ur kraliyet mezarları

entry1 galeri
    1.
  1. 1922 ile 1934 yılları arasında ingiliz arkeolog Sir Leonard Woolley önderliğinde yürütülen Ur kazıları, Doğu arkeoloji tarihinin en çok konuşulan keşiflerinden birine ev sahipliği yaptı.
    Mezopotamya’nın güneyinde, bugünkü Irak sınırları içerisinde yer alan antik Ur kentinde MÖ 2600 ile 2450 yıllarına tarihlenen yaklaşık 1800 mezar açıldı. Bunların içinden 16 tanesi, barındırdığı muazzam servet ve eşi benzeri görülmemiş defin ritüelleri nedeniyle Kraliyet Mezarları olarak adlandırıldı. Bu yapılar sıradan halkın gömüldüğü basit toprak çukurlardan belirgin biçimde ayrılıyordu. Taş ve tuğladan inşa edilmiş kubbeli veya tonozlu odalardan oluşan ve yerin metrelerce altına kurulan bu mezarlara, dromos adı verilen eğimli giriş yollarıyla ulaşılıyordu.
    Woolley ve ekibi mezarları açtığında insanlık tarihinin en görkemli altın, gümüş, özellikle lapis lazuli ve akik işçilikleriyle karşılaştı. En ünlü gömülerden biri olan Kraliçe Puabi’nin mezarında som altından yapılmış karmaşık bir yaprak ve çiçek tacı, muazzam incelikte altın takılar, gümüş kaplar ve ünlü Boğa Başlı Lik bulundu. Ancak kazı ekibini asıl şaşkına çeviren durum, ziynet eşyalarının hemen yanında düzenli sıralar halinde yatan onlarca insan iskeletiydi.
    Kraliyet mezarlarının en karanlık yönü, mezar odasının dışındaki geniş açık alanda, yani Woolley’nin Ölüm Çukuru adını verdiği bölümde gerçekleştirilen toplu insan kurban etme ritüelleriydi. En büyük ölüm çukurunda tam 74 kişinin cesedi yan yana dizilmişti. Kurban edilen kişiler alelacele atılmış cesetler değildi, aksine kıyafetleri, takıları ve unvan sembolleriyle son derece düzenli bir biçimde yatırılmışlardı. Kadınlar saçlarında altın ve gümüş süslerle, saray müzisyenleri hazır durur vaziyette, muhafızlar ise mızrakları ve miğferleriyle giriş yolunu korur pozisyonda bulunmuştu. Cenaze töreni sırasında geniş çukurda ziyafet verilmiş, müzik çalınmış ve kurbanlar kralla ya da kraliçeyle birlikte öte dünyaya geçişe hazırlanmıştı. Mezarlarda bulunan öküz arabaları ve sürücüleri de araçlarıyla birlikte canlı canlı çukura indirilmişti.
    Uzun yıllar boyunca Woolley dahil birçok tarihçi, bu insanların efendilerine hizmet etmek için gönüllü olarak bir tür zehir içtiğini ve sakince öldüğünü düşündü.
    2000’li yıllarda Pennsylvania Üniversitesi Müzesi ve Natural History Museum tarafından gerçekleştirilen bilgisayarlı tomografi taramaları, bu olayın arkasındaki gerçek şiddeti ortaya çıkardı. iskeletlerin kafataslarında tespit edilen derin göçükler, kurbanların zehirlenmek yerine başlarına indirilen ağır ve sivri bir aletle öldürüldüğünü gösterdi. Bazı kemiklerde ısı izlerine ve cıva kalıntılarına rastlanması, cesetlerin toplu törenden önce çürümesini engellemek amacıyla ısıtılıp cıva ile korunduğunu kanıtladı. Büyük olasılıkla kurbanlara önce uyuşturucu bir içecek verilmiş, ardından sersemlemiş haldeki bu insanlar ritüelistik bir sırayla kafalarına vurularak öldürülmüş, daha sonra da kıyafetleri ile takıları düzeltilerek yerleştirilmişti.
    Sümerlerin erken dönemindeki bu toplu kurban ritüeli, kralın veya kraliçenin sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak görüldüğü inancına dayanıyordu. Halk ve saray halkı için kralın öte dünyaya tek başına gitmesi düşünülemezdi. Odalardaki hizmetkarlar, müzisyenler, askerler ve saray kadınları, öteki alemde de liderlerine hizmet etmeye devam edeceklerine inandıkları için kurban ediliyordu. ilginç bir biçimde bu görkemli ve kanlı gelenek Sümer tarihinde uzun sürmedi. Erken Hanedanlar III döneminin bitimiyle birlikte bu kadar kapsamlı toplu insan kurbanları ortadan kalkarak yerini kralın yanına sembolik heykellerin ve eşyaların koyulduğu defin geleneklerine bıraktı.
    Ur Kraliyet Mezarları, Sümer medeniyetinin hem sanatsal ve maddi zirvesini hem de teokratik güç anlayışının en çarpıcı örneğini temsil etmektedir.
    Ancak unutulmamalıdır ki tarih değişkendir. Yeni keşifler ve bilimin ilerlemesiyle kim bilir, belki de bu ritüelin tek olmadığı kanıtlanacaktır.
    2 ...