Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun ibda yayınlarından çıkan 37. fikir eseri.
Üç Işık, alt başlığı "Sohbet-Konferans" ismiyle yayınlanmış. bir takdim, 4 levhadan müteşekkil. 1.Levha "Cemaat" ve "Aksiyon" aynı isimli bir konferansın (diğerleri gibi) yazıya dökülmüş hâli, 2. Levha, "Nasıl Birlik" 3. levha "işkence ve Filistin Meselesi" 4. levha, "üç Işık"...
Eserini şu cümlelerle takdim etmiş Mirzabeyoğlu:
" Fikir, sanat ve aksiyon nefesiyle, ne zaman ne söylemişiz, ne yapmışız...
Ne yapmaktayız... Kırılmaz, bükülmez, sökülmez, dökülmez, pörsümez çizgimizin dünü ve bugününü birbirine şahit kılıcı görüntüsünü, toplayıcı hüküm hâlinde Üstadım'ın şu mısraına tercüme ettirebiliriz:
- " Duranlar görecektir yürüyeni!"
Bu kadar!
işte şehitlerimiz, işte gazilerimiz, işte zindanda bile bayrağı yüksekte tutan bayraklaşmış -sahici insan- kardeşlerimiz!.. https://galeri.uludagsozluk.com/r/2490001/+
bizde iki şey birbirine karıştırılır... Dikkat edin...
Pısırıklık başka şeydir, terbiye başka şeydir...
Küstahlık başka şeydir , vakar da başka şeydir...
Terbiyeli olun, ama pısırık olmayın; küstah olmayın ama vakur olun...
bir mesele derinliğine bir şekilde anlaşılmadığı zaman, konuşmalar herkesin istediği tarafa çekebileceği malzemenin sonsuzluğunda serseri dolaşmaya dönüşür...
Kötü niyetli demiyorum, bazısının iyi niyetinden de şüphe etmiyorum; ama kuru iyi niyet, bazen kötü niyetten daha fena olabiliyor, bunu da açıkça ifade ediyorum!..
Denizde kaybolan insan ne yapar?..
Açlık, susuzluk, güneşin sıcaklığı, bunun rahatsızlığı derken, bir yer geliyor dayanamayıp deniz suyu içiyor, çıldırıyor...
Ne oluyor hâlimiz?..
Artık bu, delilikten de öte bir keyfiyet; tam bir hissizlik...
Biz artık ağlamayı da unuttuk, düştükçe gülüyoruz; bir filozof, gayet haklı olarak, eğlenceyi "insanda ve toplumda ihtiyarlık alâmeti" sayar...
Bir arkadaş, imza yerinde bana dedi ki: "Yaşınıza nisbetle bu kadar eser nasıl oluyor?"... Bu, solcuların da dikkatini çeken ve sözlü takdirlerini yazıya geçirmeyip bahsinden kaçındıkları "ürküten" bir husus; göz hasmını tanır ya...
O arkadaşın sözü... Bu sempati tavrı mı, buğz tavrı mı?.. Hani, "insanın aklına şüphe geliyor" imâsı mı?..
Ona anlayabileceği bir şey söylüyorum, diyorum ki:
"insanın nasıl ki bir vahşi hayvan kovaladığı zaman normal hâlinden daha kuvvetlidir refleksleri ve gücü... O hızla koşamazsınız normal zamanda...
Korku, şuuru iptal eder ve olağanüstü bir güce çıkarsınız; bunun gibi, fikirde birtakım şeyler tecrit derinliğinde yaşandığı zaman, onun verdiği güç, heyecan ve hız başkadır!"
Şimdi "tecrit derinliği" filân... Ondan anlamıyor... illâ getiriyor işi, "nasıl yapıyorsunuz?"... Nasıl yapacağım?..
Biri yazıyor veriyor bana, ben de imzamı atıyorum...
Sağdan soldan topluyorlar, sağolsunlar... Bunu mu söyleyeyim?..
Sorduğu soru, üzerine gitmeyi bildiği zaman kendisinin bir sürü islâmî esprilere vakıf olacağı bir sorudur...
Bin kere yazdık, bin kere söyledik, bin keredir ikâz ediyoruz, olunması gerekene dâir de devamlı söylüyoruz; tecrit diyoruz, konsept diyoruz, işin derinliğine girmeden olmaz diyoruz...
"Öyle bir yere gel ki, topyekûn dünya irfan verimi senin olsun", diyoruz...
Tevhid kelimesinin hakikatine dair böyle birtakım çakıntılar duyulduğu ândan itibaren, topyekûn insanlık verimini islâm'a nisbetle izâh edebilmenin diyalektiğini kazanmış oluruz, diyoruz...
Bunlardan anlamıyorsan, sana ne söyleyeceğim ki?..
Böyle bir anlayış istidatsızlığında gördüğüm için söylemiyorum bu güzel topluluğunuzu; bunları bir âdâb ve usûl meselesi olarak aktarıyorum...
yine cemaat: Bizde "cemaat", çok palavradan kullanılan bir mefhum...
Cemaat, büyük davâ...
Dediğim gibi, cemaatin esprisi şudur: Burada bin kişi varsa, adeta her fert, bin kişilik bir güçtür...
Cemaat olmadığı zaman da, bin kişilik bir toplulukta, bin tane tek adam vardır... Cemaat hususiyeti tecelli ettiğinde, iş ve aksiyon dâvâsı o kadar kendiliğinden rayına oturuyor ki...
salih mirzabeyoğlu - üç ışık
Her siyasi olay bir sosyal olaydır ama, her sosyal olay siyasi bir olay değildir; olaya siyasilik karekterini veren şuurdur...
Hadiseye yanaşan insan şuuru...
Olunması gereken’e bir fikir ve imajın olduğu yerde, “ gerektiği yerde gerekeni yapmak” vardır...
Dünyada gördüğünüz her türlü haksızlık, bizim adam olamamamızdan kaynaklanmaktadır; bunun suçluluk duygusunu hissetmenizi istiyorum…
Ve adeta bir film seyrederken, birkaç dakikalığına oradaki hâdiseden müteessir olup, aradan üç gün geçince horul horul uyumaya başlayan insanlar değil…
Kuru kuru karşı çıkmalar da değil…
Dikkat ediyor musunuz bahisler nerelere geliyor..
bugün israil'in ağabeyi Amerika ve
amerika'nın beşiğinde de Türkiye... Ve sizler Filistin'de israilli askerlerin Filistinli gençlerin kollarını bacaklarını taşlarla parçalayışını kınıyorsunuz Nereye kadar?..
ıstırabınızı devamlı kılmak ve her bîrinizden bunu şuurlaştırmanızı istiyorum,..
Adeta, demin Hazret-i Ebubekir bahsinde naklettiğim "ağlayan ağlasın, ağlayamayan ağlar gibi dursun" hikmetindeki gibi, bunu yaşayan yaşasın, yaşayamayan da yaşamanın yollarını arasın...
Şu ifâde şuurlaşsın :
— "Yâ Muntakim Allah, bizi intikamına memur et!" izâh edebildim mi?
ve çağından mesul müslüman olarak siz burada bir numune teşkil ediyorsunuz... Dünyada gördüğünüz her türlü haksızlık, bizim adam olamamamızdan kaynaklanmaktadır; bunun suçluluk duygusunu hissetmenizi istiyorum...
Ve adeta bir film seyrederken, birkaç dakikalığına oradaki hâdiseden müteessir olup, aradan üç gün geçince horul horul uyumaya başlayan insanlar değil...
Kaba mânâsıyla “işkence”, biliyorsunuz ki fizikî acı verme…
Sırasında ruhî acı daha fena…
Size canınızı acıtabileceğimi söylemiştim; ama bizimki, operatör neşteri ile katil bıçağı arasındaki farkı yaşatır bir yerde, şifâ dağıtır operatör neşteri…
Nefs ağlarken ruh güler, ten ağlarken ruh güler; ruhun kurtuluşu için, nefs nuhasebesi, bunun işkencesi!..
“Arya” derken, iş müzik bahsine geldi…
Konuşmamdan önce dinlediğiniz “pan fülüt”, yeri gelince vesile kılınarak mesele konuşulacak bir niyete dayalı tertib idi…
Üstadım, bir velîden naklettiği sözle, “zifirî karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik” ifâdesini kullanıyor… Şimdi özellikle hukukçular dikkat etsin…
Tolstoy’un “Kroyçer Sonat” isimli romanındaki bir kahraman şöyle diyor:
— “Nasıl ki bir adamı hipnotize ederek ona cinayet işletmek suç ise, kötü müziğe müsaade etmek niçin suç değil?”
insana belirsiz bir şekilde tesir edişinden müziğin…
Büyük Doğu nizâmında radyo ve televizyondan Kur’ân’a aykırı tek nefes çıkamayacağına göre, güzeli çirkinden tefrik edici estetik idrakından ne haber?.. Ölçüyü biliyorsunuz: “Allah güzeldir, güzeli sever!”…
Ama kaba ve ahmak, bunu şuurlaştıracağı yerde, işin iptaline gider ve “islâm’da müzik yoktur!” der, kestirir atar…
işte şimdi buna benzer bayılacağınız bir kaba mantık örneği vereyim:
— “Bu köpek bir babadır… Bu köpek o adamındır… Öyleyse bu köpek o adamın babasıdır!”
Bu, dışyüz mantığının saçmalamasına bir misâldir…
Kaba saba hüküm kesmeler ve ahmakların beslendiği yer bu noktalardır!..
Konferansın buraya kadar olan kısmını, size, kasden kâğıttan okudum…
çünkü en büyük zaafımız başlamak ve sonunu nasıl getireceğini bilememek…
Baştan belirli bir plâna bağladığımı göstermek ve mazerete sığınmamak için…
Size olan saygımı, mühimsediğimi göstermek için yazdım.
irticalen yapılan konuşmanın kıymeti ayrı; bir samimi havası var…
Şimdi rahatça, çıkacak görüntüye nisbetle konuşabiliriz… Ancak şuna dikkatinizi çekeyim: Konuşmada parlak ifâdeden çok fikre dikkat ediniz…
Şimdi işkence davasına girebiliriz…
Bizim tatbik ettiğimiz işkence, doğrudan doğruya “nefs ağlarken, ruh güler; ten ağlarken ruh güler” hikmeti içinde…
Biz sizi bir yükün altına sokmaya çalışıyoruz, sizi acıtmaya çalışıyoruz; ruh kurtulsun, ruh gülsün diye…
Bunun muhasebesi, muhakemesi gerçekleşsin diye.
Evvelâ hâlisle sahteyi, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü, güzelle çirkini birbirinden ayırıcı olmak gereğini şuurlaştıralım.
Böyle bir şuurun oluştuğu yerde, her meselede, her yerde asıl ile taklit, mümin gözlere görünür…
Üstadım’ın bir sözünü hatırlıyorum, der ki, “adamın bir hâli vardır ki, bellidir; iş gelir gelir, taklit imkânı olmayan bir yere varır!”…
Sahici muhasebe mevzuunda beni, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesini gerçekleştirmek bakımından numune kabul edebilirsiniz.
Derdim mesele konuşmak ve hakikatleri punduna getirip kanınıza karıştırmak...
Bu bakımdan "Tilki Günlüğü" isimli eserimde mânâların oluşturduğu "tablo"ların yekûnuyla vücuda gelen lûgat çerçevesinde "Üçışık"a bakmadan önce....
"Tedâî" ve "Dünya Tablosu" meselelerine temas edeyim...
Arayış, Allah'ı aramak için var!" dedim...
insan ruhunun aktığı her şeyin müntehasında Allah gayesi var.
Size iktisad bahsinden misâl vereyim...
Bir islâm büyüğü, insanın Allah'a muhtaç olduğunu bildiren âyetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "insan oğlu Allah'a muhtaçtır. Allah ezelî ilmiyle bildi ki, insan, beşeriyeti gereğince, su, ekmek ve sair dünya sebeblerine ihtiyaç hâlindedir.
Bu bakımdan, her neye muhtaç olursa bu ihtiyacın hakikati, Allah'a muhtaç olmaktan başka bir şey değildir...
Bu hikmetin ihtârı!
bizde büyük meseleler, eski eşya deposundaki sandıkta kilitli kalmış… Toplumumuzda bir düşünce geleneği yok…
bu yüzden de dışın dış yüzünden fikirler ve günübirlik lâflar, arz ve talep piyasasını oluşturuyor.
Bir hayatı kahramanca yaşamak, sonra dönüp bir de kahramanca yaşamanın ne olduğunu bu piyasaya anlatmaya kalkmak, ne acı, ne acıklı, ne gülünç bir hâl!.. Üstadım bir “Noktalama”sında şöyle diyor:
— “Bu ne hâzin mesafe iki ten arasında, / Bir hâli anlatanla dinleyen arasında.”