Vefatını unutup anneni bir an için mutfakta ya da oturma odasında sanmak diye bir şey var. Bilenler bilir.
Üst evin ya da alt evin mutfağından bardak kaşık sesleri gelir ve sesler kendi mutfağından geliyor sanarsın bir an. Çok kısa bir an annen birazdan adınızı seslenip kahvaltıya kaldıracakmış zannedip beyninin sana yaptığı bu kötü şakadan, bu zihin oyunundan dolayı bir an için "annee?" diye seslenecek gibi olursun mutfağa. Patates kızartması kokusunu duymayınca bunun beyninin sana oynadığı siktiri boktan bi oyun olduğunu anlarsın. Doğrusu ben, yeni demlenmiş çay kokusunun ve annemin sesinin rüyalarımdan arta kalan resimleri süpürüp gözlerimin kapaklarını yavaşça açmasını özledim.
Bence mutluluk, bir pazar sabahı sevdiğimiz birinin zaten var ve öteki odada uyuyor olduğunu bilmektir.
dikkatimi çeken durumdur. eskiden simitçiler "si miiiiiidi yeahh" diye bağırırdı, ne bileyim eskiciler "eah skiler alıyorum eah skicii yeah" diye bağırırdı. bakıyorum, simitçi geçiyor, adamın tadı kaçmış, ööööyle sessiz sessiz geçip gidiyor tepesindeki simitlerle insanların yanından. lan bi de hızlı hızlı yürüyorlar, yetişemiyor insan arkalarından. durdurduktan sonra yanına gidene kadar yarım saat geçiyor. uzaktan duysun diye ben "simitçiiiii yeah" diye bağırdım geçen. zar zor duydu adam taa ordan. satmak istemiyor gibi ağır ağır duruyor, sessiz sessiz veriyor simidi bi de. eskicileri de bayadır görmüyorum, depresyona mı girdiler n'aaptılar lan? birini durdurup "ne'n var abim? sana n'aptılar? size n'oldu böyle?:(((" diye soracam en sonunda. n'oldu size simitçi abiler, eskici abiler? konuşmak isterseniz vallaha ben buradayım, dökün içinizdekileri. lütfen eski günlerdeki gibi "simüüüüüüüüüüüüüüh simiyeeeaaaaaaaaaaaeh zmiiiiiiiidçiiyeaah" diye bağırın abiler, sesinizi özledim. bu hâliniz içimi parçalıyor, sikin kulaklarımızı eski günlerdeki gibi.
Bikinisinde astronomi, son feci bisiklet ismi gibi hiçbir anlamı olmayan fakat aslında içinde derin manalar barındırıyormuş izlenimi yaratan sikimsonik cümleler gibi duruyo. insan bakınca "hımmm acaba bize hangi derin manalara gelen şeyler söylüyor da biz anlamıyoruz" diyen ve anlamadan alkışlayan salaklara dönüşüyo.
ilkokulda olandır. ilkokulda "arkadaş olalım mı?" sorusuyla başlayan arkadaşlıklar olurdu ya, lan yemin ediyorum bunu çok özlüyorum. Arkadaşlık kurmanın kolay olduğu yıllar tabii. Büyüdükçe bu işler boka sardı, iyice arkadaşsız kaldık. Arkadaşlığın ikamesi de yok tabii. Alkol bulamayıp kolonyayı kafaya dikmek gibi arkadaş yerine konan her şey. Keşke yine "arkadaş olalım mı?" sorusuyla başlayan arkadaşlıklarım olsa.
babam son zamanlarda ara ara iç geçirerek "artık bi an önce huzurla ölsem..." falan diyor. bense kızsam mı üzülsem mi karar veremediğimden bi yerlerden bi şeyler bulup söyleme telaşı yaşarken suskunlaşıyorum. "yine mi baba?" deyip şakaya vurup gülüyorum, esprileşiyoruz. ölümsüzlüğü isteyen o kadar insanın arasında bir asırdan kısa sürecek ömrüne bile katlanamayıp "neyse yea bi gün öleceğim zaten" diyerek rahatlayan bi babaya sahip olmak tuhaf. kendisine "3 ay ömrünüz kaldı" deseler "yemin et! obaaaaaa!" falan deyip oynar anasını satiyim. deprem olsa istifini bozmadan sallanan lambaya bakıp "hssktr beklenen büyük deprem geldi. vuhuu ölüyoruz!" der. bi trafik kazasını son anda ucuz atlatsa "tüh amına koyim gene ölmedik" der. abartmıyorum. bi keresinde kahvaltıda durduk yere şey demişti bana: "insan normalde yaşlanırken ölümü yaklaştığı için üzülür, telaşlanır ya... ben seviniyorum biliyo musun? bende tersi oluyo yani." "niye?" demiştim. "dünyanın tekliflerinden uzaklaşıyorum işte, niye olacak! işkence bitiyor." demişti. babama bakınca "ya galiba o kadar da kısa değilsin hayat" diyorum. annemse tam tersi, hiç ölmek istemedi. hatta yoğun bakım kararı çıkınca konuşamadığı için kağıda elleri titreyerek şöyle şeyler yazmıştı: (yamuk yazılar anneme ait, çok zor durumda olduğu için zar zor yazmıştı)
ne kadar kalmak istediğini görüyor musunuz? üstelik bir yudum su içememesine, bir lokma yemek yiyememesine, nefes alamamasına, 50'lere düşen saturasyonuna rağmen... hiç nefes alamayan birinin inlemelerine tanık oldunuz mu? o kağıtta "burda kalsam?.." yazan yerde çok gözyaşı kurumuştur bu yüzden. geçenlerde anneannem bana bi ayakkabı gösterdi. annem almış. diyormuş ki "bunu oğlumun düğününde giyicem." evde ayakkabılarıyla dolaşıp aynanın karşısına geçip kendine bakıyormuş. ben bunu öldükten sonra öğrendim. demek bazen o yüzden öyle mahzun mahzun, ölümsüzlüğü arzuluyor gibi bakıyordu gözlerime diye düşünmüştüm. hiç ölmek istememişti. annemin ayakkabısına bakınca, o gözlerini hatırlayınca "ulan, annemin boyundan bile kısasın hayat." diyorum. çocuk gibi çok boktan masum sayılabilecek yalanlar söylerim ben, pek beceremem yani. aha bu yaşta pedere porno izlerken yakalansam, ki izliyorum (link atın lan şerefsizler), seher yıldızı donumu indirmiş "şak şak şak oov fakk dont stap dont stap ağğh" sesleri fondayken yanımdaki tuvalet kağıdı için "üşütmüşüm biraz ya sümüklerim akıyo da onun için aldım" şeklinde saçma sapan yalanlar söyleyebilirim. o da "ulan:)))" şeklinde bakar, bi şey de söylemez. bak bunlar çok saçma, masum yalanlar değil mi? ama doktor bize "özofagus kitlesinin akciğere baskı yaptığı yere gelince hava orayı geçemiyor, yakında hiç gitmeyecek ve sağ akciğer iptal olacak, enfeksiyon değerleri normal olduğunda bile nefes alamayacak. kitle aorta baskı yapıp kanama olmasına da sebep olabilir. pulmoner arter yırtıldı. müdahale etme durumu mümkün değil, her an her şeye hazır olun." dedikten sonra anneme gidip "anneciğim iyileşince beraber iskenderler, köfteler yicez" demek, 3 aydır banyo yapamadığı için saçını ve kurumuş alnını okşayıp "burdan çıkınca da ilk iş şşöööyle güzel bi banyo yapacaksın" falan şeklinde söylediğimiz yalanlar var ya, hah işte onlar hiç de masum değil, onlar son derece orospu çocuğu, son derece çaresiz, pis yalanlar. yoğun bakımda doktora defalarca "hiç mi ümit yok? binde birde bir ihtimal bile mi? yani makinaya bağladınız ve ölümünü mü bekliyorsunuz?" diye sormak, "böyle söylenmez ama üzgünüm ki öyle" cevabını alınca neşesiyle nam salmış babanı ağlarken gördüğünde gözlerini gözlerinden çevirip allah'a o kadar da inancın kalmamışken, hatta ağız dolusu küfürler etmek isterken "tıptan kesmiş olabiliriz ama allah'tan ümit kesilmez baba, mucize olacak, kurtarıcaz onu" demek, gelip insanlardan dua istemek ve bunun gerçekleşebileceğine deli gibi inanmak, ertesi gün morga giderken bile "belki yaşıyordur" diye düşünmek, "ölmemiştir ya daha durun bi görelim" falan demek, kendini bile kandırdığın, inandırdığın çok orospu çocuğu yalanlardır işte bunlar.
hayatta en güçlü kabul ettiğin insanın yüzünü kıpkırmızı, gözlerini dopdolu gördüğünde yıkılırsın. onun bizi asla bırakmayacağına dair duyduğun sonsuz itimat yüzünden, morgda bile ümit edersin ve pek de masum olmayan yalanlar söylersin. ve kendini o kadar inandırmışsındır ki, orda ne olduğunu gayet de iyi bilmene rağmen yüzündeki beyaz örtüyü açınca soğuk yüzüne ve saçlarına dokunup "nasıl ya???" diyerek şok olursun, artık ümit etmekten yorulmuşçasına öylece yüzüne bakıp ağlayamazsın. çocukça hayaller kuran annenin, "o içerdeki kitleyi alıp bi şeyin içine koysunlar, onu ben görmek istiyom, ellerimle eze eze öldürmek istiyom. beni mahvetti o uyuyan yılan. inşallah tez zamanda kurtarırlar beni ondan." demesine gülerek "kurtarcak kurtarcak, beraber ezicez merak etme." demek... "ben iyileşeyim, bütün kardeşlerimi, yeğenlerimi, heepsini de yemeğe götürcem." demesine "ben ısmarlarım ehehe." demek. altını temizlerken benden utanınca, kokusundan rahatsız olduğumu düşününce "kız lütfoş maske taktım, eldiven de var, hiçbi şey duymuyorum valla, işe sıç rahat rahat eheheh" demek. bunlar var ya, hiç de masum olmayan yavşakça yalanlar. bak bu yalanlara bakınca da "bi annen yok ama sen tam bir orospu çocuğusun hayat" diyorum.
hepimizin gözlerine tek tek baktı, zar zor el sallayıp yoğun bakım kapısından girdi. veda gibi hissetmesin diye sarılmadım, sadece her zamanki gibi ayaklarını öptüm. orada altına bez bağlamışlar, ellerini iple bağlamışlar. direnmiş çünkü. kardeşim o gün yanına beş dakika girince "çöz bu ipleri nolur" der gibi kızarak bakmış yüzüne. bezinden utanarak bakmış. kardeşim beş dakika sonra "annecim çıkacaksın, şimdi gitmek zorundayım, biz hep burdayız tamam mı?" deyince kolunu sertçe tutup kendine çekmiş, yalvarır gözlerle "gitme" der gibi bakmış. 3 gün sonra döneriz dediğimiz eve aylarca dönemedi, bi türlü banyo yapamadı, o ayakkabıyı giyemedi, o bezi çıkartamadık, o ipleri çözemedik, sen bizi böyle bi boşlukla bıraktın ya... sana ben daha ne diyeyim lan, amına koyim senin hayat. evi saran güzel yemek kokularını, iştahla ıspanaklı börek yemeyi falan özledim be, o değil de, bi zamanlar güzeldin lan hayat.
ben bi türlü tam anlamıyla üzgün olabilen bi adam olamadım. en üzgün anlarımda bile kafamda bi yerde "karpuzun en kırmızı yerini ısırmak" gibi şeyler vardı. en büyük çileği ve ennnnnnn haşmetli kirazı seçmek, kajuları dörder dörder ağzına atmak, evde tek başımayken doesn't diye osurmak, tuvalette tek seferde delikanlıca net bi şekilde löpcük diye sıçmak (kurbanlık koyun gibi bölük pörçük değil), ne biliyim bi pazar sabahı öteki odada sevdiğim birinin zaten var ve uyuyor olduğunu bilmek gibi mutluluk veren basit şeyler hep aklımın bi köşesindedir.
hele sabahları kıymalı börek yerken gör sen beni. dersin ki, ulan bu da ne çok seviyomuş yaşamayı. hep eğlenecek, sevinecek bi şeyler buluyorum.
annemin yemek borusu kanseri olup yattığı hastane odasında bile bütün gün annemle şebeklikler yapıp gülerdik. konusu ölüm, türü komedi olan bi film çekiyorduk sanki. ölümle taşşak geçiyorduk.
oluk oluk kan kustuğunun akşamında kahkahalar atmıştık mesela. ölüm kokulu onkoloji servisinde kırmızı alana yatırdıkları annemin yanına "herkesi çağırın, gelsinler" diyen doktorun haberiyle buram buram gözyaşı ve kan kokan acil servisi kapısında toplanmış, üç kardeş ve bir baba gözyaşlarını bitirmek için uzun uzun ağlamışlardı dışarıda. "ağlamış gözükmüyorum değil mi? annem anlamaz değil mi? böyle girmeyelim yanına." demişlerdi birbirlerine kızarmış gözlerini göstererek, gözlerini parmaklarıyla silerek. üç kardeş ve bir baba ağlamamak için çok uğraşmışlardı annelerinin yanında ve başarmışlardı. sarılmışlar, gözlerini kaçırmışlar, tam ağlayacak gibi olacakken bi espri patlatmışlar ve ağlamamışlardı annelerinin yanında. içlerine içlerine ağlamışlardı ya da. ağlamak için sırayla kapının önüne çıkmışlardı. iki kardeş iki sandalyede onkoloji kliniğinin bi odasında annelerinin horlama sesini dinlemişlerdi, tek istedikleri horlama sesinin kesilmemesiydi. gözleri onun ekrandaki nabzında ve oksijen seviyesinde, iki kardeş iki sandalyede bir horlama sesinin nöbetini tutmuşlardı. ekrandaki nabız yükselince onların da yükselmişti nabızları. sabah olduğunda anneleriyle ince bağırsağındaki jejunostomi üzerine şakalaşmışlardı. "üffff, kardeş, aşağıda tavuk döner gömek mi laaa" demişlerdi kardeşler birbirlerine. o gün dört kişi yürekleri ağızlarında gözyaşlarını tutamamışlardı nasılsa bi ara. babaların boğazı düğümlenmişse gözlerine bakmaz çocuklar. bakmamışlardı ama o gün uzun zaman sonra ilk defa ağlarken görmüştü üç kardeş babalarını. üç kardeş ve bir baba gözlerini kaçırmışlardı birbirlerinden. ama saklayamamışlardı gözyaşlarını. "meğer gözyaşını silmek ne kadar da zormuş" demişlerdi içlerinden, ağlamaktan bile zor. o gün... üç kardeş... fena ağlamıştı. biri bendim.
gel gelelim, hiç düşünmedim öleceğini. ciddiye almıyordum içten içe. söyledim ya, ben tam anlamıyla umutsuz, tam anlamıyla karamsar, üzgün bi adam olamadım hiç. aklımın bi köşesinde en sevdiğim yemek vardı. hep tutunacak bir şey buldum. fazla umudun kötü yanı şu: en kötüsü yokmuş gibi düşünmek. fazla umut, insanı şok ediyor. morga gidene kadar inanmıyorsun. fazla neşeli olmanın kötü yanı şu: ağlarken bile espri yapıp gülüyorsun. "ya bi dakka kardeşim, güldürme, ağlamak istiyorum ben şu an" diyemiyor kimse o an. seni ciddiyetsiz sanıyolar. büyüyemeyen bi çocuk sanıyolar. "üff bu da!" der gibi bakıyolar. fazla enerjik olmanın kötü yanı şu: çok umutsuz bi durumdayken bile tutunacak bi şey buluyosun. yığınla boku bi küp şekerle karıştırıp yemek gibi bi şey bu. kör iyimserlik artık bu. umut dediğin, bi ayağı gerçeğe bi ayağı hayale basan bi şey olmalı. ama o kadar fazla umut ediyosun ki, iki ayağı da hiç olmayacak bi hayalin peşinde koşturup duruyo. sonunda arkandan seni gerçek yakalıyo. şok oluyosun. en sonunda umut etmekten de yoruluyosun. yokuş yukarı uzuuuun süre koşup düz yolda emekleyemeyecek hâle geliyosun. bak mesela bi arkadaşım benim çantaya şöyle bi not sallamış bi gün ayrılırken:
"insan senle neşe bulur. kanserli bir hastayı iyileştirecek enerji ve huzur var sende." yazmış. hahah, ironiye bak. resmen hayatım bu cümlenin ağırlığı altında ezildi sanki. bu cümle kurulduktan yıllar sonra, bu cümleyi üzerimde denedi hayat. "hadi bakalım, görelim şu senin enerjini, bakalım dedikleri kadar var mıymışsın? dedikleri gibi kanserli bi hastayı iyileştirebilecek misin görelim!" dedi resmen hayat.
kanserli hastayı iyileştiremedim dostum. enerjim yetmedi. ama evet hâlâ enerjiğim. hâlâ gülecek şeyler buluyorum. sürekli şikayet edenlere "ya oooolum ne kafa siktin! takma amına koyim ya, sal la biraz" falan diyorum. annemin vefatından sonra taziye için evimize ziyarete gelenlere "ne bu asık surat yaa? kendinize gelin. annem de gülmenizi istedi (isterdi değil, istedi). hadi asmayın suratınızı." demişliğim var. sıfır şaka. espriler bile yaptım. delirdiğimi düşündüler. delirmemiştim. vallahi billahi delirmemiştim, gayet aklım başımdaydı. yengem bana "ağlaman lazım" dedi. "dur bakalım ağlarız, vakti var" dedim. e yazar yeğeniyim olum ben. o, çocuklarla yapılmış bi röportajda okumuş, diyormuş ki çocuklardan biri: "bir şeyi çok sevince ayrılmak zor oluyor." onun arkadaşı olan başka bi çocuk da "çok hüzünlüysek komik şeyler yapmak lazım" diyormuş. öfkeee, neşe, şu bu, belki hepsi derin bir üzüntünün alfabaleridir. bilemiyorum. belki bazıları bazı yerlerde böyle ifade ediyordur üzüntüsünü. bilemiyorum. ama evet, hâlâ komiğim, hâlâ enerjiğim, hâlâ gülmeyi ve güldürmeyi çok seviyorum. aynıyım yani, değişmedim. o sebeple sürekli dert yanan ve sikilesi kaknem suratıyla her şeyden şikayet eden biri kafamı inanılmaz sikiyor. anında uzaklaşıyorum ordan. sanki bu hayatta ıspanaklı börek diye bi şey yokmuş gibi sadece ve sürekli kötü şeylerden bahsedenlere sinir oluyorum. üçüncü sınıf yazarların bohem tavırlarıyla ucuz intihar edebiyatı yapanlara sinir oluyorum. şerbeti fazla konmuş tatlı gibi edebiyatını fazla koyup bayarlar bunlar olduğundan fazla dramlarıyla. geçmişine bi olta sallasa misinasına daima olumsuzluklar takılır bunların. sanki hayatında hiç ama hiç iyi şeyler de yokmuş gibi. en küçük sorunlarına bile büyüteçle bakar. "ieeeh yeter ulan sikerim seni de derdini de" dersin en son. "enerji emici orospu çocuğu yeter" dersin.
dert anlatılır, dertleşilir tabii, bu değil bahsettiğim. her durumu ve her insanı ilk önce kusurlarıyla tanımlayan insanlardan bahsediyorum ben. benim mesela cahit sıtkı tarancı'nın şiiri çok hoşuma gidiyo. bakmayın böyle şiirlerle de taşşak geçtiğime lan, severim ben şiir. diyo ki şiirin sonunda: pervam yok verdiğin elemden her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden valla google'dan bakmadım lan, ezberimde amk jsjf. aha bu işte, sabahları kalkıyorum, bakıyom penceremde yine gün ışığı, lan diyorum, seviyorum ulan seni yaşamak. seviyorum lannn. bi parktayım mesela. e bakıyorum tam karşımda sevgililer gitar çalıyor. karı, sevgilisine veriyo gitarı. hayatın ritmi işte diyorum, süper ya. bayılıyorum böyle sahneleri izlemeye. hayata ritim tutmak. şarkı söylemek... müthiş. arkamda çim biçen bir adam var. seslerini duyuyorum. ımmmm şööyle iyice bi içime çekiyorum çimlerin kokusunu. tesadüfe bak, tam karşımda 10 12 yaşlarında iki çocuk tek başına çimlerde oturan bi kıza çiçek uzatıyolar. kız şaşırıp gülümsüyor. izlemeye koyuluyorum o mutluluğu. biraz sonra kız onlara para uzatıyor ve çocuklar gidiyor. kız arkalarından bakıyor. aha işte hayat devam ediyo. birileri şarkı söylüyo, birileri çim biçiyo. birileri çiçek alıyo, birileri çiçek veriyo. e bi yerde akşam oluyo, bi yerde dağların ardından güneş doğuyo. biri düş kuruyo, birinin düşleri kurrrrrdukça yıkılıyo. biri penceresini açıp sokağa bakıyor, e öteki dünyaya açılan bütün pencereleri kapatıyo ama bi türlü perdeyi çekmek istemiyo elleri. biri dünyaya ilk kez açıyo gözlerini, amına koyim biri bi daha açmamak üzere yavaşça yumuyo gözlerini. biri saçlarını tarıyo, biri kızgınlıktan saçını başını yoluyo. e işte yazar yeğeniyim dedim ya olum, onun kitabındaki gibi. hangilerinin yaşama sevincine sahip olduğunu seçmek zor. bi mezarlıkta bi cenazenin başında yaşama sevinci duyan var mıdır acaba? belki en çok o zaman... e bilmem. bakıyorum belki 50, belki 70'lerinde bi kadın beline kıyafetini bağlamış, spor kıyafetleriyle yürüyor. öfff beee süper diyorum yine. ölüme hangimizin daha yakın olduğu meçhul. hangimizin daha bitkin olduğu da meçhul. ama bak o kıyafetlerine imrendim teyzem, o yaşama sevincine! sabahları neye uyandığını bilmeyen bi sürü herif var. hayatı sadece taşşak geçilesi bi şey olarak gören bisssürü herif!.. yaşamanın hakkını vermek süper. nefesinin farkında olmak ve her nefese bir ömür kıymeti vermek süper. bazı kelimelerin ruhu var bence. sevinci asık suratla konuşamıyorum ben mesela. vedayı da gülerek...
her bayrama yaklaşmak bi sevinçtir. yaşamak bi sevinçtir. sevgi, sevinç... bunlar insanın içini kanatlandıran kelimeler. "öldükten sonra bizi dirilten allah'a hamd olsun." diye bi dua duydum geçenlerde. her ne kadar allah'la aram bozuk olsa da bu dua hoşuma gitti. o duada bi yaşama sevinci var çünkü. uyku yarı ölüm gibi bi şeydir ya hani. insan şuurunu kaybediyo ve uyanınca yeniden hayata başlıyosun. insanın hayata karşı böyle bi pozisyon alması, her saniyenin kıymetini bilmesi anlamına geliyor. yani her nefes alıp verişinde mikro ömürler tükettiğinin farkında olmak... yani nefes ayıklığı... ki bu insanın varsayılan ayarı bence. asık suratlı güne başlayan bebek yok. bu cümleyi test edin. güne asık suratlı başlayan bebekle karşılaştınız mı hiç? çocuklar çoğunlukla güne şen kahkahalarla başlarlar. çocuklar yaşama sevinciyle o kadar doludurlar ki. çünkü varsayılan ayarımız bu. sonra yavaş yavaş hayatın gerçekleri onları peşlerinden yakalar ve nihayetinde sabahları tavandan bir kum torbası edasıyla sallanan bedenlerini hayal ederek uyandıkları bi zamana gelebilirler. sabahları neye uyandığını bilmedikleri bi zamana... ama işte orada bi şansımız var. şu cümle: yaşama sevinci bulaşıcıdır. evet, yaşama sevinci bulaşıcıdır bence. otobüste gülen birine bi süre sonra hep birlikte gülen insanların videolarına denk gelmişsinizdir. bi bebek gülünce gülmesini tutabilen kaç insan vardır? yaşama sevinci çocuklarda had safhadadır ve otobüste en mutsuz olduğumuz o anda bile çocuklardan biri bizi fark edip bize güldüğünde bi süre sonra ne kadar mutsuz olursak olalım biz de o çocukla beraber gülmeye başlarız. yaşama sevinci bulaşıcıdır. bi çocuk bizi o karamsarlıktan çekip kurtarabilir. bi kedi, bi köpek... ne biliyim yaşama sevincinin olduğu herhangi bir sahne. ve bu anlamda insan ilişkileri, yani hayatın kendisi çok onarıcı bi şey. insan ilişkisinde böyle onarıcı bi taraf var. hayat bu yönüyle çok besleyici bi şey. yeter ki biz doğru yerlerden beslenebilelim. işte hayat sevinci bu. besleneceğimiz kaynakların, pınarların yanı başında durabilmek... üzerinde oturduğumuz hazinenin kıymetini bilmek. hayatın içindeki güzelliği görmek, ancak hayattan razı olabilmekle, hayatın içindeki o sevinci yakalamakla mümkün. hayattan razı olmak demek hayatın bize getirdiği zorluklarla, sıkıntılarla da ondan razı olmak demektir. çünkü bu sıkıntılar bize bir şeyler öğretmek için de vardır. ve hayat sevinci dediğimiz şey, hiç sıkıntının olmadığı pürneşe hali demek değildir. maksim gorki'nin çok dikkatimi çeken bir hatırası var. amerika'ya gitmiş, diyor ki "bu amerikalılar o kadar mutsuz ki eğlenmeden duramıyorlar. beni devamlı bir tiyatro, sinema vs bi yerlere götürdüler. çünkü kendi kendilerine kalıp mutlu olamıyorlar." yani sevinç dediğimiz şey devamlı böyle bir pürneşe halinde olmak, hiç derdi tasası olmamak değil. hep eğlence peşinde olmak, hep eğlenmek değil. gamsız yaşamak sevinç demek değil. sevinç, varlığın içinde saklı kederi hissedebildiğimiz gibi varlığın içine saklı coşkuyu da hissedebilmek demektir. aklının bi köşesinde hep "vefat eden annenin" ve "ıspanaklı böreğin" olması demektir. baharda ağaçların yeşillenmesini, kuşların ötüşünü, içimizde çağıldayan baharları, sevdiklerimizle göz göze gelmenin sıcaklığını, bir dostun yanında olabilmenin ona zor zamanlarında destek olabilmenin mutluluğunu coşkusunu, bütün bunları yaşayabilmek demektir. işte hayatın hakkını vermek, anın hakkını vermek, vaktin evladı olmak budur. içinde yaşadığımız anı derinlemesine, hakkını vererek yaşadığımız zaman hayatın sevincine ortak oluruz. hayatın sevincine ortak olmak neden çok önemli biliyo musun? çünkü, bütünnn üzüntüler korkaktır, kendilerinden daha güçlü bi yaşama sevinci karşısında çekilir giderler. meydana çıkarsan yenilmeyi göze almışsın demektir. meydana çıkmazsan zaten yenilmişsindir. meydana çıktığın anda bir galibiyet elde etme şansın da vardır. böyle sik sik alıntılarla bitirmeyi pek sevmem aslında ama bi şeyi klişe olması ona gerçekliğinden kaybettirmez, çehov der ki: belki size sunacak muhteşem galibiyetlerim yok ama içinden çıkmayı başardığım mağlubiyetlerimle sizi şaşırtabilirim. bir mağlubiyetin içerisinden sağ salim çıkabilmek ve yeniden mücadeleye katılabilmek de ancak yaşama sevinciyle olabilecek bi şey. o zaman en azından meydana çık. yazıyı gaza gelip ilkkan gibi bitirdim amına koyim. "der paulo coelho!!!!" hsdajkç. neyse, öyle işte. öptüm bay, gömdüm say.
amına koyim zengin evi bambaşka bi şey lan. demin sessizce balkona çıkayım dedim. ve sıfır sesle çıkabildim. hiçbi kapı, hiçbi dolap gıcırdamıyor. lan ben bizim evde sessizce bi şey yapamıyom. kimseyi uyandırmadan bi sigara içeyim, bi çişimi yapayım diyorum, kapıyı açıyorum gacııııııırrr. bardak alayım diye dolabı açıyorum gucuuuuuurr. lan bi susun be amına koyduklarım, babam uyanacak sizin yüzünüzden diyorum, "gicüüüeeeöğürrreh çok da sikiümdeeğh" diyo bütün nesneler. bardakları bile bi ibnelik peşinde fakir evinin. kardeşimin ev bura, ulan sessiz sessiz yürümek ne harika bi şeymiş amk. tuvalete girdim. sıçtım. her şey aşırı sessiz. bi tek sıçarken ses çıktı, o da götümden. bi evde sessiz sessiz iş yapabiliyosan o ev zengin evidir arkadaş. bizim eve hırsız girse daha pencereden girerken yakalanır anasını satiyim djdj. herife mutfak havlusuyla dalarım, ıslak ıslak şapodi şapodi götüne vururum havluyu ses çıkara çıkara böyle. fonda gacır gucur sesleriyle kaçar herif jsj. "amk nerden girdik bu eve?" der. ama bu eve girse ruhum duymaz lan. dur lan bi bakiyim belki hırsız vardır da duymuyomdur, stres yaptım şimdi amk. ayrıca şöyle bi şey var: bi şeyi gizli gizli yapmaya çalışırken bütün nesneler daha yüksek ses çıkarıyor bence. deneyin. mesela dedenizden gizli sigara içmeye çalışın. böyle yavaş sessiz sessiz yürümeye çalışırken yürüdüğün yer bi gıcırdar abooov bütün komşular uyanır sanki. kapıyı açmak için kapı kolunu yavvvaaaaaaşça indirmeye çalışırsın, gıcırdamasın diye aşırı sakınarak açarsın ve bir ses: viyuuuuuvvvğh. dersin ki lan bu amına kodumunun kapısı bu kadar ses çıkarmıyodu normalde, orospu çocuğu kapı. gizli gizli su içmeye çalış mesela atıyorum. bardağı masaya yavaş yavaş koyarsın toporokkkttt diye ses çıkartır şerefsiz. mesela uyuyan birisi var, uyandırmayayım diye yavaş yavaş şarj aletini prize takmaya çalışıyosum. ayak seslerin fışır foşur hoşur, şarj aleti tokkkkkksksıfırff. ve uyandı. hay skm! nesneler bence göt. valla. ama "of çişim. uyandırmadan nasıl işeyecem lan ben şimdi?! kapı da kapalı! :" falan şeklinde panik olmamın sebebi meğersem fakirlikmiş lan. püüüü sikeyim parasızlığı. bundan sonra hep kardeşimde kalsam ayıp mı olur lan acaba. havuzunu, otu boku soran "x hanım/bey" diye konuşan güvenliğini sikeyim, bunların hiçbiri umurumda değil. olum hiçbi şey gıcırdamıyo, her şey aşırı sessiz, ben bunu diğer her şeyden daha çok sevdim laaaan. arabaları da onların olsun, havuzu da. kapıları bana versinler, valla çok özendim laaaaan.
Dün bi kız çocuğuna "iyiyim siz nasılsınız?" demeyi öğrettim.
Çocuk "Nasılsın bakalım milaa?" deyince fizibilite raporu görmüş ihsan emmi gibi bakıyodu ve sikilesi kaknem bi suratla sadece "iyiyim." deyip susuyodu. iyice kuruldum amk. Sinir olmaya başladım çocuğa. Dedim bu çocuğun ana banası belli ki yarrak gibi insanlar, du bakiyim şunu az biraz eğiteyim. "Milaa" dedim (isme bak amına koyim), "gel bakayım şöyle karşıma otur bakalım güzelim" dedim. Tek tek adabı muaşeret kurallarını öğrettim. Gülmeyi falan da öğrettim. Çocuk tebessüm etmeyi unutmuş resmen anasını satiyim, baya bi çalıştık. Neyse ertesi gün çocuk yine geldi, çocuğu denemek için "milacımm nasılsınn?" dedim amcık ağızlı ekşici kibarlığında sikindirik bi tebessümle. "iyiyimm siz nasılsınız?" dedi tebessüm ederek. Heh şöyle amına koyim dedim içimden ve kendi kendime gurur duydum, zaferimi kutladım. Çünkü geleceği potansiyel bir kezbandan daha kurtarmıştım, hak ettim bu kutlamayı. Zevksiz sikiş ürünü yamuk kafalı orospu çocukları gibi davranmayacak artık. Afffferin evlattt devam et. işte böyle böyle bitirecez kezbanları. siktiğimin kezbanietzscheleri.
Allah'ın belası bi ikilemdir. Gece uyumak üzereyken kapıya yakın yerdeki askılık gibi bi şeyin orda bi kıpırtı olur ve "anskim o karaltı benim mont mu yoksa cin mi la?" kararsızlığı yaşanır.
Sonra vücudunu cin girmeyecek şekilde battaniyeyle kaplarsın.
"Kış kış Siktir git lan cin" dersin. Umarım gidiyolardır. Ben bi keresinde rüyamda cine sövüyomuşum. "Git lan git, amına kodumun ciniii, siktir giiiiiiit" dite bağırıyomuşum. Sonra babam uyanmış öteki odadan sesime "olum kalk cine küfrediyosun uyan" şeklinde uyandırdı. O gün bugün girmezler evime. Ama bu kararsızlığı gene de yaşarım. Şerefsiz cinler. Sie.
amına koyim zengin evi bambaşka bi şey lan. demin sessizce balkona çıkayım dedim. ve sıfır sesle çıkabildim. hiçbi kapı, hiçbi dolap gıcırdamıyor. lan ben bizim evde sessizce bi şey yapamıyom. kimseyi uyandırmadan bi sigara içeyim, bi çişimi yapayım diyorum, kapıyı açıyorum gacııııııırrr. bardak alayım diye dolabı açıyorum gucuuuuuurr. lan bi susun be amına koyduklarım, babam uyanacak sizin yüzünüzden diyorum, "gicüüüeeeöğürrreh çok da sikiümdeeğh" diyo bütün nesneler. bardakları bile bi ibnelik peşinde fakir evinin. kardeşimin ev bura, ulan sessiz sessiz yürümek ne harika bi şeymiş amk. tuvalete girdim. sıçtım. her şey aşırı sessiz. bi tek sıçarken ses çıktı, o da götümden. bi evde sessiz sessiz iş yapabiliyosan o ev zengin evidir arkadaş. bizim eve hırsız girse daha pencereden girerken yakalanır anasını satiyim djdj. herife mutfak havlusuyla dalarım, ıslak ıslak şapodi şapodi götüne vururum havluyu ses çıkara çıkara böyle. fonda gacır gucur sesleriyle kaçar herif jsj. "amk nerden girdik bu eve?" der. ama bu eve girse ruhum duymaz lan. dur lan bi bakiyim belki hırsız vardır da duymuyomdur, stres yaptım şimdi amk. ayrıca şöyle bi şey var: bi şeyi gizli gizli yapmaya çalışırken bütün nesneler daha yüksek ses çıkarıyor bence. deneyin. mesela dedenizden gizli sigara içmeye çalışın. böyle yavaş sessiz sessiz yürümeye çalışırken yürüdüğün yer bi gıcırdar abooov bütün komşular uyanır sanki. kapıyı açmak için kapı kolunu yavvvaaaaaaşça indirmeye çalışırsın, gıcırdamasın diye aşırı sakınarak açarsın ve bir ses: viyuuuuuvvvğh. dersin ki lan bu amına kodumunun kapısı bu kadar ses çıkarmıyodu normalde, orospu çocuğu kapı. gizli gizli su içmeye çalış mesela atıyorum. bardağı masaya yavaş yavaş koyarsın toporokkkttt diye ses çıkartır şerefsiz. mesela uyuyan birisi var, uyandırmayayım diye yavaş yavaş şarj aletini prize takmaya çalışıyosum. ayak seslerin fışır foşur hoşur, şarj aleti tokkkkkksksıfırff. ve uyandı. hay skm! nesneler bence göt. valla. ama "of çişim. uyandırmadan nasıl işeyecem lan ben şimdi?! kapı da kapalı! :" falan şeklinde panik olmamın sebebi meğersem fakirlikmiş lan. püüüü sikeyim parasızlığı. bundan sonra hep kardeşimde kalsam ayıp mı olur lan acaba. havuzunu, otu boku soran "x hanım/bey" diye konuşan güvenliğini sikeyim, bunların hiçbiri umurumda değil. olum hiçbi şey gıcırdamıyo, her şey aşırı sessiz, ben bunu diğer her şeyden daha çok sevdim laaaan. arabaları da onların olsun, havuzu da. kapıları bana versinler, valla çok özendim laaaaan.
"Belki sevişiriz donu"nun tam tersi. Sevişme konusunda en ufak bir ümidi olmayan hüzünbaz osbircinin gacoyla buluşmadan evvel "bu zemheride götümüz bari donmasın amk" diyerek giydiği içliktir.
Fakat bir de içlikle sekse yakalanmak diye bir şey var ki onlardana biri de benim.
ocak ayında sürpriz bir sevişme yaşadıydım. hiç beklemiyodum benlen sevişeceğini. millet "belki sevişiriz donu" giyer. Ben de "kesin sevişmeyiz içliği" giyip çıktım. hem de dede içliklerinden, böyle beyaz beyaz. o sene de bir zemheri vardı var ya abaaav, belime kuşak bile bağlarım, öyle bir aydı o. neyse işte, işler beklediğim gibi olmadı, karı evine çağırdı beni. benim aklıma direkt içliğim geldi. dedim hasssiktiiiiğr yarrağı yedik amk. sonra amaaaaaan ne sikimse deyip koyuldum yola. bu sürpriz seks gecesinde pantolonu çıkardım. sonra içliği çıkardım. Hatun kişi gülmeye başladı tabii. ben de gülmeye başladım. "ne var lan bu zemheride götümüz mü donsun?" dedim. cidden çok soğuktu ya, ocak ayında sevişilir mi be? ha gene seviştik mi seviştik. ama insan sevişirken kahkaha atar mı, ayıptır. konsantresi bozuluyor insanın. o içlik de çıkmıyor öyle zamanlarda. yarım saatte soyunuyor insan. çorabın içine sokmuşsun falan, görüntü bildiğin şaban, soyunması moyunması zahmetli iş. bi de düşünsene karının seni soyduğunu. romantik bir eylem diye çıktığı yolculukta kan ter içinde kalıyor beni soyacam derken. yazık yani.
Anlamadığım amaçtır. Lan nerde bi atatürk heykeli görsem altındaki atın taşşakları gözümü alıyor.
ben bu atatürk heykellerinde ilk olarak atın taşşaklarına bakmadan duramıyom. gözüm illa bi kayıyo ve "abooov neuzubillah düşman götüne bu neymiş laaa" iç sesiyle bütün konsantrem bozuluyo. içimdeki sanatçıyı öldürdünüz lan heykeltıraşlar. geçen ne alakaysa roma heykellerinin ayaklarına bakıyodum. ikinci parmağı baş parmağından uzun oluyo bu sandaletli broların genelde. sonra seke seke en sonunda bi atatürk heykeline geldim. atın üstündeydi paşa. atta gene her zamanki gibi bi yer dikkatimi çekti. bi baktım bunun da kocaman taşşakları var. daha da meraklanıp bissürü at heykeline baktım. aman yarabbi hepsinde devyarasa taşşaklar var. bu heykeltıraşlarda bi ibnelik var bence. bu atların tenasül uzvunu niye bu kadar ayrıntılı yapıyolar vallaha anlamıyorum. adam anatomi çalışmış, kas detayı vermiş, damar işlemiş, mermeri yontmuşşşşşşşş ve bütün detaylarıyla taşşşak yapmış amına koyim ya. taşşak da yapmayıver kardeşim. olmayıversin yani. kimse sana "hani bunun taşşakları nerde, bilyeleri topacı??" diye sormaz yav. kimse sana "at tamam da taşşaklara biraz karakter katalım" demezzzzz... demez yav! vallahi de demez billahi de demez. ya "burası da daşşak işte, biliyosunuz" şeklinde şöyle göstermelik bi şey çiz geç la, bu kadar ayrıntılı taşşak yapımı niye yani, önemli olan at ve üstündeki, bu ne azim be kardeşim. yap atını, koy üstüne atatürk'ü bitti gitti la, ayı gibi billur yapmış oraya üşenmeden ya. hayır bu at heykellerinde bunu hep yapıyolar. bi insanın atatürk heykelinde ilk gözünü alan yer at taşşağı olur mu ya? oluyo. vallahi oluyo yani. oraya bakmıyosa insanlar beni uç uca ekleme yöntemiyle siksinler yani. bakıyonuz lan şerefsizler itiraf edin. o kadar büyük ve detaylı ki her şeyi unutup "aboo düşman götüne" şeklinde taşaklara bakıyoruz, evet. taşşaklar parlıyo "bahele bana bi bah yeeenim" diyo taşşaklar. burdan heykeltıraşlara bi şey sormak istiyorum: siz hiç ataş böcüğü gördünüz mü? peki siz hiç antilop taşşağı gördünüz mü? ben de size antilop taşşağı göstersem hoşunuza gider mi he gider mi?:( yoksa bizimlen taşşşşak mı geçiyonuz siz la? o değil de ne kadar çok taşşak dedim ya. sol taşşağım ağrıyor anne... ühü.
"Yeni tanıştığım insanlara artık ilk fırsatta "Herkesin seni bir gün satabileceğini biliyorsun di mi?" diye soruyorum. Bak hatta ona kıyak olsun diye yönlendirme de yapıyorum, "Bu böyledir, di mi?" kalıbıyla soru sorarak boş kaleye gol attıran orta saha oyuncusu edasıyla asist yapıyorum. Bundan sonra ona kalan sadece tek bir dokunuş. "Hayır ya, ben insanlara güveniyorum" minvalinde bir cevap alıyorsam pek ısınamıyorum ona. Tamam diyorum, bu dayak yememiş. Yediyse de boş yere yemiş. Zira dayak yemek sadece üzerinden ders çıkarılırsa faydalıdır. Çektiği acılarla övünen insanlardan da nefret ederim zaten, tamam o acıyı çektin de ondan sonra neyi değiştirdin amcık ağızlı? Yaşıyla övünen insanlardan da bu yüzden nefret ederim.
acı bir gerçek. herkesi kendin gibi sanıyorsundur. insanların dinlediğin şarkıya senin kadar duygulandığını, okuduğun kitaptan senin kadar etkileneceğini, baktığın ormana, dağa senin duygularınla baktığını sanarsın ama gerçek aslında öyle değildir. bir eşya bulsan sahibini ararsın, birisine yardım etmek, merhamet vb. duygular hâlâ içindedir ama herhangi bir eşyanı beş dakika başıboş bıraktığında ve çalındığında o yanındaki kalabalığın hiç de öyle olmadığı gerçeği yüzüne tokat gibi çarpar. yardım etmek istediğin insan bile seni ilk gördüğünde aklından "ben bunu nasıl sikerim?" diye geçirmektedir.
dışarıdayken kimse böyle söylemez ama böyle düşünürler. ve bunu en çok sosyal medyadaki insanların yorumlarından fark edersin. bildiğin kötüdür insanlar. ne acı.
yüz yüze dostluklar vardır.
güneşle ayçiçeğinin dostluğu, böyle bir dostluktur mesela. ayçiçeği
sabahtan akşama kadar hiç ayıramaz yüzünü güneşten.
uzak dostluklar vardır.
denizlerin ortasındaki bir adayla, dağların arasındaki bir göl, birbirlerinin
uzak dostudurlar. dostluklarını gündüz kuşlarla, gece yıldızlarla iletirler
birbirlerine.
sessiz dostluklar vardır.
dilsiz bir adamın elleriyle, dilsiz başka bir adamın elleri arasında sessiz bir
dostluk oluşur. her şeyden konuşur sessizce bu eller.
zorunlu dostluklar vardır.
pazarla pazartesinin dostluğu gibi. pazar ağır bir gündür, pazartesi hızlı
bir gün. ayak uyduramazlar birbirlerine. ama dost olmak, yan yana durmak
zorundadırlar.
uzun dostluklar vardır.
ikindi güneşinin altında uzayan gölgeler birbirine kavuşurlar ve uzun boylu
bir dostluk oluşur aralarında.
günün birinde ölen dostluklar vardır.
kanuni süleyman’la ibrahim paşa’nın yıllar süren dostluğu, bir gün
bıçakla kesilir gibi kesilivermiştir ortasından. hatta sonra kanuni süleyman
ölmesini ister ibrahim paşa’nın. ve hatta yerine getirilir bu isteği, kanuni
süleyman’ın.
vakitsiz dostluklar vardır.
bir peçete, bir kâğıt mendil vakitsizce dostu oluverir gözlerinizin…
zaten varsa dostluklar vardır sadece.
ekmek gibi, su gibi tanıdık geliyorsa size biri; o sizin dostunuzdur.
bakımsız dostluklar vardır bir de.
ama n’olur olmasın bakımsız dostluklar!
(bkz: yıldızlı atlas)
"can sıkıntısının ne olduğunu tuvalette sıçarken deterjan ambalajı yazılarını ezberleyen adam bilir.
idamın adalet mi cinayet mi olduğunu münevver karabulut'un annesi bilir, televizyonda apo'yu, askerde kaybettiği oğlundan daha çok gören anne bilir.
çaresizliği, kıskançlığı, yolda babasıyla el ele yürüyen bir çocuk görünce yumruklarını sıkan başka bir çocuk bilir.
yalnızlığın ne olduğunu tuvalete girip sıçarken kapıyı kapatmayan bilir.
"aman siktir et bi daha nerden görcekler beni" hissini, otobüsün sıkışmış camını açmak için uğraşıp açamayan, dolmuşta "müsait bi yerde" derken sesi bi an tiz çıkan genç bilir.
örtbas etmenin ne olduğunu tuvalette işerken kazara pantolonuna bikaç damla çiş sıçratan, sonra üstüne su sıçramış sansınlar diye lavaboda bilerek üstünü ıslatan çocuk bilir.
gençliğin kıymetini bir zamanlar sahnede gitar kırıp civciv ezerken, yaşlanınca işi sempatikliğe vurup justin bieber'li kaşmir halı reklamında oynayan ozzy osbourne bilir.
rezilliği aynaya baktığında tüm gün burnunun üzerindeki sümükle dolaşmış olduğunu farkeden bilir.
değersizliği yazdığı hayvani uzunluktaki mesaja ":)" cevabını alan bilir.
hak yememeyi ve mahcubiyeti, eve çağırdığı arkadaşıyla oynarken annesi önlerine yemek koyduğunda "bana daha fazla koymamıştır inşallah" diye düşünüp çaktırmadan tabakları kontrol eden ev sahibi çocuk bilir.
bakıyorum etrafa, o kadar her şey hakkında bir fikri olan, o kadar her şeyin en doğrusunu bilen denyo var ki, vay amına koyayım diyorum, neler yaşadınız lan siz böyle? oturduğun yerden idealist idealist atıp tutmak kolaydır ekşici, siktir git önce kapıyı kapatmadan sıç, mutlu bi aile görünce yumruğunu sık, burnunda sümükle dolaş, gel ondan sonra ahkâm kes, ondan sonra olmamış de. hayata jüri üyesi olarak mı doğdunuz ne çeşit götverenlersiniz anlamadım ki ben sizi."
Not: bazı insanların annesi orospu olmaz ama kendiai orospu çocupu olur. Bu bir karakter tanımıdır.
Yemin ediyorum bu sözlükte had safhada mükemmel orospu çocukları varmış ya. Komik olduğunu zanneden, işi gücü ona buna sataşmak olan hayatsız piç kuruları, oturduğu yerden "olmamış" diyen, idealist idealist atıp tutan, hayata jüri üyesi olarak doğmuş orospu çocukları. Nasıl bir götverensiniz anlamadım ki.
Kanser. Bir senedir annemin kanser tedavisi ile uğraşıyoruz. O kadar yorucu ki. Özofagus malign neoplazmi 4. Evre. Yemek borusunda kitle var. Oldukça büyük. Ve en kötüsü aorta bitişik. Yani şu malum hayatî atardamar. O yüzden ameliyat ölüm demekmiş. Ağızdan beslenemiyor diye ince bağırsaktan jejunostomi taktılar. Oradan iki saatte bir enjektörle mama veriyoruz. Kemoterapi devam ediyor. Küçük küçük iyileşmeler var, bizi ümitlendiriyor. Allahım inş her şey daha da iyi olacak. Çok zor bir hastalık bu çok yorucu ruhen bedenen çökertiyor...
Dua ederseniz sevinirim.
He bu arada burada yok iş yerindeki toksik insanlar yok şu bu diye entry girenler başınıza böyle bir şey geldiğinde onların hiçbiri sikinizde bile olmuyor. Ne kadar boktan dertleriniz olduğunu umarım anlamazsınız.
bazen "iyi akşamlar" derler. "ben bunu eve götüreyim ya lazım olur" diye alır bikaçını eve götürürsün o "iyi akşamlar"ın. ama bi türlü iyi olmaz o soktumunun akşamları.
bazen kapkaranlık akşamlar için yıldız biriktirirsin. ama bi türlü fırlatıp göğe asamazsın koduğumun yıldızlarını. ışığı içini aydınlatmaz. öyle karanlıkta mal gibi oturup duvarı seyredersin.
bazen okul önlerinden geçerken falan "çok sessiz kaldı bu aralar ev ya biraz çocuk sesi alayım bari" diye çocuk seslerinden, okul zillerinden filan toplarsın. eve gidersin, çıkarırsın ama bozulmaz o kaygı verici sessizlik.
bazen o kadar uzun süre konuşmazsın ki babanla bile. bi gece vakti mutfaktasındır. bi şey isteyecek olursun. örneğin "ya baba yarın faturanın son günü de onu yatırsak?" diyeceksindir yarın, utanmadan bu yaşta para isteyeceksindir, hani hep de unutursun ya, gece kapı sesini duyarsın, babandır. "dur aklıma gelmişken şunu söyleyeyim ya" dersin. gayri ihtiyari gece yarısı uzun zamandır babana seslenmediğini fark ederek "baba!" dersin, ayıp olmasın diye hem de gecenin bi yarısı tuvalete kalktığını göre göre, naptığı çok belliyken, lafa önce "napıyosun?" diye girdiğini fark edince "napıyorum ben ya baban lan o senin" diye içinden geçirirsin. sanki telefonda uzun süredir konuşmadığın bir arkadaşınla konuşuyorsun. sanki az samimi olduğun birinden sigara istiyorsun...
o an çok garipsersin, babanla bile bu kadar yabancılaşmış olmayı.
esprilerine artık mimik bile kımıldatamadığın bi zaman olur bazen. babanın düşen yüzünü, "olum ayıp olmasın diye gülseydin bari" diyen bakışını görürsün, anlarsın ama işte elinden de bi şey gelmez bazen.
bazen o kadar yorgunsundur ki kelimeler ağzından güçsüz bir istekanın değdiği top kadar yavaş, hareketsiz çıkar. anlaşılmaz kelimelerin. şaşırırsın kendine. normalde eğlenceli bir sunum yapacak kadar öz güvenin ve iyi bir diksiyonun varken "he? efendim?" en çok duyduğun soru olmuştur artık anlaşılmaz cümlelerine. en sonunda dayanamayıp "çok soru soruyosun anne!" dersin annene bile.
ya da dudaklarının kımıldamadığı bi hı hı döngüsüne girersin cevaplarınla. hı hı döngüsü evet, bilirsin onu, yaşadıysan eğer.
- dünkü elbiselerini mi giycen yine?
- hı hı.
- siyah tişört?
- hı hı.
- krem renkli gömlek?
- hı hı.
- pantolon?
- hı hı.
- her seye hıhı hıhı diyosun.
- hı hı.
- çok yorgun görünüyosun.
- hı hı.
annen elinde bir gazeteyle gelir. ogluş der tırnak makasını göstererek, "hadi tırnaklarını kes artık".
baban, tırnaklarının bu kadar uzun olmasının tek bir izahı yok, der. susarsın.
annen başında dikilir kesiyor musun diye. zorla kesersin konserve açacağı kıvamına gelmiş tırnaklarını.
o kadar mecalsizsindir ki tırnak keserken bile "getir ben keseyim istersen" der annen.
peçeteni hazırlar, çakmağını, kitabını... peşinden dolaşır. bir bebek gibisindir adeta. kalbin ağzında atar. ittire kaktıra yaşarsın.
neye mecalin kalmıştır ki konuşmaya olsun. neye mecalin kalmıştır ki tırnak kesmeye olsun.
bazen yaz vakti bi işe girersin, bi kahveciye. adamın biri bi laf söyler, ağrına gider. bu yaşta olduğun hale gider tenhada ağlar, gecesine de gider hiçbi şey olmamış gibi girersin eve.
bazen yolda giderken gözyaşlarını tutamadığını fark edersin de bi bahanesi olsun diye mezarlığa girersin. tanımadığın bi mezarın başında rahat rahat ağlayıp seni öyle görünce "allah rahmet eylesin, başın sağ olsun" falan diyenlere çaktırmayıp "sağ olun" dersin.
bazen o kadar yorulursun ki tuvaletin kapısını kapatmaya üşenir, kapısı açık sıçarsın.
kıyafetini seçemezsin, "hı hı" dediğin birini ya da eline attığında denk geleni çeker çıkarır, beş dakikada giyinir öyle çıkarsın.
bazen o kadar yorulursun ki "hocam ben hastayım gelemeyeceğim" diye yalan söylersin. eğilip ayakkabı bağcıklarını bile bağlamaya üşenirsin.
bazen o kadar uzun süre çıkmazsın ki evden. bi çıkarsın "oha yolu yapmışlar amınakoyim" dersin. "bu ev var mıydı lan" dersin.
bazen sigaranın külünü küllüğe atacağına içecek dolu bardağa atıp hay kafanı sikeyim dersin.
bazen baban durduk yere "of"lar. senin için üzüldüğünü bilirsin. bi şey diyemezsin.
eline bir peçete selpak tutuşturur dışarıya çıkarken annen.
şunu da koy cebine nolur nolmaz, der.
peşinden dolaşır.
bunalırsın.
oraya atma annem, bak buraya at der annen bazen, anne beni bi rahat bırak, dersin.
bazen hiçbi şeyin değişmediğini görürsün. aslında hep bildiğin 17 yaşında kolbastı yapan bir ergen gibi titreyerek saçma sapan hareketler yapan birisi olduğunu düşünürsün. 17 yaşında ergenlik dedikleri şey aslında 27'nden sonra orta yaş bunalımı olmuştur. yeni bir isim bulmuşlardır o haline. değişen tek şey sikik bir isimdir bazen.
bazen "aldın her şeyini değil mi" diye sorar annen. "anne sorma" dersin. gider masalara bakar güvenemediğinden. çıkışta evdesin değil mi der. planın yoktur ki. üç saat sonrasını bile düşünemezsin. emin değilsindir, kafa sallarsın, hı hı dersin, akşam olur gitmezsin.
"kendini komik zanneden, komik olmaya çalışan, komikliğin prim yaptığına inanan ne çok kişi görüyorum son zamanlarda…
“insan maymunluğu”nun bu kadar ayağa düştüğü, sokaktaki adamın dünyasına bu kadar indiği başka zamanlar oldu mu, bilmem…
ikinci sınıf cem yılmazlar, üçüncü sınıf şahanlar, beşinci sınıf beyazlar, kendini aykırı bir komiklik dehası sanan zavallı okanlar etrafımızda uçuşuyor. evet, bu komik adamlar toplumun bütün katmanlarında kendini seri bir şekilde kopyalayarak, dolly dolly klonlarını sürüye salıyorlar… nesillerin beynini, davranış kalıplarını programlıyorlar. inanmazsanız, insanların genel anlamda ‘çağrışımları’nın nelerle otomatik olarak harekete geçtiğine, hangi çağrışımların hangi kanallardan geldiğine bir bakın… özellikle facebook, twitter, youtube nesline bir bakın: mesela, onlara bir punduna getirip ünlü filozof aristoteles’in isminden bahsedin ve bekleyin. çoğunlukla cevap şöyle olacaktır: “o ne lan, ariston gibi bir şey mi?” (bu son cümle için ben kendi adıma özür dilerim.) blaise pascal’dan bahsedin. çoğunlukla cevap şöylece tezahür edecektir: “pascal nouma mı baba ya!” anasır-ı erbaa (dört element) tabirini kullanma cesaretinde bulunun. çoğunlukla çağrışım biçimi ve verilen tepki: “hava, su, toprak, tahta. he he he…”
gerçi ahmet hakan sağolsun hadiseye biraz olsun dokundu ama devamı gelmedi. durum komedisi altında yapılan dangalaklıkların bu toplumda bu kadar yankı bulması daha fazla ilgiyi hak ediyor. recep ivedik filmlerinin on milyonu aşan miktarda, belki de yirmi milyon civarında izlenmesi acaba bize türkiye toplumunun zihin haritası adına ne söylüyor? insanlar kendisinde hiçbir karşılığı olmayan, duygu ve düşünce dünyasına, ilgi ve davranış sahasına denk düşmeyen, zevk ve estetik düzeylerinde karşılığı olmayan bir şeye ne kadar itibar edebilir? kim neyi izlerse izlesin diyeceğim bir şey yok, fakat her evde, her sınıfta, her ortamda yüzümüze bildik hareketlerle bakıp duran bunca recep ivedik’le ne yapacağız? bu ülkenin çocukları recep ivedik’ten, olacak o kadar’dan, çok güzel hareketler bunlar’dan daha fazlasını hak etmiyor mu? soru(n) budur… (soru(n)u anlamaya çalışmak yerine ‘daha iyi biliyorsan kendin yap’ kolaycılığına kaçan varlık, seni çok iyi tanıyorum, bilesin…)
yer: bir üniversitenin sosyal bilimler konferans salonu. konu: insanın evrendeki yeri. soru: - konuya ilişkin sorusu olan var mı arkadaşlar? genç bir el havada: - eee şeyi soracaktım, saatiniz kaç, nı ha ha… sonuç 1: salonda kopan kahkaha tufanı… sonuç 2: sessizlik, salondaki her göze tek tek bakan bir adam ve trajik bir tebessüm…
her yerden, her köşeden vıcık vıcık şov, kıvıl kıvıl komiklik fışkırıyor. ucuz, pespaye, sıradan, zavallı komiklik. ve bu her yanı saran veba, zihinleri kumanda eden kimi kanaatlerle, kimi popüler kültür masallarıyla kartopu gibi büyüyor. örnek mi? ‘kadınlar komik erkeklerden hoşlanır’ klişesi. bu klişeden hakikaten hoşlanan komik kadın ve erkekler yok mu? dünya kadar… ellerini yelpaze gibi sallayıp boğulurcasına gülen, küçük dilinin titrek kıvrımlarını kikirdek ve fikirdek efektlerle sık sık gösteren, her kelimeye, her hata ve sürçmeye, kronik bir krize yakalanmışçasına gülen (belki de kahkahayla ağlayan demek daha doğru olur, zira kahkaha bazen ağlamanın bir türüdür), vara yoğa, ota bota gülmekten ‘yarılan’, hep gülmek isteyen, gülemediğinde can sıkıntısı yumağında boğulan bir tür, zincirlerinden boşanmış sokaklara akıyor…
‘kadınlar komik erkeklerden hoşlanır’ diye diye her türlü ciddi, sıkı konuyu ve bu konularla uğraşanları cüzzamlı ilan edip, yalnızlığa ittiniz. böylece ortalıkta hep tribünlere oynayan, komiklik ishaline tutulmuş gibi konuşan, ambarında farelerin oynaştığı zavallı vitrin tipleri cirit atıyor. sonra da gelsin ‘adam gibi adam yok şekerim’ höpürdenmeleri…
sanki dünya bir stand-up sahnesi, geriye kaykılıp, ‘haydi bakalım şov başlasın, hadi ama biri beni güldürsün’ diyorsun herkese. çoğu öğrenci öğretmenine böyle diyor mesela: ‘hadi beni güldür, canım sıkılıyor…’ sanki bilgisayardan, cep telefonundan ard arda gülücük sembolü gönderince gülümsemek gibi bir şey hayat dediğin. sanki…
koltuğa uzan ve pasif eğlence başlasın…
pasif eğlence kültürüne tiryakilik kazanan kitleler, kendilerinin aktif olması, katılımcı, üretken, derinlikli olması, bedel ödemesi gereken her türlü nitelikli işten nefret ediyor ve ‘canı sıkılan adam’ haykırıyor: ‘biri beni eğlendirsin…’ ünlü düşünür guenon’un ‘niceliğin egemenliği’ dediği durum biraz da buradan seyr (teorya) edilmeli…
elbette biliyorum komiklik, güldürük başka mizah başka… m-izah… mizahın bir izah türü olduğunu bilmeyen mi var yahu… ve insan özünde mizahsız yapamaz. ironi, trajediye karşı derinden bir gülüştür elbet. espri, ruhun derin bir yansımasıdır (adı üstünde spare, spiritüel, espri: yani ruhsal). kara mizah, uçuruma baktığında uçurumun da sana baktığını bilmekten başka nedir? bilirim ki espri zekanın terlemesidir, dehanın göz kırpması…
hayatta en çok ilgimi çeken “sıkı’cı” adamlardan (yani sıkı çalışan, işini sıkı tutan, kılı kırk yaran, eleğinin gözenekleri sıkı olan, -frenkçede hardworker dedikleri- anlamında kullanıyorum) biri olan h. bergson’un insanı “gülen tek varlık” olarak okuyuşu içimde uğulduyor: “komik doğada değil, insandadır. insan bedeninin farklı durumları, mimik ve hareketleri, bize basit bir makineyi çağrıştırdığı ölçüde gülünçtür. komik, özden üstün olmak isteyen biçimdir; dikkatimizi insanın manevi yanından çok, bedensel yanına çeker. bir kişi bize ne zaman bir nesne izlenimi verse güleriz. tekrarlama, tersine çevirme, rollerin değişmesi, hayatın makineleştirilmesi... doğallığı bozulmuş her düşünce ve davranışta komik bir taraf buluruz.”
hasılı; bu komiklik çöplüğünün tam ortasında, ruhsuz komiğin cansız uğultularında, derinliğin kaybolduğu her türlü sığlıkta ihtiyacımız olan tek şey, “sıkı’cı” adamlar ve “sıkı’cı” konulardır. komiklerin bayağı iktidarından bıktık…"
not: mürekkebinin koyuluğu bir hayli seyreltilmiş böylesine ‘komik’ bir yazıda canınızı sık(ıla)mak isterdim. özür dilerim…"
bir keresinde bir bakkala girdim. adamlar beni ciddi ciddi geri zekâlı olduğuma ikna ettiler. bakkaldakilerle o kadar çok konuştuk ki... nereden girdiysek din, siyaset konuşmadığımız konu kalmadı. yalnız benim entelektüel birikimim cidden acınacak seviyedeydi. hayatımda gördüğüm en entelektüel bakkal burası olabilirdi gerçekten, bunu hiç beklemiyordum. aşırı ikna edici konuşuyordu hepsi. âdeta bir hukuk profesörü gibi diplomatik bir dille konuşuyorlardı. bir ara herifçioğlu o kadar karışık konuştu ki bi bok anlamadım. ben anlamadıkça beni ezdi de ezdi. "beyefendi anlatamıyorum galiba, şekillerle anlatayım isterseniz." falan dedi. adamın gözlerindeki sarsılmaz öz güveninden o kadar korktum ki bir an ben de geri zekâlı olduğuma inandım ve onun onayını almak için saçmaladım da saçmaladım. karşısında ıslak bir kedi gibi titredim. neredeyse bakkalda köşeye çömelip başımı iki elimin arasına alıp "ben geri zekâlı değilim:(( ben geri zekâlı değilim:((" diye tekrar edecektim. o an artık tek amacım muhtaç olduğum saygıyı kazanmak ve bir geri zekâlı olmadığımı ispat etmekti. aklıma ne gelirse söylüyordum. bildiğim her şeyi cümle içinde kullanmaya çalışıyordum. yusuf kaplan gibi gerekli gereksiz her cümlede ontolojik, epistemolojik, batı, avrupa, islam, medeniyet, tasavvur, seküler, pagan, hristiyanlık, laik, greko, latin, doğu, kapitalizm, zihin, post modernizm, protestanlık, sömürge gibi kelimeleri kullanıyordum. adam bu alakasız cümlelerimden sonra ümitsizce derin bir nefes aldı ve sesli biçimde verdi.
bir ara kendimi hunharca kıvanç överken buldum. konuyu ne ara buraya getirmiştim akıl alır gibi değildi ama "hunharca kıvanç övmek isteği" diye bi şey var arkadaşlar. "ama kıvanç kendini çok iyi yetiştirdi. helal olsun." falan dedim. herkes bi kafasını salladı, böyle "evet evet" falan dedi, onayladı.
oh be saçma da olsa bi konuda onaylanmıştım. sonuçta bu da bi şeydi. kıvanç övmek evrensel bir şey arkadaşlar, sıkıştığınız zaman yapın bunu, yüzde yüz çalışıyor.
içimde daha fazla tutamayacağım. size bi şey anlatacam.
ömrüm boyunca yapabilmekle övündüğüm eften püften bir başarım var. utanmasam cv'ye de yazarım. ısrarla övünüyorum bununla. alakasız hemen her yerde bu becerimi satmışımdır.
bacaklarımı sıfır açabiliyom. (bak gene)
bi keresinde bursa'da bi gençlik kampındayım. böyle çadırlarda kalıyoruz, kızlı erkekli karışık bi şey. kampın galiba son günlerine doğruydu, bi yarış düzenlemişler. gençler yeteneklerini gösteriyorlardı. ergenliğin doruk noktasındayız. her grup ne yapacağını önceden kararlaştırmış. bizim grup da "ee biz ne yapacağız?" diye kara kara düşünürken ben "benim bi fikrim var!" diye atıldım. gözler üzerime çevrildi. yüzümde "follow me beybi kamon" diye bakan bir ifade var. ama nasıl merakla bakıyorlar ağzımın içine. bi de bunlar bi anda etrafımda toplanınca iyice bi havaya girdim.
"öyle bir şey yapacağım ki birinci olacaz, bana bırakın," dedim. tabii ki bacaklarımı sıfır açacaktım ehehehe. grup ismini yazdırttım anons edilmek üzere. gruplar sırayla çıkıyorlar. olay şu: ismi okunan grup daire şeklinde konumlanmış seyircilerin tam ortasına çıkıyor, beş on dakika akrobatik gösterilerini yapıyor, çıkıyor ve alkışlanıp bitiriyor. bir grup geliyor beş dakika, öteki grup geliyor on dakika hoplayıp zıplıyor falan. parendeler, taklalar ne bileyim envai çeşit hareketler. ama bayağı detaylı yani.
sıra bana geldi. grubumuz anons edildi. tek kişi ağır ağır çıktım tam ortaya. seyirciler kalabalık. bi şok oldular tabii. bir önceki gruptan kalma coşku yerini merak dolu bir sessizliğe bıraktı. muazzam bir sessizlik var. bütün gözler üzerimde. daire şeklinde konumlanmış izliyorlar ortadakini, yani beni. kafalarda soru işareti: bu çocuk niye tek çıktı la?
umursamadım hayret dolu bakışları ve gösterime başladım. tam ortaya geldim, cort diye bacakları ayırdım ortadan ikiye, sıfırımı açtım. sonra da hiçbir şey olmamış gibi "size bu kadar gösteri yeter ibneler!" dercesine kalktım, arkamı döndüm, yürüdüm, gittim.
gösterim tam tamına sahneye girişi, çıkışı ve şovuyla beraber 10 saniye sürdü. ama olsun sonuçta küçük ama etkili bir vuruş yapmıştım. kesin birinci olacaktık. önce bi anlam veremediler. hareketi yaptığımda kalabalıktan "vuaa!" diye şaşkınlık verici bir ses çıktığını hatırlıyorum, o kadar. sunucuyu da hiç unutmam, şair mevlana idris'ti. şok oldu adam.
bence tek sorun gösterimin yeterince planlanmamış çok kısa bir gösteri oluşuydu. yavaşça oturduğum yerden kalkıp seyirci ne olup bittiğini anlamadan şaşkın bakışlar arasından yürüyüp sahneyi terk ettim. arkamda büyük bir sessizlik bırakmıştım. dünyanın en kısa gösterisini icra etmem sanırım onları şok etmişti. bense umursamadan yoluma devam ettim. hatta o an karşıma bi kedi çıktı. bi de utanmadan "gel bakayım pisi pisi..." diye kediyi çağırıp sevdim. öyle bir umursamazlık. her neyse. bu da böyle bi anımdır. yıllar sonra itiraf edeyim dedim.
ayrıca bence gösterim mükemmeldi valla. bok yiyin siz.
bu aralar kafamı kurcalayan konudur. aslında bunun sebebinden emin değilim. büyüdükçe mi böyle oldu yoksa eskiden mi insanlar daha sıcakkanlıydı, bilemiyorum. yani biz büyüdüğümüz için mi çocukluğumuz bize daha güzel geliyor, yoksa sahiden o günler güzel olduğu için mi güzel günlerdi, bundan pek emin değilim. ama konuya bir şekilde girmem gerektiği için de başlığı böyle açmaya karar verdim ve şimdilik bunun "bize öyle gelen bir şey" olduğunu varsayıyorum.
çocukken arkadaş edinmek ne kadar basitti, size de öyle geliyor mu? buna itiraz eden olur mu bilmiyorum ama bir düşünün. yeni taşındığımız şehirde henüz kamyondaki eşyalar evimize yerleştirilirken evimizden çıkıp gözümüze kestirdiğimiz caddeden sağa-sola dönüp daha küçük bir caddeye saptığımızda şu an hiçbirimizde olmayan bir cesaretle seslerin geldiği, kalabalığın olduğu yere gidip birileriyle bi şekilde tanışmayı beceriyorduk. elimizde bir topla ilk sorumuz "oynayalım mı?" oluyordu.
- olum sen kimsin? niye oynuyoruz? annen baban kim, ne iş yapıyor? hobilerin neler, kitap okur musun?
hiçbiri sikimizde değildi. arkadaşlar bir şey soracağım, bu şu an bir tek bana mı "korkutucu" geliyor yahu? yani, hakikaten ne büyük cesaret öyle değil mi? bir kere "etrafta kimsenin olmaması" ihtimali yoktu. o sokakların birinde mutlaka eskiden oturduğumuz yerdeki seslere benzer sesler olurdu. ve biz tuhaf bir içgüdüyle seslerin olduğu yeri bulurduk. çocukların, gençlerin toplandığı aralığa gıcır gıcır topumuzla gidip "dokuz aylık oynayalım mı?" diye sormak yeterli oluyordu. isim, annesinin babasının ismi-mesleği, aslen nereli oldukları vesairenin pek önemi yoktu. hatta şu an bi düşündüm de çocukluk arkadaşlarımın bir tanesinin bile aslen nereli olduklarını hatırlayamıyorum. hakkaten ya, sen o kadar sene aynı topu tepüklediğin "kan kardeşinin" nereli olduğunu hiç mi merak etmedin lan? galiba bu bilgiler biraz daha büyüdükten sonra sadece sikindirikleşen muhabbetlerimiz için gerekli olan bilgiler.
tamam, belki büyüdüğümüz için artık eskisi gibi değil bazı şeyler. mesela kalkıp hiçbirimiz arabanın altına kaçan topu almak için altına girmeyiz. sonuçta çocuk muyuz amınakoyim? size kalkıp "eskiden çok güzeldi varoooov hadi hepimiz eski günlerdeki gibi arabaların altından top alalım!" diyecek halim yok.
benim dikkat çekmek istediğim nokta şurası:
beyler, son zamanlarda merdivenlerden çıkıp beton banklardan birine oturup etrafı seyreden yalnız insanların sayısı arttı mı, yoksa bana mı öyle geliyor? ingiltere'de, japonya'da "yalnızlık bakanlığı" diye bi şey çıktı bu sene, duymuş muydunuz?
şu yazıyı üşenmeden bir okuyun mutlaka. yav olum bi üşenme oku amınakoyim, önemli bi konu.
daha önceden de bahsettiğim bir habere göre, aylardır kendileriyle hiç kimsenin konuşmadığı seksen yaşlarında bir italyan çift, sonunda bir akşam yalnızlıktan bunalıp hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. yaşlı çiftin sesini duyanlar, şiddete maruz kaldıklarını düşünerek polisi arıyorlar. gelen polislere "çok yalnızız, bizimle aylardır hiç kimse konuşmadı" deyip hallerinden şikayette bulunuyorlar. polis onların evine gelip spagetti pişiriyor, beraber yiyorlar. fotoğrafı
yani benim asıl sorum şu:
arkadaşlar, kafayı mı yedik? niye birbirimizle konuşmuyoruz? niye birbirimizi yalnız bırakıyoruz? eskiden hiç zorlanmadan yaptığımız sıradan şeyler bugün niye "delice, ürkütücü" geliyor?
evet, bazı insanların ayakkabısı kafasına göre 400 yıl önden gidiyor. bakıyorsun adamın ayakkabısına deery, nike, lumberjack, skechers, camper, di trolli rugan ayakkabı vs ne haltsa, son model gıcır bir ayakkabı. sonra bir de konuştuklarına bakıyorsun, kafa kalmış 400 yıl geride. amk adamın ayakkabısıyla kafası arasında 300 meridyen var. iki meridyen arası 703.280 dakika zaman farkı olsa 300'le çarpınca 210.384.000 dakika zaman farkından herifin ensesinde yerel saat 17. yüzyılda 04.00 falan oluyor. herifin ensesinde 2. osman döneminde hotin savaşı yapılıyor anasını satiyim.
not: elindeki telefonla olan yerel saat farkına değinmiyorum bile.