türkiye cumhuriyeti anayasası’nın 66. maddesine göre türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes türk’tür. burada belirtilen türk tanımı, siyasi üst kimliği tanımlar.
ayrıca gazi atatürk'ün “türkiye cumhuriyeti’ni kuran türkiye halkına türk milleti denir” ifadesi de bu kapsayıcı üst kimlik olgusunu destekler.
ben türk’üm.
ne mutlu türk’üm diyene!
Yıllardır anlatılan bir durum. Ancak insanlar o kadar alışmışlar, o kadar benimsemişler ki… Her şey normal gibi görünüyor.
Artık eskisi gibi gizli yapmıyorlar. Açık açık gerek sembollerle gerek olaylarla anlatıyorlar her şeyi.
Belki de böylesi daha az tepki çekiyordur. Bir olay yaşandığı zaman insanların bilinçleri bu olayı zaten biliyor olduğu için kimse tepki göstermiyor.
Dünya genelinde en çok kullanılan ısı ve kütle transferi konu kitabıdır. Temel ve akademik bilgileri çok detaylıca anlatır.
Yazarları Frank P. Incropera, David P. DeWitt, Theodore L. Bergman ve Adrienne S. Lavine.
Keyifli okumalar dilerim. Daha fazla kaynağa ihtiyacınız olursa bilgim dahilinde; bilgimi aşan yerlerde araştırmalarla destek olmaya çalışırım.
Poebel, A. (1923). Grundzüge der sumerischen Grammatik.
Thureau-Dangin, F. (1905). Les inscriptions de Sumer et d'Akkad.
Thureau-Dangin, F. (1926). Le syllabaire accadien.
Thomsen, M. L. (1984). The Sumerian Language: An Introduction to its History and Grammatical Structure. Akademisk Forlag.
Kramer, S. N. (1956). History Begins at Sumer (Tarih Sümer'de Başlar).
Kramer, S. N. (1963). The Sumerians: Their History, Culture, and Character (Sümerler: Tarihleri, Kültürleri ve Karakterleri).
Roux, G. (1964). Ancient Iraq (Antik Mezopotamya).
University of Pennsylvania Museum of Archaeology and Anthropology. The Sumerian Dictionary Project (PSD / ePSD). https://psd.museum.upenn.edu/
Rawlinson, H. (1846). The Persian Cuneiform Inscription at Behistun.
Cooper, J. S. (1989). Sumerian Women's Language.
Black, J., Cunningham, G., Robson, E., & Zólyomi, G. (2004). The Literature of Ancient Sumer. Oxford University Press.
Görsel 15. yüzyıl Osmanlı eserlerinden birisinden alıntı.
Yazıcıoğlu Mehmed Efendi'nin Muhammediye eserinden. islam dini peygamberi olan Hz. Muhammed'i, dört büyük halifeyi öven ve çeşitli mucizeleri işleyen bir eserdir.
ilgisi olanlar varsa tavsiye ederim. Türkçe çevirisi var mı bilmiyorum.
Bir yazının ne kadar sürede okunacağını ifade eden zaman dilimidir.
Burada kıstas, ortalama bir insanın dakikada kaç kelime okuduğunun istatistiki verisidir. Ortalama bir insan dakikada +-25 kelime olacak şekilde 200 kelimeyi anlamlandırarak okuyabilir.
Sümer dili, insanlık tarihinin bilinen en eski yazılı anlatımı olarak Mezopotamya topraklarında medeniyetin şafağında biçimlenmiştir. MÖ 3000 civarında çivi yazısının icadı ile tabletlere kazınmaya başlanan bu dil, günümüz dilbilim ve filoloji dünyasında müstesna bir yere sahiptir. Bunun temel sebebi, Sümercenin bilinen hiçbir dil ailesine mensup olmaması ve tamamen izole bir yapı sergilemesidir. Etrafında gelişen Sami dilleri veya Hint-Avrupa dil aileleri ile hiçbir genetik bağ taşımayan Sümerce, yapısı itibarıyla eklemeli, yani bitişken bir dildir. Bu nitelik, kelime köklerine sürekli yeni ekler getirilerek karmaşık anlamların tek bir kelimede toplanmasını sağlar. Sümerlerin coğrafi kökenleri tam olarak aydınlatılamadığı gibi dillerinin aslı da büyük bir bilmece olarak kalmaya devam etmektedir. Günümüzdeki Türkçe, Macarca veya Fin-Ugor dilleri gibi eklemeli yapıda olması sebebiyle geçmişte birtakım akrabalık hipotezleri öne sürülmüş olsa da modern filoloji Sümercenin tamamen tekil ve akrabasız bir dil olduğu görüşünde birleşmektedir.
Sümer dilinin tarihsel süreçteki gelişimini incelemek, insanoğlunun soyut düşünceden somut metinlere geçiş serüvenini anlamak açısından büyük önem taşır. Sümerce temel olarak dört ana tarihsel evreye ayrılmaktadır. ilk dönem olan Erken Sümerce veya Protokol Çivi Yazısı evresi, yazının henüz tam bir gramer yapısına kavuşmadığı ve piktogramların nesneleri temsil ettiği MÖ 3000 ile MÖ 2500 yılları arasındaki dönemi kapsar. Bu süreçte kil tabletler üzerine çizilen resimsi semboller, çoğunlukla tapınakların envanter kayıtlarını, arpa ve koyun sayılarını tutmak amacıyla kullanılmıştır. Zamanla bu resimsi ifadeler daha soyut çizgilere dönüşerek karakteristik çivi şeklindeki işaretler halini almıştır. ikinci dönem olan Klasik Sümerce ise MÖ 2500 ile MÖ 2300 yılları arasına denk gelir. Bu süreçte Sümer şehir devletleri arasındaki diplomatik yazışmalar, dini ilahiler ve ilk hukuki metinler tabletlere kazınmış, dil artık tam teşekküllü bir edebiyat ve idare aracı haline gelmiştir.
Üçüncü aşama olan Eski Sümerce veya Akat öncesi dönem, Akat imparatorluğu'nun yükselişi ile büyük bir sosyo-linguistik dönüşüm yaşamıştır. Akatların Mezopotamya'da siyasi üstünlüğü ele geçirmesiyle birlikte Sami bir dil olan Akatça günlük yaşamda baskın hale gelmeye başlamıştır. Buna rağmen Sümerce, devletin resmi kayıtlarında ve dini ritüellerde varlığını korumayı başarmıştır. Dördüncü dönem olan Yeni Sümerce veya III. Ur Hanedanlığı dönemi MÖ 2100 ile MÖ 2000 yılları arasında yaşanmış ve Sümer kültürünün son büyük rönesansı olmuştur. Bu altın çağda Sümer dili idari metinlerde, yasalarda ve edebi eserlerde en yüksek estetik seviyesine ulaşmıştır. Ancak bu dönemin ardından siyasi bir güç olarak tarih sahnesinden çekilen Sümerlerin dili, günlük konuşma dili olma özelliğini MÖ 1800 civarında tamamen kaybetmiş ve yerini Akatçaya bırakmıştır. Günlük hayatta çekilmesine rağmen Sümerce, Babil ve Asur medeniyetlerinde tıpkı Orta Çağ Avrupa'sındaki Latince gibi din, bilim, edebiyat ve hukuk dili olarak bin yıldan fazla bir süre öğrenilmeye devam etmiştir.
Sümer dilinin gramer yapısı, modern Hint-Avrupa dillerini konuşan araştırmacılar için anlaşılması oldukça zorlu ve farklı bir mantığa dayanır. Eklemeli yapıya sahip olan bu dilde kelime kökleri değişmeden kalır, kökün önüne veya arkasına getirilen ekler sayesinde zaman, kişi, durum ve ilişki gibi gramer unsurları ifade edilir. Örneğin bir eylemin kimin tarafından yapıldığı, kime yöneldiği ve ne zaman gerçekleştiği tek bir fiil gövdesine eklenen ön ekler zinciri ile ifade edilebilir. Dilin bir diğer dikkat çekici sentaktik özelliği ise ergatif bir yapıya sahip olmasıdır. Yalın halde bulunan özne geçişsiz bir fiille kullanıldığında farklı bir Gramer eki alırken, geçişli bir fiilin öznesi olduğunda özel bir ergatif hal eki alır. Bu durum nesnesiz fiillerin öznesi ile geçişli fiillerin nesnesinin gramer açısından aynı muameleyi görmesini sağlar ki bu mantık modern dünya dillerinin çoğunda bulunmayan son derece nadir bir yapıdır.
Sümer dilindeki kelime hazinesi ve sosyo-dilbilimsel çeşitlilik de şaşırtıcı detaylar barındırır. Dilin standart konuşma ve yazı formu olan "Emegir" biçiminin yanında, sadece kadınlar tarafından kullanılan ve "Emesal" olarak adlandırılan özel bir lehçe mevcuttur. Emesal kelimesi ince dil veya kadın dili anlamına gelmektedir. Bu özel lehçe, tapınaklarda tanrıçalara yakarılan dini ayinlerde, kadın ağıtlarında ve tanrıça inanna'ya yazılan özel ilahilerde tercih edilmiştir. Emesal ile Emegir arasındaki farklar temel olarak ses değişimleri ve bazı özel vokabüler tercihinde ortaya çıkar. Asuriyologlar toplum içerisinde sadece kadınların kullandığı ve dini ritüellerde korunan böyle bir lehçenin varlığını, Sümer toplumundaki anaerkil izlerin veya tapınak kültürünün derinliğinin bir göstergesi olarak değerlendirir.
Sümer yazısının ve dilinin çözülme hikayesi, arkeoloji tarihinin en büyük epistemolojik başarılarından biridir. On dokuzuncu yüzyılda iran'daki Bisütun kayalıklarında bulunan ve üç farklı dilde yazılmış olan devasa kitabe, çivi yazısının şifresinin çözülmesinde anahtar rol oynamıştır. Bu kitabede Pers kralı I. Darius'un zaferleri Eski Farsça, Elamca ve Babilce dillerinde yazılmıştır. Araştırmacılar önce Eski Farsçayı çözmüş, ardından Babilce metinleri anlamlandırmaya başlamışlardır. Babilce metinler incelenirken, bu Sami dilindeki birçok kelimenin Sami kökenli olmadığı ve daha eski bir dilden ödünç alındığı fark edilmiştir. Böylece bilim dünyası Akatçanın ve Babilcenin arkasında yatan Sümer dilinin varlığını keşfetmiştir. François Thureau-Dangin ve Arno Poebel gibi öncü asurlologların çalışmaları sayesinde Sümercenin gramer kuralları adım adım ortaya çıkarılmıştır.
Yazı sisteminin gelişimi, Sümer dilinin niteliğini doğrudan etkilemiştir. ilk başlarda nesnelerin basit çizimlerinden oluşan piktogramlar kullanılırken, zamanla soyut kavramların ifade edilmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu ihtiyacı karşılamak adına piktogramlar ideogramlara ve sonrasında fonogramlara dönüşmüştür. işaretlerin ses değerleri kazanması yani sesçilleşme süreci, Sümer dilinin karmaşık edebi metinleri ve soyut felsefi düşünceleri ifade edebilmesini sağlamıştır; örneğin su anlamına gelen kelime ile dahi anlamına gelen ek aynı sese sahip olduğu için su simgesi zamanla ses değerini temsil eden bir işaret gibi kullanılmaya başlanmıştır. Ucu sivriltilmiş kamışların yaş kil tabletler üzerine bastırılmasıyla elde edilen çivi biçimli izler, tabletlerin pişirilmesiyle adeta ölümsüzleşmiştir.
Sümer dili edebiyatı, insanlık tarihinin ilk büyük yazılı anlatılarını oluşturur. Gılgamış Destanı'nın ilk versiyonları, Tufan Hikayesi, Yaratılış Efsaneleri ve tanrıça inanna'nın Yeraltı Dünyasına inişi gibi dünya edebiyatını ve kutsal metinleri derinden etkileyen eserler ilk olarak Sümer dilinde kaleme alınmıştır. Bu edebi metinlerde kullanılan zengin mecazlar, atasözleri ve şiirsel anlatım dili, Sümercenin sadece bürokratik bir envanter dili olmadığını, aksine derin bir estetik altyapıya sahip olduğunu gösterir. Sümer okullarında, yani "Edubba" denilen tablet evlerinde yetişen katipler, bu edebi metinleri kopyalayarak dili nesilden nesile aktarmışlardır. Katiplerin eğitimi oldukça disiplinliydi ve bir katip adayının uzmanlaşabilmesi için Sümer dilinin tüm karmaşık işaretlerini ve terminolojisini ezbere bilmesi gerekiyordu.
Sümer dilinde kullanılan sayı sistemi ve bilimsel terminoloji, dille kültür arasındaki doğrudan bağı gözler önüne serer. Sümerler altmışlık sayı sistemini dili yapılandırırken de aktif olarak kullanmışlardır. Dildeki sayılar altmış tabanına göre adlandırılır ve bu durum astronomi ile matematik terimlerinin dilbilimsel yapısına doğrudan yansır. Gök cisimlerinin hareketlerini, arazi ölçümlerini ve tapınak mimarisini kil tabletlere kazıyan Sümerli bilginler son derece gelişmiş bir teknik terminoloji oluşturmuşlardır. Tıp tabletlerinde geçen hastalık isimleri, bitkisel ilaç terimleri ve cerrahi müdahale tanımları, Sümercenin antik dünyada ilk bilim dili olarak işlev gördüğünün açık bir kanıtıdır.
Sümer dilinin din ve mitoloji ile olan organik bağı, bu dilin ölümünden sonra bile yaşamaya devam etmesini sağlayan en temel faktördür. Sümer kozmolojisine göre evren kelimelerle yaratılmıştır ve tanrılar bir nesnenin adını söylediğinde o nesne varlık kazanır. Bu sebeple isim verme eylemi Sümer kültüründe ontolojik bir öneme sahiptir ve dildeki kelimeler mistik bir güce sahip kabul edilir. Tanrılara yapılan dualar, büyü metinleri ve tapınak ayinleri Sümerce yapıldığı için Akat ve Babil rahipleri bu dili öğrenmek zorunda kalmışlardır; tapınak kütüphanelerinde bulunan Sümerce-Akatça çift dilli sözlükler modern filologların Sümer dilini öğrenmesinde de en büyük yardımcılardan biri olmuştur.
Sümer dilinin sosyal hayata ve hukuka yansıması, yazılı kültürün insan ilişkilerini nasıl düzenlediğini gösterir. Tarihin bilinen ilk yazılı kanunları olan Urukagina Kanunları ve ardından gelen Ur-Nammu Kanunları Sümer dilinde kaleme alınmıştır. Bu hukuki metinlerde göze göz cezalandırmadan ziyade tazminat esası benimsenmiş ve suçların karşılığı dilde net ifadelerle tanımlanmıştır. Evlilik sözleşmeleri, mülk satışları, mahkeme tutanakları ve borç senetleri Sümer diliyle kaleme alınarak hukuki güvence altına alınmıştır. Bu durum dilin sadece soyut ve dini kavramlar için değil, günlük hayatın tüm pratik detaylarını eksiksiz ifade edebilecek genişlikte olduğunu göstermektedir.
Sümer dilinin tükeniş süreci ve sonrasındaki kültürel mirası, tarihin en ilginç dilbilimsel olaylarından biridir. MÖ ikinci bin yılın başlarında Mezopotamya'da yaşanan Amurru ve Elam göçleri, Sümer şehir devletlerinin çöküşüne yol açmıştır. Sümer nüfusunun Sami halklar içinde erimesiyle günlük konuşma dili Akatçaya kaymıştır. Ancak Sümer dili entelektüel bir hayalet gibi varlığını sürdürmüştür. Mezopotamya'daki son çivi yazılı tabletlerin yazıldığı MÖ birinci yüzyıla kadar, yani Sümerlerin siyasi olarak yok oluşundan yaklaşık iki bin yıl sonra bile Babil ve Asur tapınaklarında Sümerce metinler kopyalanmaya devam edilmiştir. Bu durum Sümer dilinin antik Yakın Doğu dünyasındaki muazzam saygınlığını gösterir.
Modern dilbilim açısından Sümer dili üzerindeki Asuriyoloji çalışmaları henüz tamamlanmış değildir. Dünya genelindeki müzelerde ve özel koleksiyonlarda halen okunmayı bekleyen yüz binlerce Sümerce kil tablet bulunmaktadır. Pennsylvania Üniversitesi tarafından yürütülen devasa Sümerce Sözlük (PSD) projesi gibi bilimsel çalışmalar, bu antik dilin kelime hazinesini gün ışığına çıkarmayı sürdürmektedir. Yapay zeka ve dijital görüntüleme teknolojilerinin arkeolojiye entegre edilmesiyle birlikte, kırık ve hasarlı Sümerce tabletlerin okunması hızlanmış ve dilin bilinmeyen gramer yapıları daha hızlı çözülür hale gelmiştir.
Sonuç olarak Sümer dili, insanlığın bilgi biriktirme ve bunu gelecek nesillere aktarma yeteneğinin ilk ve en büyük aracı olmuştur. Kendine özgü eklemeli gramer yapısı, zengin sembolik dünyası, gizemli kökeni ve kadınlara özel lehçesi gibi sıradışı özellikleri ile Sümerce, insan dilinin sınırlarını anlamak için eşsiz bir alandır. Konuşanlarının tarih sahnesinden silinmesinin üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen, bu dilde yazılan fikirler, kanunlar, matematiksel sistemler ve edebi anlatılar günümüz medeniyetinin temellerinde yaşamaya devam etmektedir. Sümer dili, insan zihninin kil tablet üzerine bıraktığı ilk kalıcı iz ve evrensel kültür mirasının en değerli yapı taşlarından biridir.
Mardin, Mezopotamya coğrafyasının kuzey ucundaki stratejik konumuyla insanlık tarihinin en köklü yerleşim alanlarından birini teşkil eder. Yukarı Mezopotamya ovasına hakim devasa bir kaya kütlesi üzerine kurulan kent, doğal bir kale görünümü taşır. Bu coğrafi yapısı sayesinde tarih boyunca askerî, ticari ve kültürel bir çekim merkezine dönüşmüştür. Bölgenin sahip olduğu bereketli topraklar, su kaynakları ve ticaret yolları üzerindeki konumu, Mardin alanını ilk çağlardan itibaren vazgeçilmez kılmıştır. Şehrin tarih sahnesindeki önemi sadece askeri savunma hatlarıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda medeniyetlerin buluştuğu ve harmanlandığı bir kültür havzası haline gelmesini sağlamıştır.
Arkeolojik kazılar ile tarihi belgeler, Mardin ve çevresindeki insan varlığının Paleolitik ve Neolitik çağlara kadar uzandığını kanıtlamaktadır. Taş devrinden itibaren kesintisiz bir yerleşim yeri olan bu coğrafya, Verimli Hilal bölgesinin tam kalbinde yer alır. Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlar, Mitanniler ve Hititler gibi kadim Doğu medeniyetleri bu topraklarda egemenlik kurarak derin izler bırakmıştır. Asurlar döneminde bölgenin stratejik önemi daha da artmış, kuzey ile güney arasındaki ticaret ve askeri intikaller bu hat üzerinden sağlanmıştır. Asur yazıtlarında ve antik çağ belgelerinde kentin ile çevresindeki kale yapılarının savunma amaçlı ne kadar kritik bir rol oynadığı sıkça vurgulanmıştır.
Antik dönemde Doğu ile Batı arasındaki sınır mücadelelerinde Mardin anahtar bir rol üstlenmiştir. Roma imparatorluğu ile Sasani imparatorluğu arasındaki amansız savaşlarda kent, adeta bir sınır karakolu ve savunma kalkanı işlevi görmüştür. Kentin yakınlarında kurulan Dara Antik Kenti ile Zerzevan gibi garnizon şehirleri, Roma ordusunun Doğu sınırını korumak için inşa ettiği devasa askerî tahkimatlardır. Sasaniler ile Bizans arasındaki güç mücadeleleri bölgenin askeri mimarisini şekillendirmiş, Mardin Kalesi bu dönemde geçit vermez yapısıyla ön plana çıkmıştır. Bu askeri mücadeleler kentin mimari dokusuna ve toplumsal yapısına da doğrudan yansımıştır.
Hristiyanlık tarihinin en erken merkezlerinden biri olan Mardin, dinler tarihi açısından oldukça özel bir konuma sahiptir. Milattan sonra ikinci yüzyıldan itibaren bölgede yayılmaya başlayan Hristiyanlık, özellikle Süryani kadim halkı üzerinden kök salmıştır. Süryaniler, Arami dilinin bir kolunu konuşan ve Hristiyanlığı kabul eden ilk Doğu topluluklarından biridir. Mardin etrafındaki dağlık alanda kurulan manastırlar, bölgeyi Hristiyan inancının ve eğitiminin önemli bir merkezine dönüştürmüştür. Dördüncü yüzyılda temelleri atılan ve asırlar boyunca Süryani Ortodoks Patrikliği merkezliği yapan Deyrulzafaran Manastırı, kentin dini ve kültürel hafızasının en görkemli simgesidir. Aynı şekilde Tur Abdin bölgesindeki Mar Gabriel Manastırı gibi yapılar, kenti erken Hristiyanlık döneminin en önemli teoloji merkezlerinden biri yapmıştır.
Mardin şehrinin islam tarihiyle tanışması yedinci yüzyıla dayanır. Halife Ömer döneminde iyaz bin Ganm komutasındaki islam orduları tarafından barış yoluyla fethedilen kent, Doğu ve Batı medeniyetlerinin buluşma noktası olmaya devam etmiştir. Emeviler ve Abbasiler döneminde bölgedeki idari yapı güçlendirilmiş, Doğu ticaret yollarının emniyeti sağlanmıştır. Daha sonra Hamdaniler ve Mervaniler gibi bölgesel hanedanlıkların yönetimine geçen Mardin, Türklerin Anadolu ile Mezopotamya coğrafyasına gelişiyle birlikte yepyeni bir kimlik kazanmıştır. Büyük Selçuklu Devleti'nin bölgedeki hâkimiyetinin ardından şehir, Türk-islam kültürünün en zarif örnekleriyle donatılacağı döneme adım atmıştır.
Kentin tarihsel altın çağı şüphesiz Artuklular dönemidir. On ikinci yüzyılın başlarında kurulan Artuklu Beyliği, Mardin kenti merkezli bir devlet yapısı oluşturmuş ve şehri üç yüz yıla yakın bir süre yönetmiştir. Artuklular döneminde Mardin, sadece askeri bir müstahkem mevki olmaktan çıkarak bilim, kültür, sanat ve mimarinin başkenti haline gelmiştir. Kent kayalıklarının üzerine inşa edilen eşsiz taş binalar, medreseler, camiler ve külliyeler bu dönemde şehre kazandırılmıştır. Zinciriye Medresesi, Hatuniye Medresesi ve Kasımiye Medresesi gibi anıtsal yapılar, dönemin yüksek eğitim düzeyini ve bilimsel canlılığını göstermektedir. Astronomi, tıp, felsefe ve dini ilimlerin öğretildiği bu kurumlar, kenti Orta Çağ islam dünyasının ilim merkezlerinden biri yapmıştır.
Mardin mimarisinin en belirgin simgesi olan sarı kalker taşı işçiliği de Artuklu estetiğinin bir mirasıdır. Ahşap ve tuğlanın az kullanıldığı, tamamen taşın şekillendirildiği bu şehir dokusu, iklim şartlarına uyumlu ve estetik bir harika sunar. Evlerin birbirinin manzarasını kapatmayacak şekilde teraslar halinde dizilmesi, dar ve basamaklı sokaklar ile abbaralar, kente özgün bir kentsel kimlik kazandırmıştır. Artuklu döneminde kente kazandırılan Ulu Cami, girift taş süslemeleri ve minaresiyle dönemin sanatsal başarısını özetler. Şehir bu dönemde ipek Yolu ticaretinin en önemli konaklama ve güvence noktalarından biri olmuş, kervansaraylar ve çarşılar ile ekonomik anlamda da ihya edilmiştir.
On beşinci yüzyılda Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen devletlerinin mücadelesine sahne olan Mardin, stratejik kalesi nedeniyle zorlu kuşatmalara dayanmıştır. Hatta Doğu dünyasını sarsan Timur orduları bile kenti uzun süre kuşatmış fakat sarp kaya üzerine kurulu kaleyi düşürmekte zorlanmıştır. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan döneminde de şehir imar faaliyetleriyle desteklenmiş, Kasımiye Medresesi gibi eserlerin tamamlanması sağlanmıştır. Doğu sınırlarının güvenliği ve Mezopotamya hâkimiyeti açısından Mardin kalesi, dönemin tüm bölgesel güçleri için vazgeçilmez bir hedef olmuştur.
Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sürecinde, 1517 yılında Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan Mardin, imparatorluk içinde stratejik bir sancak merkezi haline getirilmiştir. Osmanlı idaresinde şehir, yüzyıllar boyunca huzur ve istikrar ortamına kavuşmuştur. Osmanlılar kentin özgün mimari yapısına müdahale etmemiş, mevcut kültürel zenginliği koruyarak geliştirmeyi tercih etmiştir. Ticaret yollarının emniyetinin sağlanmasıyla birlikte kentin ekonomik canlılığı devam etmiş, telkari gibi geleneksel el sanatları ve zanaatlar Osmanlı pazarında büyük ilgi görmüştür. Şehir içinde inşa edilen yeni hanlar, hamamlar ve çarşılar, kentin ticaret merkezi kimliğini pekiştirmiştir.
Mardin'in tarihsel açıdan belki de en büyüleyici yönü, barındırdığı muazzam kültürel ve dinî çeşitliliktedir. Yüzyıllar boyunca Müslümanlar, Süryaniler, Keldaniler, Yezidiler, Ermeniler ve Araplar bu şehirde yan yana, aynı sokakları ve yaşam alanlarını paylaşarak yaşamışlardır. Farklı inançların mabetleri olan camiler, kiliseler ve manastırlar kent siluetinde yan yana yükselir. Çan sesleri ile ezan seslerinin birbirine karıştığı bu coğrafya, dünyada eşine az rastlanır bir hoşgörü ve birlikte yaşama kültürünün somut kanıtıdır. Mimariden müziğe, mutfak kültüründen günlük yaşam geleneklerine kadar her alanda bu çok kültürlü yapının derin izlerini görmek mümkündür.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu topraklarının işgali sırasında Mardin halkı gösterdiği dirençle vatan savunmasında önemli bir duruş sergilemiştir. Şehir, coğrafi konumu ve halkın kararlılığı sayesinde yabancı işgaline uğramamış, Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Doğu sınırlarının emniyetinde kilit bir role sahip olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı ile birlikte il statüsü kazanan Mardin, modern dönemin getirdiği yenilikleri köklü tarihi mirasıyla harmanlamayı başarmıştır. Tarihi kent dokusunun korunması yönünde atılan adımlar, kenti açık hava müzesi niteliğine kavuşturmuştur.
Netice itibarıyla Mardin, sadece Türkiye'nin değil tüm insanlığın ortak kültür mirasının en değerli parçalarından biridir. ilk çağlardan günümüze kadar kesintisiz katmanlar halinde biriken tarihi, Doğu ile Batı arasında kurduğu kültürel köprüler ve bünyesinde yaşattığı farklı medeniyet mirası kentin tarihsel önemini tanımlar. Taşın sanata dönüştüğü bu kadim kent, Mezopotamya ovasına bakan heybetli duruşuyla insanlık tarihinin hafızasını günümüzde de canlı tutmaya devam etmektedir.
Mayalıların su ve mısır gibi içecek ve yiyecekleri muhafaza etmek için kireçtaşından oydukları şişe şeklinde sarnıçların ve depolama alanlarının genel ismidir.
Antik çağ zamanında bebeklerin ve küçük çocukların yakılmak yerine küp veya çömleğe yerleştirilerek gömülmesi işlemidir.
Gömülecek canlı küpe veya çömleğe tıpkı anne karnında durduğu şekilde yerleştirilirdi.
Ezoterik inanışlarda gezegenler ve boyutlar arasında yolculuk yapma imkanı sağlayan geçitler yıldız kapısı olarak adlandırılır. Birçok dini ve yerel anlatıya konu olan bu yapılar genellikle ateşten veya çeşitli metallerden oluşan geçitler şeklinde tasvir edilir.
Saddam Hüseyin’in milyarlarca dolar harcayarak Babil kalıntılarını ortaya çıkarma ve yeniden inşa etme projesi bu konuda çeşitli iddiaların doğmasına yol açmıştır. iddialara göre Saddam 1980’li yıllarda Alman arkeolog ve mühendis ekipleriyle birlikte çalışmış, II. Nabukadnezar döneminde kullanıldığı düşünülen bir yıldız kapısını ortaya çıkarmıştır. Bu kalıntılar özel siyah kasalara konularak Irak Ulusal Müzesi’nin yeraltı depolarında saklanmıştır.
2000’li yılların başında gerçekleşen ABD müdahalesinde ise Amerikan ordusunun asıl hedefinin kitle imha silahlarından ziyade bu tarihi eserler olduğu öne sürülür. iddiaya göre ABD askerleri Irak Ulusal Müzesi’nde muhafaza edilen yıldız kapısı kalıntıları ile Babil yazmalarını ele geçirmiş ve askeri uçaklarla ülke dışına çıkarmıştır.
Antik tuzaklar, eski medeniyetlerin yapıları, kutsal mekanları veya askeri hatları korumak amacıyla yerçekimi, mekanik düzenekler ya da kimyasal unsurları kullanarak define hırsızlarını, davetsiz misafirleri ve düşman birliklerini etkisiz hale getirmek için tasarladığı gizli savunma sistemleridir.
Tarihsel süreçte varlığı arkeolojik bulgular ve birinci elden kroniklerle teyit edilen savunma sistemlerinin başında Çin imparatoru Çin Şi Huang'ın anıt mezarı gelmektedir. Büyük tarihçi Sima Qian'ın aktardığı kayıtlar ile günümüzde mezar çevresindeki toprak analizlerinde saptanan yüksek düzeydeki cıva kalıntıları bu durumu açıkça doğrular. Mezar odasının tabanına yerleştirilen mekanizmalarla sıvı cıvanın kesintisiz akması sağlanmış, böylece içeri sızmaya çalışacak kişilerin ölümcül ağır metal buharıyla etkisiz hale getirilmesi amaçlanmıştır. Aynı kompleks dahilinde izinsiz girişleri önlemek amacıyla kurulan kurmalı yaylı sistemlerin varlığı, hem dönemin yazılı kaynaklarında yer almakta hem de kazılarda çıkarılan gelişmiş bronz tetik parçalarıyla somutlaşmaktadır. Çin askeri mimarisinde ayrıca sur diplerine kazılan ve üzerleri zayıf ahşap malzemeyle kapatılan gizli hendeklerin tabanına zehirli bitki özlerine batırılmış bambu kazıklar dikilerek düşman birliklerine karşı etkili bir engel oluşturulmuştur.
Antik Mısır piramitleri ve kaya mezarlarındaki mimari engeller de fiziksel unsurlarıyla günümüze ulaşan somut örnekler barındırır. Yağmacıları caydırmak maksadıyla koridorlara yerleştirilen tonlarca ağırlıktaki kireçtaşı bloklar doğrudan yerçekimi ilkelerinden faydalanılarak tasarlanmıştır. Defin işleminin tamamlanmasının ardından stratejik ahşap desteklerin çekilmesiyle tavandaki devasa taşlar koridorlara düşürülmüş ve geçitler bir daha açılamayacak biçimde mühürlenmiştir. Bunun yanında sahte mezar odalarına yönlendirilen yanıltıcı geçitlerin zemininde oluşturulan derin çukurlar, karanlıkta ilerlemeye çalışan davetsiz misafirlerin metrelerce yükseklikten düşerek hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.
Mesoamerika coğrafyasındaki Maya medeniyeti ise tapınak ve kutsal alan korumasında doğal topoğrafyayı özgün mimari tasarımlarla birleştirmiştir. Maya yerleşimlerindeki arkeolojik araştırmalar, kutsal mekanlara giden gizli koridorların tabanına yalancı zemin kapaklarının yerleştirildiğini gösterir. Bu mekanizmalar üzerine basıldığı anda çökmekte ve alt kısımlarında yer alan, keskinliğiyle bilinen volkanik obsidiyen camıyla kaplı derin çukurlara açılmaktadır. Maya mühendisleri ayrıca geçit hatlarına bağladıkları ağırlık ve kaldıraç sistemleriyle devasa taş blokların veya keskin obsidiyen bıçakların fırlamasını sağlayan ip düzenekleri geliştirmişlerdir.
Roma ordusunun tahkimat ve alan savunmasında başvurduğu kurt çukurları ile demir dikenler, askeri arkeolojinin en sık rastlanan kanıtları arasındadır. Julius Caesar'ın Alesia Kuşatması anlatılarında ayrıntılarıyla aktardığı kurt çukurları, toprağa kazılan ve dip kısmına ucu sivriltilmiş ahşap kazıklar çakılan gizli engellerden oluşur. Üzeri çalı çırpı ve toprakla örtülen bu çukurlar düşman askerlerini hazırlıksız avlamak üzere hazırlanmıştır. Her ne şekilde atılırsa atılsın daima bir ucu yukarı bakacak biçimde dövülen dört ayaklı demir dikenler ise düşman süvarisi ve piyadesinin manevra kabiliyetini kıracak şekilde sahaya saçılmıştır. Güncel Roma askeri kazılarında bu demir aksama eksiksiz biçimde ulaşılmaktadır.
Bizans imparatorluğu'nun geliştirdiği Grek Ateşi düzenekleri ise kimyasal savunma sistemlerinin tarihsel açıdan doğrulanmış en sarsıcı örneklerindendir. Suyla temas ettiğinde dahi yanmayı sürdüren bu özel kimyasal bileşik, kale surlarına ve stratejik deniz geçitlerine yerleştirilen bronz borular ile basınçlı biçimde püskürtülmekteydi. Surlara tırmanmayı veya geçitleri zorlamayı deneyen birlikler bu yakıcı püskürtme sistemleriyle durdurulmuştur. Arkeolojik araştırmalar bu püskürtme tertibatlarının ve kullanılan bronz pompaların varlığını tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.
Arkeolojik kazı, geçmiş insan topluluklarına ait yaşam izlerini ve mimari kalıntıları bilimsel yöntemlerle toprağın altından çıkarıp insanlığa kazandırma sanatıdır.
Melkisedek, kadim Yakın Doğu dünyasının hem dini alandaki hem de tarihsel anlatılardaki en muğlak ve merak uyandırıcı figürlerinden biri olarak karşımıza çıkar.
Adı ibrani geleneklerinde doğrudan adaletin kralı anlamına gelen bu şahsiyet, Kitab-ı Mukaddes’in Yaratılış bölümünde Tanrı’nın kahini unvanıyla belirir ve ibrahim Peygamber’i ekmek ve şarapla karşılayıp kutsayarak sahneye aniden girer.
Onu tarihsel açıdan benzersiz kılan temel unsur, dönemin Ortadoğu kültüründe şecere tutma geleneği son derece yaygın olmasına rağmen anne, baba veya herhangi bir soy kütüğüne dayanmadan anılmasıdır. Bu soy ağaçsızlık hali, zamanla onun başlangıcı ve sonu bulunmayan ebedi bir varlık olduğu yönündeki mistik efsanelerin doğmasına zemin hazırlamıştır.
Tarihsel metinler ile teolojik yorumlar birleştiğinde Melkisedek, tıpkı Doğu mistisizmindeki Hızır anlatısında olduğu gibi ölümsüzlük suyundan içmiş zamansız bir rehber ya da insan suretine bürünmüş meleksi bir koruyucu olarak algılanmıştır.
Hem siyasi erki temsil eden krallığı hem de manevi otoriteyi simgeleyen kahinliği tek bir bünyede birleştirmesi, onu sadece dinler tarihinin değil, insanlığın ebediyet ve kutsal krallık arayışının da en köklü simgelerinden birine dönüştürmüştür.
Hindistan'ın Maharashtra bölgesindeki Ellora Mağaraları kompleksinde konumlanan (16. mağara) Kailasa Tapınağı, sekizinci yüzyılda Rashtrakuta Hanedanlığı hükümdarı Birinci Krishna döneminde inşa edilmiş, yekpare taş mimarisinin dünya tarihindeki en sıradışı örneklerinden biridir.
Tipik Hint tapınak mimarisindeki taş blokların üst üste yığılması usulünün aksine, devasa bir bazalt kaya kütlesinin yukarıdan aşağıya doğru eksiltilmesi yöntemiyle biçimlendirilen bu anıtsal yapı, dönemin mühendislik zekasını ve işçilik disiplinini açıkça gözler önüne serer.
Efsaneye göre sekizinci yüzyılda hüküm süren Raştrakuta Hükümdarı Birinci Krishna ağır bir hastalığa yakalandığında, eşi Kraliçe Manikavati eşinin sağlığına kavuşması adına Tanrı Şiva'ya adakta bulunur. Hükümdar iyileştiği takdirde Tanrı Şiva onuruna muazzam bir tapınak inşa ettirecek ve bu tapınağın en üst tepe noktası olan şikharayı kendi gözleriyle görene dek orucunu sürdürecektir.
Hükümdarın kısa sürede sıhhate kavuşması üzerine ülkenin en iyi mimarları saraya çağrılır. Fakat mimarlar geleneksel mimari yöntemlerle, yani temelden başlayıp yukarıya doğru yükselen görkemli bir yapının yıllar alacağını ve kraliçenin bu süre zarfında açlığa dayanamayacağını dile getirirler. Yapım sürecinin yarattığı bu ciddi kriz, Kokasa isimli zeki bir mimarın öne çıkmasıyla aşılır. Mimar, devasa yekpare kaya kütlesini aşağıdan yukarıya inşa etmek yerine en üst tepe noktasından başlayarak aşağıya doğru oymayı teklif eder.
Bu özgün teknik sayesinde tapınağın en üst kubbesi ve tepe noktası yalnızca birkaç gün içinde biçimlenerek ortaya çıkar. Kraliçe Manikavati adak bağlamında arzuladığı şikharayı görerek orucunu huzurla tamamlar. Tapınağın geri kalan devasa sütunları, iç salonları ve ayrıntılı kabartmaları ise sonraki yıllar boyunca yukarıdan aşağıya doğru sabırla oyulmaya devam eder.
Yaklaşık dört yüz bin tonluk kaya kütlesinin beden gücüyle yontularak alandan tahliye edildiği bu süreçte, en üst noktadan başlanıp tabana doğru ilerleyen bir kazı metodolojisi izlendiği için zanaatçıların telafisi imkansız hesap hatalarından kaçınması gerekmiştir. Hindu mitolojisinde Tanrı Şiva'nın meskeni kabul edilen kutsal Kailash Dağı'nı yeryüzünde somutlaştırma arzusuyla tasarlanan yapının cepheleri, gerçek boyutlu fil figürleriyle ve Mahabharata ile Ramayana destanlarından sahneleri işleyen yüksek nitelikli kabartmalarla donatılmıştır. Yapısal işlevselliği sanatsal yetkinlikle birleştiren bu monolitik abide, Erken Ortaçağ Güney Asya taş işçiliğinin ulaştığı teknik zirveyi belgelemesi bakımından mimarlık tarihi literatüründe benzersiz konumunu korumaktadır.
1922 ile 1934 yılları arasında ingiliz arkeolog Sir Leonard Woolley önderliğinde yürütülen Ur kazıları, Doğu arkeoloji tarihinin en çok konuşulan keşiflerinden birine ev sahipliği yaptı.
Mezopotamya’nın güneyinde, bugünkü Irak sınırları içerisinde yer alan antik Ur kentinde MÖ 2600 ile 2450 yıllarına tarihlenen yaklaşık 1800 mezar açıldı. Bunların içinden 16 tanesi, barındırdığı muazzam servet ve eşi benzeri görülmemiş defin ritüelleri nedeniyle Kraliyet Mezarları olarak adlandırıldı. Bu yapılar sıradan halkın gömüldüğü basit toprak çukurlardan belirgin biçimde ayrılıyordu. Taş ve tuğladan inşa edilmiş kubbeli veya tonozlu odalardan oluşan ve yerin metrelerce altına kurulan bu mezarlara, dromos adı verilen eğimli giriş yollarıyla ulaşılıyordu.
Woolley ve ekibi mezarları açtığında insanlık tarihinin en görkemli altın, gümüş, özellikle lapis lazuli ve akik işçilikleriyle karşılaştı. En ünlü gömülerden biri olan Kraliçe Puabi’nin mezarında som altından yapılmış karmaşık bir yaprak ve çiçek tacı, muazzam incelikte altın takılar, gümüş kaplar ve ünlü Boğa Başlı Lik bulundu. Ancak kazı ekibini asıl şaşkına çeviren durum, ziynet eşyalarının hemen yanında düzenli sıralar halinde yatan onlarca insan iskeletiydi.
Kraliyet mezarlarının en karanlık yönü, mezar odasının dışındaki geniş açık alanda, yani Woolley’nin Ölüm Çukuru adını verdiği bölümde gerçekleştirilen toplu insan kurban etme ritüelleriydi. En büyük ölüm çukurunda tam 74 kişinin cesedi yan yana dizilmişti. Kurban edilen kişiler alelacele atılmış cesetler değildi, aksine kıyafetleri, takıları ve unvan sembolleriyle son derece düzenli bir biçimde yatırılmışlardı. Kadınlar saçlarında altın ve gümüş süslerle, saray müzisyenleri hazır durur vaziyette, muhafızlar ise mızrakları ve miğferleriyle giriş yolunu korur pozisyonda bulunmuştu. Cenaze töreni sırasında geniş çukurda ziyafet verilmiş, müzik çalınmış ve kurbanlar kralla ya da kraliçeyle birlikte öte dünyaya geçişe hazırlanmıştı. Mezarlarda bulunan öküz arabaları ve sürücüleri de araçlarıyla birlikte canlı canlı çukura indirilmişti.
Uzun yıllar boyunca Woolley dahil birçok tarihçi, bu insanların efendilerine hizmet etmek için gönüllü olarak bir tür zehir içtiğini ve sakince öldüğünü düşündü.
2000’li yıllarda Pennsylvania Üniversitesi Müzesi ve Natural History Museum tarafından gerçekleştirilen bilgisayarlı tomografi taramaları, bu olayın arkasındaki gerçek şiddeti ortaya çıkardı. iskeletlerin kafataslarında tespit edilen derin göçükler, kurbanların zehirlenmek yerine başlarına indirilen ağır ve sivri bir aletle öldürüldüğünü gösterdi. Bazı kemiklerde ısı izlerine ve cıva kalıntılarına rastlanması, cesetlerin toplu törenden önce çürümesini engellemek amacıyla ısıtılıp cıva ile korunduğunu kanıtladı. Büyük olasılıkla kurbanlara önce uyuşturucu bir içecek verilmiş, ardından sersemlemiş haldeki bu insanlar ritüelistik bir sırayla kafalarına vurularak öldürülmüş, daha sonra da kıyafetleri ile takıları düzeltilerek yerleştirilmişti.
Sümerlerin erken dönemindeki bu toplu kurban ritüeli, kralın veya kraliçenin sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak görüldüğü inancına dayanıyordu. Halk ve saray halkı için kralın öte dünyaya tek başına gitmesi düşünülemezdi. Odalardaki hizmetkarlar, müzisyenler, askerler ve saray kadınları, öteki alemde de liderlerine hizmet etmeye devam edeceklerine inandıkları için kurban ediliyordu. ilginç bir biçimde bu görkemli ve kanlı gelenek Sümer tarihinde uzun sürmedi. Erken Hanedanlar III döneminin bitimiyle birlikte bu kadar kapsamlı toplu insan kurbanları ortadan kalkarak yerini kralın yanına sembolik heykellerin ve eşyaların koyulduğu defin geleneklerine bıraktı.
Ur Kraliyet Mezarları, Sümer medeniyetinin hem sanatsal ve maddi zirvesini hem de teokratik güç anlayışının en çarpıcı örneğini temsil etmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki tarih değişkendir. Yeni keşifler ve bilimin ilerlemesiyle kim bilir, belki de bu ritüelin tek olmadığı kanıtlanacaktır.
Görsel yapısı zaman zaman hiyeroglifleri çağrıştırsa da modern Çince bir hiyeroglif dili olarak sınıflandırılamaz. Ancak Kehanet Kemikleri ismi verilen arkeolojik buluntular, Antik Çincenin tıpkı Mısır hiyerogliflerinde olduğu gibi doğrudan nesneleri temsil eden piktogramlara (resim-yazılara) dayandığı fikrini ortaya atmıştır (kanıtlamıştır diyemiyorum, çünkü bazı soru işaretleri var).
Günümüz Çincesi ise bu piktografik kökenin üzerine inşa edilmiş, anlam ve ses bileşenlerini barındıran logografik bir sistemdir.
Aslında çok basitçe öğrenilen dillerdir. antik mısır dili, orta mısır dili, anadolu (hitit) hiyeroglif dili, sümer çivi yazısı dili ve daha birçok hiyeroglif dili vardır. her bir dil, kendi içinde çeşitli dil bilgisi kurallarına sahiptir.
bahsettiğim dilleri öğrenen birisi olarak içlerinde en kolay öğrenilenin anadolu hiyeroglif dili olduğunu düşünüyorum. Ancak kaynak azlığı sebebiyle maalesef ikinci sıraya düşüyor.
bu sebeple en rahat öğrenilecek olanı, kolay değil rahat, orta mısır dilidir.
yerleşmiş bir gramer yapısı, istemeyeceğiniz kadar çok kaynak vardır.
600’den fazla sadece temel sembole sahip olan bu dili öğrenmesi çok zaman alır.
sadece ezber yapmak yetmiyor çünkü aynı sembolün birden fazla anlamı var.
hiçbir dil ailesine uymayan tamamen kendine özel bir yapısı mevcut.
dolayısıyla normal şartlarda öğrenmek, daha doğrusu öğrenmeye adapte olmak görece zordur.
ayrıca sadece sembolleri bilmek önemli değildir. sümer medeniyeti yaklaşık 1500 yıl boyunca tarih sahnesinde söz sahibi olmuştur. yani sadece sembolü değil, yaz stilinin dönemsel değişimlerinin (paleografi) öğrenilmesi gerekir. ileri seviye filoloji eğitimi şarttır.