Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
bir belgeselde afrika'da bir mezarlık görmüştüm. mezarların başında doğum ölüm kelimeleri kullanılmamıştı. güneşin doğuşu ve güneşin batışı şeklinde ifade edilmiş koca bir ömür.
benim güneşim de batarken o son ışıklarını görürken huzurla çekilip gitmek istiyorum. beni hatırlayan en son kişi de öldüğünde zaten hiç yaşamamış olacağım.
ölüm bize yavaş yavaş yaklaşıyor.
bende ölüme yaklaşıyorum. anlaşılıyor.
ölüm ve fani bir yerde buluşacaktır.
işte ölüm ve fani arasındaki dialog budur.
bir odadan sessizce cikip gitmek gibi. kimileri ugurluyor, el salliyor sana, kimileri dönüp arkasini bakmiyor bile. farketmiyor bile yoklugunu. hersey kaldigi yerden devam ediyor. vapurlar calisiyor, günes yine doguyor ertesi sabah, insanlar islerine gidiyorlar. tek farki sen yoksun. tüm dusuncelerinle, duygularinla, yasadiklarinla, sahip olduklarinla, tüm varliginla yok olmussun. ne yapmis olursan ol, ne icin didinmis olursan ol, seni cok özleyenlerin bile aklina bir süre sonra arada sirada gelmeye basliyorsun. seni unutmak zorunda birakiyor hayat onlari.