konuşmadığın bir arkadaşınla konuşuyorsun. sanki az samimi olduğun birinden sigara istiyorsun...
o an çok garipsersin, babanla bile bu kadar yabancılaşmış olmayı.
esprilerine artık mimik bile kımıldatamadığın bi zaman olur bazen. babanın düşen yüzünü, "olum ayıp olmasın diye gülseydin bari" diyen bakışını görürsün, anlarsın ama işte elinden de bi şey gelmez bazen.
bazen o kadar yorgunsundur ki kelimeler ağzından güçsüz bir istekanın değdiği top kadar yavaş, hareketsiz çıkar. anlaşılmaz kelimelerin. şaşırırsın kendine. normalde eğlenceli bir sunum yapacak kadar öz güvenin ve iyi bir diksiyonun varken "he? efendim?" en çok duyduğun soru olmuştur artık anlaşılmaz cümlelerine. en sonunda dayanamayıp "çok soru soruyosun anne!" dersin annene bile.
ya da dudaklarının kımıldamadığı bi hı hı döngüsüne girersin cevaplarınla. hı hı döngüsü evet, bilirsin onu, yaşadıysan eğer.
- dünkü elbiselerini mi giycen yine?
- hı hı.
- siyah tişört?
- hı hı.
- krem renkli gömlek?
- hı hı.
- pantolon?
- hı hı.
- her seye hıhı hıhı diyosun.
- hı hı.
- çok yorgun görünüyosun.
- hı hı.
annen elinde bir gazeteyle gelir. ogluş der tırnak makasını göstererek, "hadi tırnaklarını kes artık".
baban, tırnaklarının bu kadar uzun olmasının tek bir izahı yok, der. susarsın.
annen başında dikilir kesiyor musun diye. zorla kesersin konserve açacağı kıvamına gelmiş tırnaklarını.
o kadar mecalsizsindir ki tırnak keserken bile "getir ben keseyim istersen" der annen.
peçeteni hazırlar, çakmağını, kitabını... peşinden dolaşır. bir bebek gibisindir adeta. kalbin ağzında atar. ittire kaktıra yaşarsın.
neye mecalin kalmıştır ki konuşmaya olsun. neye mecalin kalmıştır ki tırnak kesmeye olsun.
bazen yaz vakti bi işe girersin, bi kahveciye. adamın biri bi laf söyler, ağrına gider. bu yaşta olduğun hale gider tenhada ağlar, gecesine de gider hiçbi şey olmamış gibi girersin eve.
bazen yolda giderken gözyaşlarını tutamadığını fark edersin de bi bahanesi olsun diye mezarlığa girersin. tanımadığın bi mezarın başında rahat rahat ağlayıp seni öyle görünce "allah rahmet eylesin, başın sağ olsun" falan diyenlere çaktırmayıp "sağ olun" dersin.
bazen o kadar yorulursun ki tuvaletin kapısını kapatmaya üşenir, kapısı açık sıçarsın.
kıyafetini seçemezsin, "hı hı" dediğin birini ya da eline attığında denk geleni çeker çıkarır, beş dakikada giyinir öyle çıkarsın.
bazen o kadar yorulursun ki "hocam ben hastayım gelemeyeceğim" diye yalan söylersin. eğilip ayakkabı bağcıklarını bile bağlamaya üşenirsin.
bazen o kadar uzun süre çıkmazsın ki evden. bi çıkarsın "oha yolu yapmışlar amınakoyim" dersin. "bu ev var mıydı lan" dersin.
bazen sigaranın külünü küllüğe atacağına içecek dolu bardağa atıp hay kafanı sikeyim dersin.
bazen baban durduk yere "of"lar. senin için üzüldüğünü bilirsin. bi şey diyemezsin.
eline bir peçete selpak tutuşturur dışarıya çıkarken annen.
şunu da koy cebine nolur nolmaz, der.
peşinden dolaşır.
bunalırsın.
oraya atma annem, bak buraya at der annen bazen, anne beni bi rahat bırak, dersin.
bazen hiçbi şeyin değişmediğini görürsün. aslında hep bildiğin 17 yaşında kolbastı yapan bir ergen gibi titreyerek saçma sapan hareketler yapan birisi olduğunu düşünürsün. 17 yaşında ergenlik dedikleri şey aslında 27'nden sonra orta yaş bunalımı olmuştur. yeni bir isim bulmuşlardır o haline. değişen tek şey sikik bir isimdir bazen.
bazen "aldın her şeyini değil mi" diye sorar annen. "anne sorma" dersin. gider masalara bakar güvenemediğinden. çıkışta evdesin değil mi der. planın yoktur ki. üç saat sonrasını bile düşünemezsin. emin değilsindir, kafa sallarsın, hı hı dersin, akşam olur gitmezsin.
bir keresinde bir bakkala girdim. adamlar beni ciddi ciddi geri zekâlı olduğuma ikna ettiler. bakkaldakilerle o kadar çok konuştuk ki... nereden girdiysek din, siyaset konuşmadığımız konu kalmadı. yalnız benim entelektüel birikimim cidden acınacak seviyedeydi. hayatımda gördüğüm en entelektüel bakkal burası olabilirdi gerçekten, bunu hiç beklemiyordum. aşırı ikna edici konuşuyordu hepsi. âdeta bir hukuk profesörü gibi diplomatik bir dille konuşuyorlardı. bir ara herifçioğlu o kadar karışık konuştu ki bi bok anlamadım. ben anlamadıkça beni ezdi de ezdi. "beyefendi anlatamıyorum galiba, şekillerle anlatayım isterseniz." falan dedi. adamın gözlerindeki sarsılmaz öz güveninden o kadar korktum ki bir an ben de geri zekâlı olduğuma inandım ve onun onayını almak için saçmaladım da saçmaladım. karşısında ıslak bir kedi gibi titredim. neredeyse bakkalda köşeye çömelip başımı iki elimin arasına alıp "ben geri zekâlı değilim:(( ben geri zekâlı değilim:((" diye tekrar edecektim. o an artık tek amacım muhtaç olduğum saygıyı kazanmak ve bir geri zekâlı olmadığımı ispat etmekti. aklıma ne gelirse söylüyordum. bildiğim her şeyi cümle içinde kullanmaya çalışıyordum. yusuf kaplan gibi gerekli gereksiz her cümlede ontolojik, epistemolojik, batı, avrupa, islam, medeniyet, tasavvur, seküler, pagan, hristiyanlık, laik, greko, latin, doğu, kapitalizm, zihin, post modernizm, protestanlık, sömürge gibi kelimeleri kullanıyordum. adam bu alakasız cümlelerimden sonra ümitsizce derin bir nefes aldı ve sesli biçimde verdi.
bir ara kendimi hunharca kıvanç överken buldum. konuyu ne ara buraya getirmiştim akıl alır gibi değildi ama "hunharca kıvanç övmek isteği" diye bi şey var arkadaşlar. "ama kıvanç kendini çok iyi yetiştirdi. helal olsun." falan dedim. herkes bi kafasını salladı, böyle "evet evet" falan dedi, onayladı.
oh be saçma da olsa bi konuda onaylanmıştım. sonuçta bu da bi şeydi. kıvanç övmek evrensel bir şey arkadaşlar, sıkıştığınız zaman yapın bunu, yüzde yüz çalışıyor.
bu aralar kafamı kurcalayan konudur. aslında bunun sebebinden emin değilim. büyüdükçe mi böyle oldu yoksa eskiden mi insanlar daha sıcakkanlıydı, bilemiyorum. yani biz büyüdüğümüz için mi çocukluğumuz bize daha güzel geliyor, yoksa sahiden o günler güzel olduğu için mi güzel günlerdi, bundan pek emin değilim. ama konuya bir şekilde girmem gerektiği için de başlığı böyle açmaya karar verdim ve şimdilik bunun "bize öyle gelen bir şey" olduğunu varsayıyorum.
çocukken arkadaş edinmek ne kadar basitti, size de öyle geliyor mu? buna itiraz eden olur mu bilmiyorum ama bir düşünün. yeni taşındığımız şehirde henüz kamyondaki eşyalar evimize yerleştirilirken evimizden çıkıp gözümüze kestirdiğimiz caddeden sağa-sola dönüp daha küçük bir caddeye saptığımızda şu an hiçbirimizde olmayan bir cesaretle seslerin geldiği, kalabalığın olduğu yere gidip birileriyle bi şekilde tanışmayı beceriyorduk. elimizde bir topla ilk sorumuz "oynayalım mı?" oluyordu.
- olum sen kimsin? niye oynuyoruz? annen baban kim, ne iş yapıyor? hobilerin neler, kitap okur musun?
hiçbiri sikimizde değildi. arkadaşlar bir şey soracağım, bu şu an bir tek bana mı "korkutucu" geliyor yahu? yani, hakikaten ne büyük cesaret öyle değil mi? bir kere "etrafta kimsenin olmaması" ihtimali yoktu. o sokakların birinde mutlaka eskiden oturduğumuz yerdeki seslere benzer sesler olurdu. ve biz tuhaf bir içgüdüyle seslerin olduğu yeri bulurduk. çocukların, gençlerin toplandığı aralığa gıcır gıcır topumuzla gidip "dokuz aylık oynayalım mı?" diye sormak yeterli oluyordu. isim, annesinin babasının ismi-mesleği, aslen nereli oldukları vesairenin pek önemi yoktu. hatta şu an bi düşündüm de çocukluk arkadaşlarımın bir tanesinin bile aslen nereli olduklarını hatırlayamıyorum. hakkaten ya, sen o kadar sene aynı topu tepüklediğin "kan kardeşinin" nereli olduğunu hiç mi merak etmedin lan? galiba bu bilgiler biraz daha büyüdükten sonra sadece sikindirikleşen muhabbetlerimiz için gerekli olan bilgiler.
tamam, belki büyüdüğümüz için artık eskisi gibi değil bazı şeyler. mesela kalkıp hiçbirimiz arabanın altına kaçan topu almak için altına girmeyiz. sonuçta çocuk muyuz amınakoyim? size kalkıp "eskiden çok güzeldi varoooov hadi hepimiz eski günlerdeki gibi arabaların altından top alalım!" diyecek halim yok.
benim dikkat çekmek istediğim nokta şurası:
beyler, son zamanlarda merdivenlerden çıkıp beton banklardan birine oturup etrafı seyreden yalnız insanların sayısı arttı mı, yoksa bana mı öyle geliyor? ingiltere'de, japonya'da "yalnızlık bakanlığı" diye bi şey çıktı bu sene, duymuş muydunuz?
şu yazıyı üşenmeden bir okuyun mutlaka. yav olum bi üşenme oku amınakoyim, önemli bi konu.
daha önceden de bahsettiğim bir habere göre, aylardır kendileriyle hiç kimsenin konuşmadığı seksen yaşlarında bir italyan çift, sonunda bir akşam yalnızlıktan bunalıp hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. yaşlı çiftin sesini duyanlar, şiddete maruz kaldıklarını düşünerek polisi arıyorlar. gelen polislere "çok yalnızız, bizimle aylardır hiç kimse konuşmadı" deyip hallerinden şikayette bulunuyorlar. polis onların evine gelip spagetti pişiriyor, beraber yiyorlar. fotoğrafı
yani benim asıl sorum şu:
arkadaşlar, kafayı mı yedik? niye birbirimizle konuşmuyoruz? niye birbirimizi yalnız bırakıyoruz? eskiden hiç zorlanmadan yaptığımız sıradan şeyler bugün niye "delice, ürkütücü" geliyor?
evet, bazı insanların ayakkabısı kafasına göre 400 yıl önden gidiyor. bakıyorsun adamın ayakkabısına deery, nike, lumberjack, skechers, camper, di trolli rugan ayakkabı vs ne haltsa, son model gıcır bir ayakkabı. sonra bir de konuştuklarına bakıyorsun, kafa kalmış 400 yıl geride. amk adamın ayakkabısıyla kafası arasında 300 meridyen var. iki meridyen arası 703.280 dakika zaman farkı olsa 300'le çarpınca 210.384.000 dakika zaman farkından herifin ensesinde yerel saat 17. yüzyılda 04.00 falan oluyor. herifin ensesinde 2. osman döneminde hotin savaşı yapılıyor anasını satiyim.
not: elindeki telefonla olan yerel saat farkına değinmiyorum bile.
o zamanlar antalya'da oturuyorduk. lise yıllarında okuldan eve yürüyerek gidiyordum. yol yarım saat kadar sürüyordu. okul çıkışında her gün iki adet cips, iki adet de piknik bisküvi alıyordum. kız kardeşim aldemir atilla konuk anadolu lisesi'nde okuyordu. bu gereksiz bilgiyi de niye verdiysem? neyse. her gün okullarının önünden geçiyordum. bir gün kız kardeşim bana "abi, arkadaşlarım seni görüyorlarmış." dedi. "beni nerden tanıyorlar ki?" diye sordum. "yüzümüz çok benziyormuş." dedi. "oha olm o kadar benziyor muyuz biz, karıştırmış olmasınlar?" dedim. " hep cips yiyormuşsun." dedi. bu son bilgiyle ben olduğuma kesinlikle ikna oldum. meğer her gün cips yerken beni izleyen birileri varmış.
o dakika kafamdan aşağı kaynar sular döküldü, vücudumu ter bastı. "hassiktiiir!" iç sesiyle flashback yaşadım. apartmanda çırılçıplak mahsur kaldığım şu günküne benzer bir şoktu bu.
zira kardeşimin okulunun önünden geçerken beni izleyen kalabalığa sunduğum o harikulade sahne muhtemelen şöyle bir şeydi:
piknik bisküviler çoktan bitmiş, ikinci paket cipsin de sonlarındayım. kafaya paketi dikiyorum, bir iki defa aşağı yukarı sallayıp oval yaptığım ağzıma son parçaları yuvarlayıp şuork şuork yedikten sonra "bitti mi la?" diye paketin içine dürbüne bakar gibi son bi bakış atıp ulaşamadığım son kırıntıları da paketten çıkan şrar şroror sesleri eşliğinde parmağımla emcüklüyorum. üstüne bi de şiyup şiyup diye hunharca parmaklarımı yalıyorum.
durun lan çizerek anlatıcam: görsel
allah'ım resmen mutluluk tablosu. gerçi kendimi çük gibi çizmişim ama neyse kalsın böyle. ver kenarına ahşap çerçeveyi, as duvara. bir zamanlar acayip seviyormuşum lan yaşamayı ahahahah. bunu yaparken de dünya umurumda değilmiş herhalde ki uzun süre beni o okulda izleyip izleyip kopanların olduğunu fark etmemişim. pü rezillik aq.
anlayacağınız biri beni bu şekilde kameraya alsa bugün bana çok rahat şantaj yapabilir ve ben bu görüntüler yayılmasın diye cebimdeki son parayı verebilirim.
ama ertesi gün ne mi yaptım? yine hunharca cips yedim nihohohah. kardeşimin okulunda adımın "çıldırırcasına cips yiyen çocuk." olarak çıkması an meselesiydi artık. eve geldiğimde "ya abi ya allah aşkına cips yeme artık!" diye feryat etti kardeşim. "sana ne lan!" derken bim'den yeni aldığım patito cips paketini açıyordum, bi parça alıp ağzıma atıyordum.
o değil de yerken bu kadar ses çıkaran başka bi yiyecek yoktur herhalde.
Benim. anlatayım.
her şey istanbul'a meydan okuduğum o gün başladı.
(buraya derin bir flashback yaparken çıkarılan "hıhm! hey gidi!" sesi ve uzaklara dalma gülüşü gelecek)
...
bir gün işten çıktım.
gene bir şeylere söve söve servise atladım. serviste iki şeyin hayalini kurdum.
1-) eve gider gitmez hayvan gibi geğirecem. hayvan geğirir mi? geğirir. hatta öküzlerin geğirmesi doğayı rafineriler kadar kirletiyormuş. (öyleymiş, mehmet barlas'ın yalancısıyım.12) ayrıca türk gastroenteroloji derneği başkanı da "geğirmeler en çok iyi kalpli insanlarda görülür" diyor. kaynak
hem geğirmeyeyim de ödüm mü kopsun! (vallaha lan ödü kopuyormuş insanın.)
geğirecem. minibüste birkaç küçük attım, bunlar ufak iyilikler. asıl bombayı eve gidince patlatacam. hedefim: https://youtu.be/uCDeYTtk_WA
2-) şöyle sımsıcak suda güzel bi duş alacam. her tarafım kaşınıyor.
eve girdim.
"brrrööğk!" diye evi bi inlettim. iğrencim. bazen kendimden tiksiniyorum. irkildim. elimi burnuma götürdüm. çıkan nesneyi rastgele salladım. bunu yaparken baya bir vakit kaybettim. böyle iğrençliklerim vardır, mesela her sabah kardeşimi ayağımı burnuna dayayarak uyandırırım(kardeşim ayaklardan nefret eder, ama bunun sebebi üzerinde pek durmadım). "bu sümükler nereye gidiyor acaba ya" diye düşünürken her gün attığım sümükleri aramaya başladım. bu beyhude çabadan da vazgeçip üzerimdekileri "ıhm-fff-pfff" nidalarıyla çıkarmaya başladım... bir hayvan olmadığıma bir kez daha üzüldüm. bu tür rutinleri hiç sevmem. elimde olsa hayvanat bahçesini andıran bir evde çıplak yaşardım. hatta elimde olsa dedemin sikini kopartırdım. hayvanları severim. sevmenin ötesinde onlara özenirim. ama sivrisi(k)en hariç. günlük işler sıkıcı, gereksiz uzun. zaman kaybı. mesela alışveriş de öyle. üzerimdekileri olabildiğince hızlı çıkarmaya çabaladım. acayip de bi kaşıntı tuttu. kaşıntıma sövdüm. pantolonu gömleği falan ıkına ıkına çıkardıktan sonra çığlık ata ata banyoya yardırdım. (ara sıra böyle çığlıklar atarım. aslında küçüklükten kalma bir alışkanlık: babam kartal arabamızda yolda giderken "hadi bağıralım" derdi, sonra da ben ince sesimle babam kalın sesiyle "aaaaaaaa" diye bağırırdık.)
banyoya geçtim. suyu açtım. sıcak tarafa getirdim. su, bırak sıcak akmayı, ılımıyordu bile. buz gibiydi.
"hay allah, vanayı açmayı unuttuk!"
bazen acayip salaklaşırım. aşırı salak kararlar verdiğim eylemler, genelde kendimi en akıllı hissettiğim zamanlara rastlar. sizi temin ederim olanlar en fazla iki saniye içerisinde gerçekleşti. tamamen otomatik. refleks olarak. yemin ederim bak. dedim ya rutinler beni sıkıyor. hani bi de akıllıyım ya, "ulan" dedim "kim giyinecek iki saat şimdi, vana kapının hemen dibinde zaten". kapıyı araladım. sağa sola bakındım. yalnızca 2 saniyede vanayı açıp dikize bakmadan gaza basacaktım. harika plan. lakin söz konusu ben olunca kurduğum bu harika plana ufak süprizler eklemeyi de ihmal etmeyecektim tabi ki. örneğin işe gidiyorken yaptığım gibi tamamen refleks olarak kapıyı "çaaat" diye kendi yüzüme kapatmak gibi. (buraya şöyle küfürler gelecek)
işte "hayata dair gülümseten bir detay" yavaş yavaş "hay kaynanamı eşşekler siksin dedirten detaylar"a doğru evriliyordu sayemde. üşengeçlik kümesiyle gerizekalılık kümesinin kesişiminin bir elemanı vardı o saatten sonra: ben.
anlayamazsınız. o "çıkırt" sesi, motorun yaptığı dalga, köpürtmesi hüü :'(
resmen sağanak yağmura şemsiyesiz yakalanmıştım ve görünen o ki ortada bir şemsiyeci de yoktu.
kamillikler listeme bakıyorum:
...32654538758534536909327805-) spor salonunda muhabbet açmak için bir kıza "hayırlı sporlar" demek... kızın kahkaha atması... karşı caminin imamı olmadığıma inandıramamak... (allah belamı versin)
...32654538758534536909327806-) apartmanda çırılçıplak kalmak. (verdi)
şu dakika karar verdim: ben bir çengelköy hıyarıyım. evet, öyleyim. ve şu an bunu kesinlikle ispat edebilirim.
koşuyorum, anlamsızca koşuyorum. ve işin ilginç tarafı hiçbir yere gitmiyorum. telaş içinde ileri geri yapıyorum. pıtı pıtı pıtı sürekli bir ayak sesi var. fındık yiyen sincap gibiyim. ya bunu şöyle anlatayım size: kabeye girmeye çalışırken çırılçıplak kalan adamın çaresizliğini düşünün. heh işte öyleyim. bi aşağı bakıyorum, bi yukarı bakıyorum. n'aptığım belli değil. tek çare var: kimsecikler gelmeden bodrum katına inip akşama kadar annemi eve dönmesini beklemek. merdivenlerden inmeye başladım. iniyorum ama nasıl! her an biri "sapıııık" diye bağıracak diye ödüm kopuyor. açıklayamazsın ki ne diyeceksin? hani dolmuşlar giderken dolmuş tam durmaz da artık bunun duracağı yok deyip mecbur kendini aşağı atarsın ya. ben de "ya allah!" deyip artık üçer beşer atlıyorum merdivenleri. bırak birisinin karşıma çıkma ihtimalini, beşinci kata çıkacak olan birisinin ayak seslerini duysam ta zemin kattan(kedi sesi dahil) o dakika indiğim gibi yukarı ok gibi fırlarım. öyle bir göt korkusu. hadi yukarı fişek hızıyla basamakları altışar altışar dal taşak çıkmaya başladım diyelim, tam o sırada yukarıdan bir kapı sesi gelirse büyük sıçtık. "allaaah'ım, i did my best" diyerek secdeye kapanacaktık artık mecbur napacan? bari secdede öleyim, şehit sevabı alırız.
neyse, kazasız belasız bodruma inebildim. karanlık. her ne kadar düşük bir ihtimal de olsa buraya gelinmesi ihtimali de beni içten içe ürkütüyordu aslında ama buraya pek girmek istemiyorum. beklemeye başladım. kulağım sürekli kapıdan girip çıkanlarda. gizliden dikizliyorum. annemse seslenecem. bekle allah bekle. bekle allah bekle. hay böyle günün. o gün o bodrum'da tövbe ettim ben. hayvanlara özenmeyeceğime, insan olacağıma yemin ettim. işte o günden beri insan olmaya karar verdim. kibar, nazik bir insan. hayır, allah korusun annem yerine başka birine seslensem kadın felç geçirir.
annem geldi. kısık sesle ve heyecanla zemin kata doğru elimi megafon yaparak "annee! annee!" diye seslendim. duyuyor ama bakmıyordu. tabi, sonuçta niye birisi bodrumdan anne diye seslensin dimi?
"anne! benim ben! bodrumdayım, bak!"
geldi. şok geçirdi.
"paltonu çıkar" dedim. öyle bakıyo kadın.
istemsizce çıkardı. aldım. giyindim. çaresizce annemin koluna girdim. merdivenleri ağlaya ağlaya çıktım. eve girerken vanayı açmayı ihmal etmedim.
o günden sonra acizliğimi kabullenip istanbul'a beraberlik teklif ettim.
ben bu tırnak makasına üzülüyorum ya. böyle bi kucaklayasım, şefkat gösteresim falan geliyor. kesemiyor abi sonuçta. şu dünyadaki tek mahareti tırnak kesmek ve artık onu da yapamıyor. böyle "bir daha koşamazsın" dedikleri millî atlet gibi geliyor bana. adam zaten yıkılmış bi de şimdi çıkıp oradan ben... tam ölçülü bi küfür edeyim diyorum, sonra böyle bi hüzünlenip bütün samimiyetimle "her şey için çok çok teşekkürler tırnak makası" deyip öteki tırnak makasını alıyorum. diğer tırnak makasının hunharca tırnaklarımı kestiğini görüp üzülmesin diye de bizi görmeyeceği bir yere koyuyorum. yapı olarak çok hassas, aşırı duygusal bi insan olduğumdan ötürü her şeye karşı önleyemediğim bi hassasiyet besliyorum. öyle ki şereflikoçhisar'da bir kelebek ölse benim burada kalbime bir ateş düser.
kesemiyor o ne yapsın, biraz empati kurun. benim için önemli lan şerefsizler.
Bizden farklı düşünenleri şeytanlaştırma sebebidir.
Kemal sayar merhamet isimli kitabında şöyle söylüyor:
"algımız gerçeğin olduğu gibi kopyası değildir. beynimiz duyu organlarından gelen uyarıyı işler. algılar birer portre gibidir. fotoğraf değildir. çizilen şeyin gerçekliği kadar, çizen ressamın niteliğinden de etkilenir. iki kişi aynı nesneye bakar, ama farklı şeyler görür.
örneğin, çocuklar nesneyi algılayış biçimlerinin onun gerçek özelliği olduğunu sanırlar. herkes o nesneyi onların gördüğü gibi görmelidir. dünyadaki şey ile zihindeki şeyin aynı olduğunu düşünürler. tabiî olgunlaştıkça, algının aslında tümüyle bakış açısına ilişkin bir durum olduğunu anlarlar. dünyayı kendi gördükleri biçimde görmeyen, kendilerinden farklı düşünen insanları hainlikle, sapkınlıkla suçlayan kişiler; düşünce olgunluğu bakımından çocukluk evresinde takılıp kalmış olsalar gerektir.
bir şeyle ilgili öznel deneyimimizi öncelikle otomatik olarak gerçekliğin doğru bir temsili olarak kabul ediyoruz. beynimiz dış gerçekliğin kendi yapabileceği en iyi yorumunu sunar bize. ve bu yorumlar sıklıkla o kadar iyidir, dünyanın gerçekte olduğu biçime o kadar benzemektedir ki, gördüğümüzün gerçek değil, bir yorum olduğunu fark etmeyiz."
a. bu durum öz güvenimi zedeledi.
b. say ki eskaza o dediğini yaptın, ne olacak, seni kaale mi alacaklar?
c. afedersiniz ama o, kıskanabileceği kadınların varlığını göğüsleyemeyecek kadar naif biri değildi.
d. deprem köyü alt üst etti, an itibariyle köyde ev kalmadı.
e. şişli'de dövizci kuryesinden tam 50 bin dolar gasp ettiler!
cevabınız nedir? a şıkkı mı?
bu soruya nedense genellikle a şıkkı cevabı veriliyor. fakat aslında doğru yazılmış olan tek şık a şıkkıydı. çünkü soruyu yanlış sordum. aslında soru "hangisinde yazım yanlışı yoktur?" şeklinde sorulmalıydı. b, c, d, e şıklarında eskaza, kaale, afedersiniz, alt üst, itibariyle, gasp ettiler kelimeleri yanlış yazılmıştır. a şıkkında hiçbir yazım yanlışı yoktur.
es kaza: yanlış
ezkaza: doğru (farsça ez + arapça kaza) ez, farsçada -den -dan anlamına gelir. örneğin ez+firak, ayrılık+tan anlamına gelir.
sine hâhem şerha şerha ez firak
tâ be-gûyem şerh-i derd-i iştiyak beytinde geçtiği gibi.
kaale almamak: yanlış
kale almamak: doğru
afedersiniz: yanlış
affedersiniz: doğru
alt üst, alt üst etmek: yanlış
altüst, altüst etmek: doğru
itibariyle: yanlış
itibarıyla: doğru
gasp etti: yanlış
gasbetti: doğru
özgüven: yanlış
öz güven: doğru
gelelim şu meşhur ikileme:
naif: saf, deneyimsiz, acemice yapılan anlamlarına gelir.
nahif: ince, duygulu, hassas; zayıf, cılız, çelimsiz anlamlarına gelir.
yani kullanıldığı cümleye göre doğrudur.
örneğin "bu özbeöz istanbul efendisi, makalelerini, romanlarını kendine özgü naif resimlerle süslerdi." cümlesinde resimlerin acemice yapıldığını söylediği için yazımı doğrudur. nahif resimler deseydi yanlış olurdu.
"elleri çok ince, lades kemiklerinden yapılmış gibi nahif parmaklar..." cümlesinde parmakların zayıf, cılız, çelimsiz olduğunu anlattığı için doğrudur. naif parmaklar deseydi yanlış olurdu.
"nahif bir aşk hikâyesi." derken yine ince, duygulu, hassas anlamında olduğu için doğrudur.
bunlar gibi az bilindiğini düşündüğüm yazım kurallarını aşağıya ekliyorum. ne kadar az bilindiklerini yukarıdaki gibi bir soru hazırlayarak test edebilirsiniz. hatta bu kelimelerden bazılarına ekşi sözlük bile yanlış bkz veriyor. öz güven diye aratırsanız ekşi sözlük'ün özgüven kelimesine bkz verdiğini görürsünüz. oysa tdk öz güven diyor. kaynak: https://sozluk.gov.tr/
parende atmak: yanlış
perende atmak: doğru
egzantrik: yanlış
eksantrik: doğru
eşkiya: yanlış
eşkıya: doğru
lugat: yanlış
lügat: doğru (lügatinde diye yazılır. lügatında ya da lugatında yazımları da yanlıştır.)
darp etmek: yanlış
darbetmek: doğru
zaptetmek: yanlış
zapt etmek: doğru
küfür etmek: yanlış
küfretmek: doğru
sağol: yanlış
sağ ol: doğru
kural: yardımcı eylemle (et- ol- kıl- eyle-) kurulan bileşik eylemlerde, ad ve ad soylu sözcüklerde ses düşmesi veya ses türemesi meydana gelirse, bunlar yardımcı eylemle bitişik yazılır. (fark etmek -> ayrı, zannetmek -> bitişik
teşekkür etmek -> ayrı, şükretmek -> bitişik gibi)
kahvaltı yapmak: yanlış
kahvaltı etmek: doğru
ardarda: yanlış
art arda: doğru
ötenazi: yanlış
ötanazi: doğru
doğalgaz: yanlış
doğal gaz: doğru
başucu kitabı: yanlış
baş ucu kitabı: doğru
başucu, yeryüzünde bir noktada çekülün gösterdiği doğrultunun gökyüzüne doğru olan yönü demektir. (isim, gök bilimi, coğrafya)
baş ucu, atılan bir yerin baş konulan yönü veya yakını anlamına gelen bir isimdir.
türkçe'nin: yanlış
türkçenin: doğru
kural: özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: türklük, türkleşmek, türkçü, türkçülük, türkçe, müslümanlık, hristiyanlık, avrupalı, avrupalılaşmak, aydınlı, konyalı, bursalı, ahmetler, mehmetler, yakup kadriler, türklerin, türklüğün, türkleşmekte, türkçenin, müslümanlıkta, hollandalıdan, hristiyanlıktan, atatürkçülüğün vb.
vehamet: yanlış
vahamet: doğru
adeta: yanlış
âdeta: doğru
halbuki: yanlış
hâlbuki: doğru
tesbih: yanlış
tespih: doğru
iki yüzlü: iki tarafı olan, iki taraflı kullanılan anlamındaysa doğru. riyakâr anlamındaysa yanlış.
ikiyüzlü: riyakâr anlamındaysa doğru. iki tarafı olan anlamındaysa yanlış.
doğru kullanımına örnekler:
iki yüzlü kumaş.
o adamın ikiyüzlü olduğunu gözleriyle gördü.
bire bir: aynı, tıpkı; ölçü, miktar vb. özellikleri eşit olarak; yüz yüze, karşılıklı olarak anlamlarındaysa doğru. etkisi kesin olan; istenildiği gibi, uygun anlamlarındaysa yanlış.
birebir: etkisi kesin olan; istenildiği gibi, uygun anlamlarındaysa doğru. aynı, tıpkı; ölçü, miktar vb. özellikleri eşit olarak; yüz yüze, karşılıklı olarak anlamlarındaysa yanlış.
doğru kullanımına örnekler:
bu çalışmaları seçmenle bire bir görüşerek yaptı.
bu ilaç anksiyete bozukluğuna birebir.
ukde: düğüm, yumru; içe dert olan şey.
uhde: birinin yapmakla yükümlü olduğu iş, görev. sorumluluk.
örneğin uhdesinden gelmek, becermek, başarmak demektir.
"bu işi tek bir kişiye verseniz yine uhdesinden gelir çünkü yapacağı bellidir." - yahya kemal beyatlı
yine uhdesinde olmak; üstünde olmak, sorumluluğu altında olmak demektir. yani ikisi de doğrudur ama anlamları farklıdır.
siyahzeytin: yanlış
siyah zeytin: doğru
yeşil zeytin: yanlış
yeşilzeytin: doğru (
Not: güncel yazımda değişti ama nu kelimelerin ayrımında mantık şuydu:
yeşilzeytin bir zeytin cinsidir. siyah zeytin ise bir zeytin cinsi değil, sadece o zeytinin rengidir. yeşilzeytin derken o zeytinin rengi değil, cinsi bildirilir. Tıpkı mor renkli mavikantaron bitkisi gibi. siyah zeytin derken ise rengi bildirilir. mesela kalamata zeytini, eşek zeytini, tavşan yüreği zeytini gibi zeytin cinsleri de yeşil renklidir. bu zeytinlerin rengini kastederek yeşil zeytin dersek ayrı yazarız. fakat zeytinin rengini değil, cinsini kastediyorsak bitişik yazarız. çünkü yeşil zeytin yazdığımızda hangi zeytin cinsini kastettiğimiz açık değildir. bu ayrımla karışıklığın önüne geçiliyor. işin mantığı özetle budur.
benzer ayrımın olduğu başka kelimeler de var elbette.
örneğin:
yeşilbiber, kırmızıbiber bitişik; sivri biber ayrı yazılıyor. yeşilsoğan bitişik, kuru soğan ayrı yazılıyor. zeytinyağı bitişik, ayçiçeği yağı ayrı yazılıyor
şuna emin olun: kelimelerin ayrı ya da bitişik yazılmasının mutlaka mantıklı bir sebebi vardır.
mesela:
kırmızıçizgi, özellikle çam türü ağaçlarda görülen, uygunsuz koşullarda kurutulan ağacın çatlayan göze zarından giren mantarların yaptığı bir hastalık türüdür.
kırmızı çizgi ise
1. isim: pasaport kontrolü sırasında geçilmesi yasak olan bölgeyi belirleyen çizgidir.
2. isim, mecaz: belli bir konuda taraflar arasında kabul edilebilir son nokta anlamına gelir.
bu yüzden kuru soğan, yeşilsoğan; ayçiçeği yağı, ceviz yağı, zeytinyağı gibi yazım farklılıkları saçma değildir aslında, sadece biz sebebini bilmiyoruzdur.
kuruyemiş: yanlış
kuru yemiş: doğru
kuruincir: yanlış
kuru incir: doğru
gözleri felfecir/ferfecir okumak: yanlış
gözleri velfecri okumak: doğru
boşver: yanlış
boş ver: doğru
başı boş: yanlış
başıboş: doğru
şikayet: yanlış
şikâyet: doğru
imlâ: yanlış
imla: doğru ("edit: imlâ" yazanlara bir edit daha yaptırabilirsiniz.:))
tâbi olmak: yanlış
tabi olmak: doğru
tabi ki: yanlış
tabiki: o ney lan amına koduğum?
tabii ki: doğru
tâbi: yanlış
tabi: doğru
müstehak: yanlış
müstahak: doğru
gerizekalı: yanlış
geri zekâlı: doğru
hintli: yanlış
hint: doğru (hintli demek türklü, ingilizli demek gibi bir şey.)
dükkan: yanlış
dükkân: doğru
hâkim: duygu, davranış vb.ni iradesiyle denetleyebilen; yüksekten bir yeri bütün olarak gören; yargıç anlamlarındaysa doğru. bilge, her şeyi bilen (tanrı) anlamlarındaysa yanlış.
hakim: bilge, her şeyi bilen (tanrı) anlamlarındaysa doğru. baskın, egemen; duygu, davranış vb.ni iradesiyle denetleyebilen; yüksekten bir yeri bütün olarak gören; yargıç anlamlarındaysa yanlış.
doğru kullanımına örnekler:
arkasında yavaş fakat çok hâkim bir ses işitmişti.
denize hâkim bir köşk.
o alimdir, hakimdir.
alim: bilen
âlim: bilgin
alem: bayrak; yüksek şeylerin tepesinde bulunan, madenden yapılmış ay yıldız veya lale biçiminde süs, ayça; simge.
âlem: evren; dünya, cihan; herkes, başkaları; belli bir gruptaki canlıların bütünü; eğlence; belli bir gruptaki canlıların bütünü.
adem: yokluk
âdem: insan, insanoğlu, adam.
üç kağıtçı: yanlış.
üçkâğıtçı: doğru.
tdk'nın: yanlış
tdk'nin: doğru (çünkü türkçede ka şeklinde okunan harf yoktur.)
bilim kadını: https://sozluk.gov.tr/ 'ye bakılırsa anlamında bilim adamı yazdığını görürsünüz.
çünkü adam kelimesinin isim olarak bir anlamı da insandır. o sebeple "bilim adamı" dendiğinde "bilim insanı" diye düzeltmek gereksizdir.
hadi hadi: kısa kes, işi uzatma, bizi aldatamazsın` anlamlarında kullanılan bir söz. çabukluk, acele bildiren bir seslenme sözü. geri çevirme, başından savma sözü.
haydi haydi: kolaylıkla, rahatlıkla; olsa olsa, en çoğu.
linçe katılın: yanlış
lince katılın: doğru (https://sozluk.gov.tr/ 'de linç kelimesini aratırsanız -ci şeklinde yumuşayacağını bildiren bir uyarı görürsünüz.)
ne...ne bağlacının yanlış kullanılması: "bu dünya ne sana ne de bana kalmaz." cümlesi hatalıdır. "bu dünya ne sana ne de bana kalır." cümlesi doğrudur. "ne ali ne veli gitmiyor." denmez, "ne ali ne veli gidiyor." denir. çünkü "ne...ne" bağlacı bulunan cümleler biçimce olumlu anlamca olumsuz cümlelerdir. "ne ali ne veli gidiyor." cümlesinden ali'nin de veli'nin de gitmediğini anlarız.
artırmak ve arttırmak kelimelerinin ikisi de doğrudur.
hali hazırda: yanlış
halihazırda: yanlış
hâlihazırda: doğru
not: türkçe öğretmeni değilim. iyi bir türkçe için türkçe öğretmeni olmak gerekmiyor. şimdilik aklıma bu kadar kelime geldi. aklıma gelen başka kelimeler olursa düzenleyip eklerim.
"şuan, herşey, birşey, yanlız, eksoz, hiç bir, hiç birşey, bir fiil, birhaber" gibi yazım yanlışlarına değinmiyorum bile. hâlâ bağlaç ayıramayan falan varsa ooohooooo siktir etsin zaten ya, vallaha. takıl sen canım, sana demiyorum ben, boş ver sen bunları, hadi öptüm.
zlatan ibrahimoviç 40 metreden attığı röveşata golü sonrası kameraların karşısına geçip oynadığı futbolla övünürse, hatta kendisine yöneltilen saçma salak bir soruyu terslerse, aşağılarsa, daşşak geçerse sempatik ve haklı olur; söylediklerine de "eyvallah, doğrudur üstat" denir. çünkü herif o konunun übermensch'idir. ama şimdi hani atıyorum, ağırbakımspor'da 1 maçta 35 gol yiyen adam tutup "ben milli takımın kalesini koruyacak adamım!!1!" falan derse, bi de tutup üzerine sana futbol dersi verirse gerzektir, sevimsizdir. hele hele bağıra çağıra kahvehane ağzıyla konuşuyorsa onun ben amına koyim. siz de koyun bence, caizdir. bu salak "ben bilirim"cilik karşısında da gülüp içten bir "hassiktir lan!" denir.
memleketimizde tevazu diye yutturulan şey başarısını bile sahiplenemeyen ve ota boka "eheheh yok canım estağfurullah" diyen pısırık heriflerin yapmacık jargonlarıdır. yapmacık, samimiyetsiz tebessümlerin adı tevazu olmuş durumdadır.
bu salak adamları "yiiaaa ne kadar da mütevazııı!" falan diye yücelttikleri için; kendini bilen, samimi olup delikanlı gibi "ben şunları şunları yaptım, şunları şunları yapabilirim." diyerek yeteneklerini, yapabileceklerini anlatan, kendisinin farkında olan ve kendisinin ehil olduğu bir konuda, bilgisiz olup çok konuşan, öğütler yağdıran, okumadan paragraflarca eleştirel gavatlıklar yapan orospu çocuklarına "kapa çeneni ananı sikerim senin" diyen normal insanlar egoist olarak yaftalanmaktadır.
eğer küstahlığının altını doldurabilen, pısırık olmayan bu babayiğitler olmasaydı bugün hâlâ yontma taş devrinde bizon avına çıkıyor olabilirdik. ülkemizde "tevazu" diye pazarlanan şey bence tevazunun esas anlamından oldukça uzakta bir tür pısırıklık hâlidir. tevazu ile yaltaklanmak, pısırıklık:vesaire birbirine karıştırılıyor. birçok insan ukala gözükme korkusuyla başarılarını, yeteneklerini dahi sahiplenemiyor.
yani şimdi bi düşünsenize; vasıfsız, kıskanç, narsist bir orospu çocuğu ne ister? :narsist kompleksi
ister ki, zlatan attığı golle övünmesin, "ehehe ne golü canım estağfurullah, denk gelmiş, hepimiz insanız." falan desin. desin ki bu vasıfsız orospu çocuğu da kendisini iyi hissetsin. çünkü bu orospu çocuğunun "bak zlatancığım, rakibe götünü dönmek ne olursa olsun saygısızlıktır, bi kere röveşata dediğin..." şeklinde öğüt verebilmesi için zlatan'ın mütevazı(!) olması gereklidir. aksi takdirde zlatan narsist, kibirli, burnundan kıl aldırmayan bir götoştur, eleştiriye de zerrece tahammülü yoktur. hele zlatan öyle ulu orta başarılarından falan zinhar bahsedemez, haşaa! yetenekli olsa bile yeteneksizmiş gibi konuşmalı, toplum içinde öyle davranmalıdır. yeter ki beyimiz kendisini iyi hissetsin. işte sözüm ona tevazunun(!) mimarları, bunun gibi vasıfsız yığınlardır.
" 'bak ben sığır gibi yatan bir herifim, senin yaptıklarını yapmam mümkün değil, hiç olmazsa benim egomu incitme de sana düşman kesilmeyeyim' diye ortalıkta dolaşan bu vasıfsız yığınlar, tevazunun(!) bir erdem olarak görülmesinin mimarlarıdır." (bkz: nefret edilesi insanlar)
bu yüzden ukala gözükme korkusuyla hiçbir başarısını sahiplenemeyen "olur mu canım eheh, yok estağfurullah" diye ortalıkta dolaşarak vasıfsız kitlelere oynayan samimiyetsiz tipler daha çok vitrindedir.
zannedilmesin ki tevazuya büsbütün karşıyım. karşı olduğum şeyi bence anlayan anlamıştır. kendisine insanüstü özellikler atfedildiğinde tabii ki "estağfurullah" denir. hatasızlık, kusursuzluk atfedildiğinde "hayır, ben bir insanım, hepimiz kusurlu varlıklarız." deyip haddini bilir. kimi durumlarda alçak gönüllü, kimi durumlarda onurlu bir duruştur bu. sonuçta bir tebeşirle hiç kimse 200 km boyunca dümdüz bir çizgi çizemez. herkesin eli kayar. bu, sonuçta ne kadar kusurlu bir varlık olduğumuzun en somut delilidir. bence tevazu, en nihayetinde kusurlu varlıklar olduğumuzu içselleştirerek kabul edip kusura karşı hoşgörülü olmak, her insanın yeteneklerinin farklı farklı olduğunu bilip bireyleri yetenekleri dairesinde değerlendirmek ve kimseyi hor görmemektir.:gönül kusur görmez, kusuru gören egodur
benim derdim, insanların tevazu zannettiği yapmacık hâl ile.
bakın, tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden biri mantıku't-tayr'dır.
mantıku't-tayr'ın yazarı attâr, kitabın sonlarına doğru kendisinden oldukça emin, adeta çoğunluğa üstten bakarak şöylece meydan okur:
"bundan sonra da kıyamete kadar, benim gibi kendinden
geçmiş biri çıkıp da, sözü bu çeşit kaleme alamaz. bu tarzda bir kitap meydana getiremez!
ben hakikat denizlerinin incisini saçmaktayım. söz bana
verilmiştir, bende hatmolmuştur; nişanı da işte!
kendimi bir hayli övsem de, bu övüşümü kim takdir eder?
fakat bir insaf ehli çıkarsa, kadrimi bilir, anlar. çünkü
dolunayımın nuru gizli değildir ki!
halimi birazcık gizli söyledim, ama sözden anlayan, şüphe
yok ki, insaf eder, hak verir bana!"
tasavvuf ki tevazuyu oldukça yüceltir. kendini bilmek ile kibrin farkı şimdi ne kadar da açık, öyle değil mi?
cemil meriç, ribot'yu çocukken okudu. daha 10'lu yaşlarındayken ilk çevirisini yaptı, o yaşlarda çok okuduğunu ve en az 15 sayfa yazdığını kendisi söylüyor. (kaynak: bu ülke)
"anlıyorum ki, zalim ve
kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar
dünyasına sığınmak" deyip
düşman bir çevreden kitaplara kaçan, kitaplar dünyasına sığınan adam cemil meriç bu ülke'de uzun uzun kendisini anlatıyor ve zaman zaman kendisini bildiğiniz övüyor. kendisi için "kendini
çevresindekilerden üstün gören bir ukalâ." dediği kısımlar bile var. elbette ki cehalet karşısında kendisini üstün görecekti, ki görmüş de. araştırmalar gösteriyor ki güncel sözlükte yaklaşık 600 bin kelime bulunmasına rağmen kendimizi ifade ettiğimiz kelime sayısı ortalama 300 - 400'lerde. cemil meriç gibi kimseler ise "lügat namustur" diyerek gündelik hayatta bile kendilerini 6000 - 7000 kelime ile ifade eden kimselerdir. bu yüzden kabiliyetli olduğunu düşünürler, hatta bunun farkındadırlar ve dillendirirler. cemil meriç de bu yüzden kendisini şöyle anlatır:
"türkçem zengindi, çok okumuştum. bu temrinler yazı kabiliyetimi bir
kat daha geliştirdi. şiir ezberlemekten hoşlanmazdım, gramere ısınamadım.
ama liseyi bitirene kadar kompozisyondan hep birinciydim."
“ribot’yu çocukken tanımıştım. hissiyat ruhiyatı ziyaret ettiğim ilk
hârikalar diyarı. karanlıklarda el yordamı ile yürümeğe çalışarak
okumuştum kitabı. sanki ruh dünyasının bütün girdibatlarını ışığa
kavuşturacaktı eser...” (jurnal, 18 6.1963)
işte bunlar aslında kibir değil, kişinin kendisini bilmesidir. diğer bir deyişle metabiliştir. başarısını dahi sahiplenemeyen ve cahile haddini bildirmek yerine gerekli gereksiz hemen her şeye "estağfurullah" diyen de mütevazı görünmek için götünü yırtan, samimiyetsiz, şov yapan bir orospu çocuğudur.
"hepimizin bir ideal imgesi vardır, yani "hayalimdeki ben"i. O ideal imgemiz ile gerçekteki kendimiz arasındaki uçurum için de yardımımıza sevdiğimiz dizi ve film karakterleri koşar. Hayatlarımızın, aldığımız kararların, seçimlerimizin hiçbir şekilde aynı olmadığı ama ideal imgemizle uyuşan o cesur ve insanları sikine takmayan cool karakterlerin hayranı olarak mastürbasyon yaparız.
insan ilişkileri olmadan hiçbir sik beceremeyen ve ufacık bir iş için bile torpil arayan Gökhan'ın imdadına, her işini kendisi halleden dahi film karakterleri koşar. Onun hayranı olur, çünkü ideal imgesi onunla kusursuz bir eşleşmedir, eloğlunun deyimiyle "perfect match". Fakat o film karakteri eğer gerçekte var olsaydı, bu sefer Gökhan onu dışlamak için elinden gelen her şeyi yapardı. Zira ona sinir olurdu. Kendisinin hayata geçiremediği ideal imgesini bir başkası başarmaya çalıştığı için, tüm nefretiyle onu aşağı çekmeye çalışırdı."
Heh işte vasat insanın haset ve kibir dolu doğası sırf vasatın egosu incinmesin diye ortaya böyle tevazu zannedilen samimiyetsiz bir dil çıkardı.
Birileri sondan birinci olmaya çalışıyor. Tevazuyu bile yarış haline getiriyor. işte asıl kibir budur. Buna ters narsisizm denir.
"ekşi’ de yazan biri olarak çürüttüğüm iddia. hatta burada daha çok vakit geçiriyorum." demiş biri.
ilk entry'de cümlemi özellikle "çoğu çaylak" şeklinde kurmuştum.
"insanların çoğu beş parmaklıdır" desem ve altı parmaklı doğmuş birisi çıkıp "eheh ben altı parmaklıyım iddiayı çürüttüm hahah" diye cevaplasaydı bu mantıklı olur muydu?
Darwin'in çalışması 1859'da yayımlanmıştı. ilginç olan şey şu ki birçok müslüman bilgin şöyle şeyler söylemişlerdi. "müslüman evrimci olamaz" diyenlerin aşağıdaki müslüman bilim insanlarına kafir ilan etmeleri gerekir.
bu isimler ve söyledikleri sırasıyla şunlardır:
El cahız (767 - 869):
O hayvanlarla insanlar arasındaki bazı benzerliklere işaret etmiştir. Kitab-ul hayvan kitabında ayrıntıları vardır.
Farabi (780 - 950):
ona gore maddelerin gelişim evresi şöyledir: ilk maddi varlık meydana gelmiştir dunya üzerinde sonra elementlerden meydana gelmiş olan bir varlık oluşmuştur. Madenlerin gelişmesiyle bitki, sonra hayvan sonra konusan hayvan yani insan olusmuştur.
Ihvani safa risaleleri:
bunlar bir gizli cemiyet şeklinde bilimsel çalışmalar yapmış olan bir gruptur. 945 985 yılları arasında basra'da yaşamışlardır. Ve canlıların gelişim sırasını canlıların ortaya çıkıp gelişimini organik maddeler oradan maden sonra toprak sonra mantar bitki, hurma hurma ağacı, hayvan, hayvanların en gelismisleri icinde maymun, maymunun daha gelismis formu olarak insan, insanin da daha sonra gelişmeye devam etmesiyle melek mertebesine ulaşacağını söylüyor.
Ibni miskaveyh 910 1020:
Açıklamaları devam ediyor devam ediyor bu son cümleye gelince şöyle diyor: bu son merhalede maymun veya insana benzeyen hayvanın merhalesidir. Burdan insan meydana gelir diyor.
Ibnul heysem 965 1039:
Menşeini maddi alemden alan insan bazı mertebeler geçirir. Sırasıyla öküz eşek at maymun sonunda da maymun mertebesinden insan mertebesine geçer. ki kendisinin göz üzerine çalışmaları da bilinmektedir. optiğin kurucusu olarak da bilinir.
Hazini:
bu tedrici girisimden benzer bir şekilde devam edip aynı sıralamayı yapıyor.
Bütün bunların söylemlerinden haberi olan mevlana şöyle bir dize söylüyor:
Cansızken öldüm uyur oldum
Uyurken de yine öldüm hayvan oldum
Hayvan iken de öldüm insan oldum
insan iken de ölür sonunda melek olurum
Yani az önceki sıralamanın aynısını aslinda bir şiir şeklinde ifade edilişi.
Zekeriya b. Muammer el kazvini 1203 1283:
Su ve toprak madenleri madenler bitkileri bitkiler hayvanları hayvanların gelişmesiyle insanlar oluşur. Insanların gelişmeye devam etmesiyle melekî varlıklar meydana gelir.
Kutubî 1287 1363:
yusuf ibni ismail el kutubi maymunların tabii karakterlerinden bahsederek onların insanlarla olan benzerliklerinden maymundan insana geçişten bahsetmiştir.
ibni haldun:
benzer şekilde madenden başlayarak maymun ve insan silsilesine kadar ilerlemiştir.
Darwin bunlardan etkilenmiş olabilir, çünkü islamın altın caginda özellikle müslüman bilim insanları ispanyaya yerleştiği zaman ispanya o dönemde bilimin merkezi olmuştur ve oradan avrupa'ya bütün üniversitelere bilim dili olarak arapça yayılmıştır. Eserler arapça verilmeye başlanmıştır hatta o dönemlerde yetişen bazı papalar ispanyadaki bu müslüman medreselerinde üniversitelerinde üç dört yıl egitim aldıktan sonra o mertebelere yükselebiliyor olmuştur. O dönemden sonra zaten islamin altın cağı bitmiştir, müslüman dünyası bilimden uzaklaşırken onların ortaya koyduğu eserlerin üzerine bunu geliştirmeye devam eden batı dünyası elimizden bu bilgileri almış onu geliştirmeye devam etmişlerdir.
peki islam dünyası geçmişinde evrim ile yaratılışı savunan bunca müslüman bilim insanına rağmen bugün nasıl oldu da bugün evrimin tam karşısında konumlandı.
bugün evrim karşıtı argümanlarının birçoğu hristiyanların evrim karşıtı argümanlarının kopyala yapıştır versiyonudur. çünkü yerin yaşı J. Usher tarafından incil'e dayanılarak 6000 yıl olarak ilan edilmişti. Modern yöntemlerle yapılan bilimsel ölçümler, dünyanın 4,6 milyar yaşında olduğunu kanıtladı. bu durum hristiyanlık ile taban tabana zıttı, o halde sorgusuz sualsiz karşı çıkılmalıydı. ve evrim karşıtı argümanlar dünyaya pompalanmaya başladı. dikkat edin bugün evrim tartışmalarının olduğu tv programlarında evrimi bilim insanları savunurken karşısında dinciler evrim karşıtlığı yaparlar. ve o kişilerin genelde adnan oktar, fethullah gülen gibi adı hristiyanlık ile çokça anılan kişilerin uzantıları olduklarını görürsünüz. evrim karşıtlığı müslüman dünyası tarafından yutulmuş bir zokadır.
bir müslüman evrimci olabilir mi sorusunun detayları caner taslaman'ın bir müslüman evrimci olabilir mi kitabında çok net bir şekilde açıklanmıştır. aklınıza gelen soruları biliyorum: çamur konusu, adem konusu, kün fe yekün ayetleri vb. sorularını mutlaka soracaksınız. işte bu soruların cevaplarının tamamı bu ve benzeri kitaplarda vardır.
not: amacım kendi bildiklerimin en doğru olduğunu ispatlamaya çalışarak ego tatmini sağlamak değil, sadece kaynaklarıyla bir tartışma konusu açmaktır. müneccim yarrağı yemedim, en doğruyu ben biliyorum gibi bir iddiam yok, ki kimse müneccim yarrağı yemedi. itiraz etmeden önce anlamaya çalış ve sonra varsa itirazın gene paşa paşa et. ama kaynaklarıyla!
21. yüzyılda bilimsel bir temele dayandırmaksızın evrime "inanmadığını" söyleyen birisinin cahil ve yobaz olmamasının imkânı yok.
makale taramaları yapabileceğimiz google scholar gibi sitelerde "evolution refused" gibi iki anahtar kelime ile tarama yaptığımızda evrimin aleyhine tek bir makale çıkmamakta, hatta tam tersine evrimi destekleyen makaleler çıkmaktadır.
"evrime bir kanıt yok." diyen birisi makale taramaları yapabileceği bir arama motoruna "evolution proof/evrim kanıtı" bile yazmasın, hadi kendisine bir avans verelim ve "evolution refused/evrim çürütüldü" şeklinde aratsın. böyle bir aramada bile bize evrimin çürütüldüğüne dair tek bir bilimsel makale getirebilmeyi bırak, karşısına evrimi destekleyen onlarca makale çıkacaktır. bir sürü kanıttan söz eden paragraflar okuyacaktır.
evrim, öyle "size katılmıyorum ama fikrinize saygı duyuyorum. ben şahsen evrime inanmıyorum." diyebileceğin bir şey değil. böyle diyerek açık görüşlü, esnek fikirli, akıllı birisi olmuyorsun; cahilin, yobazın en önde bayrak taşıyanı oluyorsun. senin o "düşünce özgürlüğüne artı bir" çabanı yerim tatlım ahahah.
hele hele evrim, cümleye öyle "bence..." diye başlayıp kişisel saçmalıklarını sıralayacağın bir konu hiç değil.
kütleçekim yasası neyse evrim yasası da odur. bu bir inanç meselesi değildir, bilgi meselesidir. bilirsin veya bilmezsin. bu kadar basit. "evrime inanmıyorum" demek, "sakarya savaşına inanmıyorum" demekle aynı şeydir.
burada hz. isa'nın doğumunu tartışmıyoruz. isa'nın doğumu bir inanç meselesidir. müslüman birisi başka inanır, hristiyan birisi başka inanır. o yüzden bir hristiyan ile bir müslüman bu konuyu tartışmakla vakit kaybetmez. çünkü o bir inanç meselesidir. neye inanıyorsan senin için odur. inanmakla, inanmamakla cahil olmazsın. inanmış veya inanmamış olursun, o kadar.
evrim ise bir inanç meselesi değil, bilgi meselesidir. kanıt göremiyorsan bu senin bilgisizliğindir, cahilliğindir, yobazlığındır.
evrime inanmıyor musun? o zaman bilimsellikten uzak, mantık safsatalarıyla dolu, şahsi inanç ve varsayımlarına yenik düşen bir yobazsın, kusura bakma.
not: "ateizm = evrim" değildir. (bu konuyu isteyene kaynaklarıyla açarım)
eğer bir tanrı varsa ve evreni, bizi falan o yarattıysa kendisini yaratma konusunda oldukça başarılı bulduğumu itiraf etmeliyim. ben şahsen insanı yaratacak olsaydım aklıma daha fazla yüz şekli gelmediği için en fazla 10, bilemedin 15, haydi bilemedin 20 farklı yüz yaratıp kalanları birbirinin aynısı yapardım. hatta bütün insanları şöyle yaratırdım: ¯\_('~')_/¯ düz surat. böyle özürlü gibi bakarlardı bütün gün. birisi "allah'ım hepimizi aynı yapmışsın bu ne böyle ya?" falan diye isyan edecek olursa da "olum 2 kulak 2 gözle ben ne yapayım, aklıma bu kadar geldi, çok biliyosan sen yarat." falan derdim, böyle bi pisleşirdim.
üşenirdim bi kere olum, ne bileyim, böyle bi yaratırken sıkılırdım, birkaç tane yaratıp gerisini yarım falan bırakırdım. çok zor bi şey olmalı, tebrik edilesi yani. buradan tebrik etmek istiyorum şu an cidden.
tebrikler rabbim.
beni biraz daha yakışıklı yaratsaydın olurdu aslında ama neyse, tebrikler.
bi de keşke biraz daha büyük olsaydı ya. hakan'a niye 23 cm?:(
ay töbe töbe allah'ım şaka yapıyorum, çarpmazsan sevinirim.
(bkz: tongue in cheek)
(bkz: blasphemous rumours)
(bkz: tanrının espri anlayışı)
korkuyorum şu an hiiiğ.
- koparıyorum kıyameti!
- konuşarak anlaşabiliriz, lütfen, bırakır mısın o güneşi yerine? kıyamet çözüm değil
anlam veremediğim bi şekilde dedeler bana aşıklar. dedeler bende ne buluyorlar hiç bilmiyorum ama evet şu son yaşadıklarımdan sonra kesinlikle eminim dedeler bana aşıklar. işin kötü tarafı galiba ben de dedelere karşı boş değilim.
bizim buralarda her zaman kitap okuduğum bi park var. evde bunaldığım için oraya gidiyorum. fakat sorun şu ki, arkadaşlarım oldu. istemeden. üstelik yaşlılar. ve ben ne zaman kitap okumaya gitsem çevreme doluşuyorlar. elimde kitap olunca beni böyle bi şey mi sandılar nedir, ne zaman gitsem, kitap okumaya gittiğim yerde dört beş yaşlı etrafımı sarıyor ve sohbete başlıyoruz. baya ihtiyar heyetini kurdum, muhtar seçimlerine hazırlanıyoruz. namazdan çıkıp geleni mi dersin, torununu çıkaranı mı dersin... bi tanesi termos getirmeye bile başladı. kahve gibi, "çay koy yeğenime" falan muhabbetleri yapılıyor artık. şöyle konuşmalar var:
"efendim biz de bunlarla müteselli oluyoruz işte, bîçareyiz amma her gün burada birbirimize muhannen bir şeyler veriveriyoruz işte."
hani film olsa bu sahneler için fona şu müziği koyarım. "aman muhammed beyciğim zaman değişti, zatıalinizle lâkırdı ediyoruz işte, lâkin sizin de yüzünüze hüzün ve keder perdesi çekiliyor. ne o kuzum! düşünmeye koyuldunuz? kırmızı yanaklarınızda, dudaklarınızda bir beyaz renk peydâ oldu?" falan diye konuşacaz nerdeyse sanki. yani tabii ki abartıyorum nostaljik havanın şiddetini vermek için. aman amca gibi amca işte. amcalar ne konuşur? ondan. nostalji, bizim zamanımızda, bizim torun falan. bir nostaljik bir nostaljik sormayın. nerdeyse küfür etmeyi bırakacağım, o derece nezih. tabii arada küfür de kaydıranlar oluyor ama benim gibi bir küfür üstadı için tırıvırı küfürler bunlar. beni de elimde kitapla görünce hani bi adam sanmış olacaklar ki "hocam yani affedersin ama..." diyerekten küfürden sonra bi toplamaya çalışıyorlar. ulan bilseler benim adım küfür soyadım ölüm. gülesim geliyor ama çaktırmıyorum. yok haklısın amcacığım olur öyle, falan diyorum. hatta bazen o kadar haklı oluyor ki "bunları var ya" diye bi lafa girecek oluyorum. sonra "ı ıhhm neyse" diyerekten toparlıyorum. nezih görünmek için utanıyormuş gibi yapıyorum falan. bu arada "bunları var ya" derken nerelerden, hangi fantastik küfürlerden döndüğümü izah etmek için şu görseli ekleyeyim ki nezih görünmek için ne kadar zorlandığım anlaşılsın: görsel
neyse işte gırgır şamata, gülüyoruz ediyoruz falan her şey güzel.. güzel de, yalnız kalıp kitap okumaya gittiğim yerde resmen yalnız kalamıyorum. o kadar çok ihtiyar arkadaşım oldu ki artık yolda giderken selam veriyorlar. bi keresinde saydım on beş dakikalık yolda rahat on beş yaşlıyla selamlaşmışımdır. hatta geçenlerde beş adımda bir ihtiyar selamı alınca kuzen şaşırdı "nerden tanıyorlar olum bunlar seni? ne ayaksın tarikata mı girdin anasını satiyim?" dedi. ben de "eeeee aslan! ne sandın? popülerim olum mahallede ben. biz de öyle boş adam değiliz yani." der gibi baktım. sonuna da şöyle bi kaşı havada iki parantezli göz kırpma sımaylisinden koydum artist artist. böyleli: ;)). havalara bak jsjahah.
fakat, bu böyle gitmez. arkadaşlarının olması güzel bi şey tamam. ama ufak bi sıkıntı var: kitap okuyamıyorum. hani evde de ruhum bunalıyor kitap okurken. açık havada güzel oluyo diye çıkayım dedim ulan o da boka sardı, durduk yere arkadaşlarımın yaş ortalaması üsküdar musiki cemiyeti yaş ortalamasına döndü. hayır, bunların arasında fazladan namaz kılıp ahirette çan yükselten çalışkan müslümanlar var. bi ara "abi bak sen fazladan namaz kılıyosun çanı yükseltiyosun olmaz böyle, senin yüzünden cennete giremiyecez" diyecektim de vazgeçtim. ama huyum suyum değişti yani, biraz daha böyle giderse şehzade giyimden, çağrı hac ve umre malzemeleri merkezinden falan gidip hac ve umre malzemeleri, takke, mesh, misk falan alacam. samimi söylüyorum misk markalarını biliyorum artık. kurtuba marka miskin kokusu fena değil, biraz parfüme benziyo, en son dört liraydı, kimse misk olduğunu da anlamıyo, hafif bi kokusu var güzel bi şey tavsiye ederim. jsjahah psikolojim baya bozuldu, öyle böyle değil. zira bu kadar çok misk, misvak kokusunun arasında uzun süre kalmak fatih ürekle duş almaktan daha vahim piskolojik sorunlara yol açabiliyor. hatta bu travmanın etkisiyle dolunay çıktığında dansöz elbisesi giyip kolbastı yaparak mahallede hü hü hü hüü diye ağlayarak koşmayı bile düşünmeye başlamıştım lan artık. kafayı yedim olum bildiğin. n'apayım n'apayım derken, mahalle değiştireyim en iyisi dedim. eve biraz uzak da olsa en yakın mahallenin parkına gittim. "oooh yaa burdaki oturaklar daha iyiymiş he" diyerekten bir tanesine güzelce kuruldum. kitabımı açtım. fakat o da ne! daha ilk gün bi amca yanıma geldi selam verdi. "öffffff gene başlıyoruz... duymazdan geeeel, duymazdan geeeeeeel!" diyordu benim kanki(şeytandan bahsediyorum), ama ne mümkün! aleyküm selam, dedim çaresizce. hemen kitaba kafamı gömdüm. masaya oturdu. "görmezden geeeel görmezden geeeel" dedi benim kanki. ama ne mümkün! amca susmuyor. konuşmaya çalışıyor. kafasını böyle kitabın arkasından zorla uzatıyor falan. lan töbe yarabbim! ayıp olmasın diye biraz konuştuktan sonra "abi" dedim "ben biraz kitap okuyacağım da müsaadenle, sana ayıp olmazsa şuraya geçeyim sen burada otur olur mu?" "tabii tabii keyfine bak" dedi. kalktım biraz daha kuytu bi masaya geçtim. fakat ilginçtir, abi de geçti. yemin ediyorum amcaya te aynı böyle dalasım geldi. "töbe estafurullah" der gibi baktım. ama oralı değil. bakıyor. öyle bakıyor. haaaaala bakıyor. bıkmıyordu. biraz sonra gene "ne okuyorsun?" diye sordu. gösterdim ne okuduğumu. beş altı satır okumuştum ki gene konuşmaya başladı. bilmem kimin torunu da benim gibi böyleymiş de o da çok okurmuş da bilmem ne... bir sürü umurumda olmayan detay. adam o kadar çok konuştu ki içimdeki şeytan bile bunaldı, "abi sana kolay gelsin" deyip sustu ve kaçtı. "anlaşıldı bu abi susmayacak canı sıkılıyor belli ki" diyerekten kitabı kapatıp kenarıya koydum. oradan buradan havadan sudan konuşarak amcaya katıldım, konuştuk vesaire. ertesi gün yine parka gittim. yine aynı amca... eve geldiğimde ben bu durumdan nasıl kurtulacağım planları yapmaya başladım artık. anneme, babama falan danışıyorum "ya böyleyken böyle, kurtulmak için gittim ama gene geldi biri yapıştı, kurtulamıyorum, ben ne yapayım, ne diyeyim" falan diye toplantı yapıyoruz. toy gibi, kurultay gibi bi şey oldu. hatun kararları imzalıyor falan. "mahallenin batısındaki dedeleri sen al, doğusundakiler bende" falan gibi stratejik hesaplar yapıyoruz artık zira köşeleri tutmuşlar abi, rahat bırakmıyorlar. birkaç gün daha gittim ve inanır mısınız amca hep oradaydı. "ya nolur git artık nolur" dememek için kendimi zor tutuyordum artık. artık burama gelmişti ve karar vermiştim, bu sefer gittiğimde "abi bak ben yalnız kalmak ve kitap okumak istiyorum, yani seni de anlıyorum ama bilmem nerde okuyan ve inanılmaz dahi torunların gerçekten ilgimi çekmiyor" diyecektim. gittim. masaya oturdum. amca geldi. tam lafa girecektim ki her şeyi anlamışçasına söze girip anlatmaya başladı.
benim, dedi, burada arkadaşlarım vardı ama hepsi öldüler. bayadır da buraya gelmiyordum, artık sen varsın diye geliyorum.
"hay amınakoyayım ya gel de dün prova yaptığın cümleyi söyle şimdi" diye içimden geçirdim. "abi yaşlı mıknatısı mıyım ben, ufak çaplı bi bermuda üçgeni falan mıyım, etrafımdaki yaşlıları içime mi çekiyorum nedir, bunlar beni neden seviyolar ya? hayır, bazıları 'benim de kız var, bizim torun da işte bilmem nerde" diye yemliyorlar, kız çocuklarından bahsediyorlar durduk yere. kızlarını verecekler lan nerdeyse. ya ben böyle bi mülayim, bi tatlı bi şey gibi mi görünüyorum acaba, beni niye seviyolar lan bunlar? şu ilginin onda birini hatunlardan görsem ihya olmuştum lan" diye ciddi anlamda sorgulamalara başladım. annem bana sakalsızken "yılmaz morgül'e benzemişsin hihohaha" deyip gülüyo, ilkokul fotoğraflarıma bakınca çengelköy hıyarı gibi çıktığım için bütün akrabalar kopuyo. e bu yaşlılar beni niye beğeniyo? kafamda deli sorular. ben bunları düşünürken amca konuşmaya devam ediyor:
yalnızım ben burda, pek aralarına da almıyolar beni... arnavut bu mahalledekiler, ben de inegöllüyüm, seninle konuştuğumuz iyi oldu, bi arkadaşım oldu, dedi.
ulan bu ok zehirli işte bunu atmayın artık ya! abim güzel abim yapma bunu gözünü seveyim ben dayanamıyorum işte böyle olunca ya yapma napayım ben şimdi, ne diyeyim ya. yani abim bana resmen diyor ki "arkadaşlarım öldü, benimle konuş". "olum gitme lan yalnızım". diyor işte bildiğin yani.
siktir ya napacam olum ben şimdi?..
dedim ki: anlıyorum abi, fakat ben malayani şeylerden konuşmayı sevmiyorum. şöyle yapalım mı? ben kitap okuyorum, gel beraber okuyalım, birbirimize anlatalım, olur mu öyle? çünkü neye dikkatini yöneltirsen içini o doldurur. gel seninle daha anlamlı, dolu şeylere dikkatimizi yöneltelim ne dersin? abi bi sevindi. "olur olur" derken gözleri bi parladı adamın.
"ulan hay sikeyim böyle işi allah belasını versin böyle günün" diye bi sövmedim değil ama kıyamadım napalım, beraber okuyacaz artık heheheheh.
ünlü psikoterapist victor frankl'a gece yarısı bir kadından telefon gelmiş. kadın diyormuş ki 'biraz sonra intihar edeceğim. kararlıyım. fakat o kadar ünlüsün ki neler söyleyeceğini çok merak ettim.'
victor frankl kadınla iki saat konuşarak onu intihardan vazgeçirmeye çalışmış ve başarmış da. victor frankl kim bilir neler söyledi? kadını nasıl ikna etti? onu üniversitede ziyaret eden kadını dinleyelim:
'telefonda söylediğin şeyler bana hiç inandırıcı gelmedi. ben, söylediklerinin etkisi ile değil, gece yarısı iki saat benimle konuşacak, beni dinleyecek, bana yardım etmek isteyecek birini bulduğum için intihardan vazgeçtim.'
'hiç kimsenin kendisine zaman ayırmadığı bir insandan daha mutsuz olanı var mıdır? her şekli ile dinleme, zaman ayırmaktır. değerine paha biçilemeyen zamanı sunmak, mutluluklara ne kadar büyük bir katkıdır.'
'gerçek cevaplar, hep dinleyenlerden gelir.'
ve şunu da unutmamalı:
'anlam, sesten ibaret değildir.