Gerçekten de istanbul dolmuş şoförleri üzerine bir rapor yazılsa, NASA mühendisleri bile “bu adamlar kaç çekirdekli işlemciyle çalışıyor?” diye sorabilir. Bir düşün: Adam aynı anda en az altı farklı işi yürütüyor. Bir yandan dar sokaklarda milimetrik manevralarla araç sürüyor, önündeki minibüsün frenini, arkadaki taksinin sabırsızlığını ve kaldırımdan aniden yola atlayabilecek yayayı hesaplıyor. Aynı anda kulak yarısı arkada; bir yolcu “abi iki durak sonra ineceğim” diyor, bir diğeri para uzatıyor, arkadan biri “bozuk yok mu?” diye soruyor. Şoför direksiyonu tek elle tutarken diğer eliyle para üstü sayıyor, gözleri aynada yeni yolcu arıyor, ağzıyla da yarı otomatik bir çağrı sistemi gibi “Kadıköy Kadıköy Kadıköy! iki kişi daha var!” diye anons geçiyor. Bütün bunların üstüne trafik ışıkları, daralan şeritler, motorlu kuryeler ve istanbul’un kendine has kaotik akışı da hesaba katılıyor. Bir çeşit biyolojik çoklu görev algoritması gibi; beynin bir kısmı sürüş fiziğini hesaplıyor, bir kısmı mikro ekonomi yönetiyor (kaç yolcu, ne kadar para), bir kısmı da müşteri hizmetleri departmanı gibi çalışıyor. Eğer bunu bir NASA mühendisine anlatsan muhtemelen şöyle derdi: “Bu insan operatör aynı anda hem navigasyon bilgisayarı, hem ödeme sistemi, hem de sosyal arayüz olarak çalışıyor.” Kısacası istanbul dolmuş şoförü dediğin şey biraz şoför, biraz muhasebeci, biraz hava trafik kontrolörü ve biraz da sokak psikoloğu; hepsinin birleşimi olan yaşayan bir multitasking makinesi gibi.
Pişmiş Kelle’nin sık sık kapatılıp tekrar çıkmasının birkaç temel nedeni vardı. 1980’lerin Türkiye’sindeki siyasi atmosfer ve derginin bilinçli olarak provokatif mizah anlayışı birleşince bu durum neredeyse kaçınılmaz hale gelmişti.
1. 12 Eylül sonrası sert sansür ortamı
Türkiye’de 1980 darbe sonrasında basın ve yayın üzerinde çok sıkı kontrol vardı. Mizah dergileri özellikle dikkat çekiyordu çünkü:
Politik taşlama yapıyorlardı
Devlet kurumlarını veya ideolojileri alaya alabiliyorlardı
Toplumsal tabularla oynuyorlardı
Bu yüzden savcılıklar dergiler hakkında “müstehcenlik”, “devlet kurumlarını aşağılama”, “ahlaka aykırılık” gibi gerekçelerle soruşturmalar açabiliyordu.
2. Pişmiş Kelle’nin özellikle “sınır zorlayan” tarzı
Dergi zaten bilerek absürt, grotesk ve kışkırtıcı bir mizah yapıyordu. Çizimler:
bazen çok karanlık
bazen cinsellik içeren
bazen de politik olarak sivri
olabiliyordu. Bu yüzden diğer mizah dergilerinden daha kolay hedef oluyordu.
3. Hukuki boşluk ve yeniden doğma taktiği
O dönemde mizah dergilerinde çok görülen bir yöntem vardı:
Dergi kapatılır
Aynı ekip farklı isimle veya yeni sayı düzeniyle tekrar çıkar
Bazen sadece birkaç ay sonra geri döner
Bu yöntem başka mizah dergilerinde de görülmüştür; örneğin Gırgır ve ondan kopan ekiplerin çıkardığı Limon gibi dergiler de zaman zaman baskı görmüştü.
4. Yeraltı mizah kültürü
Pişmiş Kelle biraz da bilinçli olarak “yeraltı dergisi” kimliğini benimsiyordu. Kapatılmak bazen ironik biçimde derginin kült statüsünü artırıyordu. insanlar:
“yasaklanan sayı”
“toplatılan kapak”
gibi şeyleri özellikle arıyordu.
Bu yüzden dergi kapansa bile okur merakı ve mizah çevresi onu tekrar hayata döndürüyordu.
Bence mesele çok basit: Eğer ortada gerçekten büyük bir dava, büyük iddialar ve memleketi günlerce meşgul eden tartışmalar varsa, yapılacak en doğru şey şeffaflıktır. O yüzden bu dava TRT’de canlı yayınlansın kardeşim. Millet dedikoduya, kesilmiş videolara, sosyal medya kavgasına mahkûm kalacağına açsın televizyonunu, başından sonuna kadar izlesin. Kim ne demiş, savcı ne sormuş, avukat ne cevap vermiş, hepsi ortada olsun. Çünkü memlekette yıllardır aynı film oynuyor: biri hakkında iddia çıkar, öbür taraf “siyasi kumpas” der, diğer taraf “büyük yolsuzluk” diye bağırır, halk da iki propaganda arasında pinpon topu gibi gider gelir. Halbuki canlı yayın olsa herkes kendi gözleriyle görür. Hatta ben diyorum ki özellikle yayınlansın; çünkü eğer gerçekten söylendiği gibi ortada ciddi bir şey yoksa, bu en çok sanığın işine yarar. Millet de “bakın adamın söyleyecek cevabı varmış” der, konu kapanır. Ama yok eğer gerçekten ciddi sorular varsa, o zaman da devletin adaleti işliyor mu herkes görmüş olur. Kısacası korkulacak ne var? Şeffaflıktan korkan zaten kendini ele verir. TRT zaten kamu yayıncısı değil mi? Açsın kameraları, millet de çayını koyup izlesin; memlekette ilk defa bir dava WhatsApp dedikodularıyla değil, doğrudan mahkeme salonundan takip edilmiş olsun.