annenin kanser olması ve karpuzun en kırmızı yeri

entry2 galeri
    1.
  1. ben bi türlü tam anlamıyla üzgün olabilen bi adam olamadım. en üzgün anlarımda bile kafamda bi yerde "karpuzun en kırmızı yerini ısırmak" gibi şeyler vardı. en büyük çileği ve ennnnnnn haşmetli kirazı seçmek, kajuları dörder dörder ağzına atmak, evde tek başımayken doesn't diye osurmak, tuvalette tek seferde delikanlıca net bi şekilde löpcük diye sıçmak (kurbanlık koyun gibi bölük pörçük değil), ne biliyim bi pazar sabahı öteki odada sevdiğim birinin zaten var ve uyuyor olduğunu bilmek gibi mutluluk veren basit şeyler hep aklımın bi köşesindedir.
    hele sabahları kıymalı börek yerken gör sen beni. dersin ki, ulan bu da ne çok seviyomuş yaşamayı. hep eğlenecek, sevinecek bi şeyler buluyorum.

    annemin yemek borusu kanseri olup yattığı hastane odasında bile bütün gün annemle şebeklikler yapıp gülerdik. konusu ölüm, türü komedi olan bi film çekiyorduk sanki. ölümle taşşak geçiyorduk.

    oluk oluk kan kustuğunun akşamında kahkahalar atmıştık mesela. ölüm kokulu onkoloji servisinde kırmızı alana yatırdıkları annemin yanına "herkesi çağırın, gelsinler" diyen doktorun haberiyle buram buram gözyaşı ve kan kokan acil servisi kapısında toplanmış, üç kardeş ve bir baba gözyaşlarını bitirmek için uzun uzun ağlamışlardı dışarıda. "ağlamış gözükmüyorum değil mi? annem anlamaz değil mi? böyle girmeyelim yanına." demişlerdi birbirlerine kızarmış gözlerini göstererek, gözlerini parmaklarıyla silerek. üç kardeş ve bir baba ağlamamak için çok uğraşmışlardı annelerinin yanında ve başarmışlardı. sarılmışlar, gözlerini kaçırmışlar, tam ağlayacak gibi olacakken bi espri patlatmışlar ve ağlamamışlardı annelerinin yanında. içlerine içlerine ağlamışlardı ya da. ağlamak için sırayla kapının önüne çıkmışlardı. iki kardeş iki sandalyede onkoloji kliniğinin bi odasında annelerinin horlama sesini dinlemişlerdi, tek istedikleri horlama sesinin kesilmemesiydi. gözleri onun ekrandaki nabzında ve oksijen seviyesinde, iki kardeş iki sandalyede bir horlama sesinin nöbetini tutmuşlardı. ekrandaki nabız yükselince onların da yükselmişti nabızları. sabah olduğunda anneleriyle ince bağırsağındaki jejunostomi üzerine şakalaşmışlardı. "üffff, kardeş, aşağıda tavuk döner gömek mi laaa" demişlerdi kardeşler birbirlerine. o gün dört kişi yürekleri ağızlarında gözyaşlarını tutamamışlardı nasılsa bi ara. babaların boğazı düğümlenmişse gözlerine bakmaz çocuklar. bakmamışlardı ama o gün uzun zaman sonra ilk defa ağlarken görmüştü üç kardeş babalarını. üç kardeş ve bir baba gözlerini kaçırmışlardı birbirlerinden. ama saklayamamışlardı gözyaşlarını. "meğer gözyaşını silmek ne kadar da zormuş" demişlerdi içlerinden, ağlamaktan bile zor. o gün... üç kardeş... fena ağlamıştı. biri bendim.

    gel gelelim, hiç düşünmedim öleceğini. ciddiye almıyordum içten içe. söyledim ya, ben tam anlamıyla umutsuz, tam anlamıyla karamsar, üzgün bi adam olamadım hiç. aklımın bi köşesinde en sevdiğim yemek vardı. hep tutunacak bir şey buldum. fazla umudun kötü yanı şu: en kötüsü yokmuş gibi düşünmek. fazla umut, insanı şok ediyor. morga gidene kadar inanmıyorsun. fazla neşeli olmanın kötü yanı şu: ağlarken bile espri yapıp gülüyorsun. "ya bi dakka kardeşim, güldürme, ağlamak istiyorum ben şu an" diyemiyor kimse o an. seni ciddiyetsiz sanıyolar. büyüyemeyen bi çocuk sanıyolar. "üff bu da!" der gibi bakıyolar. fazla enerjik olmanın kötü yanı şu: çok umutsuz bi durumdayken bile tutunacak bi şey buluyosun. yığınla boku bi küp şekerle karıştırıp yemek gibi bi şey bu. kör iyimserlik artık bu. umut dediğin, bi ayağı gerçeğe bi ayağı hayale basan bi şey olmalı. ama o kadar fazla umut ediyosun ki, iki ayağı da hiç olmayacak bi hayalin peşinde koşturup duruyo. sonunda arkandan seni gerçek yakalıyo. şok oluyosun. en sonunda umut etmekten de yoruluyosun. yokuş yukarı uzuuuun süre koşup düz yolda emekleyemeyecek hâle geliyosun. bak mesela bi arkadaşım benim çantaya şöyle bi not sallamış bi gün ayrılırken:

    https://hizliresim.com/7s4as4t

    "insan senle neşe bulur. kanserli bir hastayı iyileştirecek enerji ve huzur var sende." yazmış. hahah, ironiye bak. resmen hayatım bu cümlenin ağırlığı altında ezildi sanki. bu cümle kurulduktan yıllar sonra, bu cümleyi üzerimde denedi hayat. "hadi bakalım, görelim şu senin enerjini, bakalım dedikleri kadar var mıymışsın? dedikleri gibi kanserli bi hastayı iyileştirebilecek misin görelim!" dedi resmen hayat.

    kanserli hastayı iyileştiremedim dostum. enerjim yetmedi. ama evet hâlâ enerjiğim. hâlâ gülecek şeyler buluyorum. sürekli şikayet edenlere "ya oooolum ne kafa siktin! takma amına koyim ya, sal la biraz" falan diyorum. annemin vefatından sonra taziye için evimize ziyarete gelenlere "ne bu asık surat yaa? kendinize gelin. annem de gülmenizi istedi (isterdi değil, istedi). hadi asmayın suratınızı." demişliğim var. sıfır şaka. espriler bile yaptım. delirdiğimi düşündüler. delirmemiştim. vallahi billahi delirmemiştim, gayet aklım başımdaydı. yengem bana "ağlaman lazım" dedi. "dur bakalım ağlarız, vakti var" dedim. e yazar yeğeniyim olum ben. o, çocuklarla yapılmış bi röportajda okumuş, diyormuş ki çocuklardan biri: "bir şeyi çok sevince ayrılmak zor oluyor." onun arkadaşı olan başka bi çocuk da "çok hüzünlüysek komik şeyler yapmak lazım" diyormuş. öfkeee, neşe, şu bu, belki hepsi derin bir üzüntünün alfabaleridir. bilemiyorum. belki bazıları bazı yerlerde böyle ifade ediyordur üzüntüsünü. bilemiyorum. ama evet, hâlâ komiğim, hâlâ enerjiğim, hâlâ gülmeyi ve güldürmeyi çok seviyorum. aynıyım yani, değişmedim. o sebeple sürekli dert yanan ve sikilesi kaknem suratıyla her şeyden şikayet eden biri kafamı inanılmaz sikiyor. anında uzaklaşıyorum ordan. sanki bu hayatta ıspanaklı börek diye bi şey yokmuş gibi sadece ve sürekli kötü şeylerden bahsedenlere sinir oluyorum. üçüncü sınıf yazarların bohem tavırlarıyla ucuz intihar edebiyatı yapanlara sinir oluyorum. şerbeti fazla konmuş tatlı gibi edebiyatını fazla koyup bayarlar bunlar olduğundan fazla dramlarıyla. geçmişine bi olta sallasa misinasına daima olumsuzluklar takılır bunların. sanki hayatında hiç ama hiç iyi şeyler de yokmuş gibi. en küçük sorunlarına bile büyüteçle bakar. "ieeeh yeter ulan sikerim seni de derdini de" dersin en son. "enerji emici orospu çocuğu yeter" dersin.

    dert anlatılır, dertleşilir tabii, bu değil bahsettiğim. her durumu ve her insanı ilk önce kusurlarıyla tanımlayan insanlardan bahsediyorum ben. benim mesela cahit sıtkı tarancı'nın şiiri çok hoşuma gidiyo. bakmayın böyle şiirlerle de taşşak geçtiğime lan, severim ben şiir. diyo ki şiirin sonunda: pervam yok verdiğin elemden her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden valla google'dan bakmadım lan, ezberimde amk jsjf. aha bu işte, sabahları kalkıyorum, bakıyom penceremde yine gün ışığı, lan diyorum, seviyorum ulan seni yaşamak. seviyorum lannn. bi parktayım mesela. e bakıyorum tam karşımda sevgililer gitar çalıyor. karı, sevgilisine veriyo gitarı. hayatın ritmi işte diyorum, süper ya. bayılıyorum böyle sahneleri izlemeye. hayata ritim tutmak. şarkı söylemek... müthiş. arkamda çim biçen bir adam var. seslerini duyuyorum. ımmmm şööyle iyice bi içime çekiyorum çimlerin kokusunu. tesadüfe bak, tam karşımda 10 12 yaşlarında iki çocuk tek başına çimlerde oturan bi kıza çiçek uzatıyolar. kız şaşırıp gülümsüyor. izlemeye koyuluyorum o mutluluğu. biraz sonra kız onlara para uzatıyor ve çocuklar gidiyor. kız arkalarından bakıyor. aha işte hayat devam ediyo. birileri şarkı söylüyo, birileri çim biçiyo. birileri çiçek alıyo, birileri çiçek veriyo. e bi yerde akşam oluyo, bi yerde dağların ardından güneş doğuyo. biri düş kuruyo, birinin düşleri kurrrrrdukça yıkılıyo. biri penceresini açıp sokağa bakıyor, e öteki dünyaya açılan bütün pencereleri kapatıyo ama bi türlü perdeyi çekmek istemiyo elleri. biri dünyaya ilk kez açıyo gözlerini, amına koyim biri bi daha açmamak üzere yavaşça yumuyo gözlerini. biri saçlarını tarıyo, biri kızgınlıktan saçını başını yoluyo. e işte yazar yeğeniyim dedim ya olum, onun kitabındaki gibi. hangilerinin yaşama sevincine sahip olduğunu seçmek zor. bi mezarlıkta bi cenazenin başında yaşama sevinci duyan var mıdır acaba? belki en çok o zaman... e bilmem. bakıyorum belki 50, belki 70'lerinde bi kadın beline kıyafetini bağlamış, spor kıyafetleriyle yürüyor. öfff beee süper diyorum yine. ölüme hangimizin daha yakın olduğu meçhul. hangimizin daha bitkin olduğu da meçhul. ama bak o kıyafetlerine imrendim teyzem, o yaşama sevincine! sabahları neye uyandığını bilmeyen bi sürü herif var. hayatı sadece taşşak geçilesi bi şey olarak gören bisssürü herif!.. yaşamanın hakkını vermek süper. nefesinin farkında olmak ve her nefese bir ömür kıymeti vermek süper. bazı kelimelerin ruhu var bence. sevinci asık suratla konuşamıyorum ben mesela. vedayı da gülerek...

    her bayrama yaklaşmak bi sevinçtir. yaşamak bi sevinçtir. sevgi, sevinç... bunlar insanın içini kanatlandıran kelimeler. "öldükten sonra bizi dirilten allah'a hamd olsun." diye bi dua duydum geçenlerde. her ne kadar allah'la aram bozuk olsa da bu dua hoşuma gitti. o duada bi yaşama sevinci var çünkü. uyku yarı ölüm gibi bi şeydir ya hani. insan şuurunu kaybediyo ve uyanınca yeniden hayata başlıyosun. insanın hayata karşı böyle bi pozisyon alması, her saniyenin kıymetini bilmesi anlamına geliyor. yani her nefes alıp verişinde mikro ömürler tükettiğinin farkında olmak... yani nefes ayıklığı... ki bu insanın varsayılan ayarı bence. asık suratlı güne başlayan bebek yok. bu cümleyi test edin. güne asık suratlı başlayan bebekle karşılaştınız mı hiç? çocuklar çoğunlukla güne şen kahkahalarla başlarlar. çocuklar yaşama sevinciyle o kadar doludurlar ki. çünkü varsayılan ayarımız bu. sonra yavaş yavaş hayatın gerçekleri onları peşlerinden yakalar ve nihayetinde sabahları tavandan bir kum torbası edasıyla sallanan bedenlerini hayal ederek uyandıkları bi zamana gelebilirler. sabahları neye uyandığını bilmedikleri bi zamana... ama işte orada bi şansımız var. şu cümle: yaşama sevinci bulaşıcıdır. evet, yaşama sevinci bulaşıcıdır bence. otobüste gülen birine bi süre sonra hep birlikte gülen insanların videolarına denk gelmişsinizdir. bi bebek gülünce gülmesini tutabilen kaç insan vardır? yaşama sevinci çocuklarda had safhadadır ve otobüste en mutsuz olduğumuz o anda bile çocuklardan biri bizi fark edip bize güldüğünde bi süre sonra ne kadar mutsuz olursak olalım biz de o çocukla beraber gülmeye başlarız. yaşama sevinci bulaşıcıdır. bi çocuk bizi o karamsarlıktan çekip kurtarabilir. bi kedi, bi köpek... ne biliyim yaşama sevincinin olduğu herhangi bir sahne. ve bu anlamda insan ilişkileri, yani hayatın kendisi çok onarıcı bi şey. insan ilişkisinde böyle onarıcı bi taraf var. hayat bu yönüyle çok besleyici bi şey. yeter ki biz doğru yerlerden beslenebilelim. işte hayat sevinci bu. besleneceğimiz kaynakların, pınarların yanı başında durabilmek... üzerinde oturduğumuz hazinenin kıymetini bilmek. hayatın içindeki güzelliği görmek, ancak hayattan razı olabilmekle, hayatın içindeki o sevinci yakalamakla mümkün. hayattan razı olmak demek hayatın bize getirdiği zorluklarla, sıkıntılarla da ondan razı olmak demektir. çünkü bu sıkıntılar bize bir şeyler öğretmek için de vardır. ve hayat sevinci dediğimiz şey, hiç sıkıntının olmadığı pürneşe hali demek değildir. maksim gorki'nin çok dikkatimi çeken bir hatırası var. amerika'ya gitmiş, diyor ki "bu amerikalılar o kadar mutsuz ki eğlenmeden duramıyorlar. beni devamlı bir tiyatro, sinema vs bi yerlere götürdüler. çünkü kendi kendilerine kalıp mutlu olamıyorlar." yani sevinç dediğimiz şey devamlı böyle bir pürneşe halinde olmak, hiç derdi tasası olmamak değil. hep eğlence peşinde olmak, hep eğlenmek değil. gamsız yaşamak sevinç demek değil. sevinç, varlığın içinde saklı kederi hissedebildiğimiz gibi varlığın içine saklı coşkuyu da hissedebilmek demektir. aklının bi köşesinde hep "vefat eden annenin" ve "ıspanaklı böreğin" olması demektir. baharda ağaçların yeşillenmesini, kuşların ötüşünü, içimizde çağıldayan baharları, sevdiklerimizle göz göze gelmenin sıcaklığını, bir dostun yanında olabilmenin ona zor zamanlarında destek olabilmenin mutluluğunu coşkusunu, bütün bunları yaşayabilmek demektir. işte hayatın hakkını vermek, anın hakkını vermek, vaktin evladı olmak budur. içinde yaşadığımız anı derinlemesine, hakkını vererek yaşadığımız zaman hayatın sevincine ortak oluruz. hayatın sevincine ortak olmak neden çok önemli biliyo musun? çünkü, bütünnn üzüntüler korkaktır, kendilerinden daha güçlü bi yaşama sevinci karşısında çekilir giderler. meydana çıkarsan yenilmeyi göze almışsın demektir. meydana çıkmazsan zaten yenilmişsindir. meydana çıktığın anda bir galibiyet elde etme şansın da vardır. böyle sik sik alıntılarla bitirmeyi pek sevmem aslında ama bi şeyi klişe olması ona gerçekliğinden kaybettirmez, çehov der ki: belki size sunacak muhteşem galibiyetlerim yok ama içinden çıkmayı başardığım mağlubiyetlerimle sizi şaşırtabilirim. bir mağlubiyetin içerisinden sağ salim çıkabilmek ve yeniden mücadeleye katılabilmek de ancak yaşama sevinciyle olabilecek bi şey. o zaman en azından meydana çık. yazıyı gaza gelip ilkkan gibi bitirdim amına koyim. "der paulo coelho!!!!" hsdajkç. neyse, öyle işte. öptüm bay, gömdüm say.
    1 ...