"yapılmışı var " dedi fındık sekiz isimli çizmeli gardiyan.
"seni hazır eğelenmiş hücreye alıcam" dedi bana fısıldayarak.
"yalnız senden bir isteğim olucak " diyede ekledi hemen ardından.
"yoksa?" dedim sesim titreyerek...
sonraki akşam fındık sekiz'i devreden çıkartmaya karar verdim. beni eğelenmiş hücreye götürmesi için akşam ışıklar kapandıktan sonra gelmesini rica ettim. elbette geldi, usulca çevirdi kilidi, ranzama yaklaştı, elini omzuma atar atmaz yakaladım elinden ve eğeyi boğazına sapladım, sapladım, sapladım...
ölmüştü..
eğildim sadece anahtarlarını aldım. başka bir yerine dokunmadım.
hazır eğelenmiş olan hücremde pek bir zorluk çekmeyecektim, zaten cinayet delilim olan eğemi de yanıma almıştım.
fındık sekiz artık yoktu. "aman yoksa yoktu yani. vardı da ne oldu, skmeye kalktı bizi adam" diye düşündüm. kendimi rahatlattım, vicdanım rahatlamıştı.
şimdi yeni şeyler düşünmeliydim.
eğeli bir hücre, elimde kanlı bir eğe, gardiyanlar ve ben...
ne yapmalıydım?
hücremin kapısını anahtarla açtım. kalbim deli gibi çarpıyordu.
sessizce yurumeye çalışıyordum aniden bir elin omuzuma dokunduğunu hisettim, donmuştum...
"sakın arkanı donme" dedi gizemli bir ses.
"eger soruma doğru cevap verirsen seni burdan kurtarırım yoksa.." dedi.
ben "sor artık" diyebildim ancak.
gizemli ses sordu.
" Taştandır demirdendir...
yediği hamurdandır...
bütün dünyayı doyurur...
kendini doyurmaz...
Nedendir? "
dedi.
ben "nedendir?" diye cevap verince o anda ensemde bir yanma hissettim.
oyle kuvvetli vurmustuki bana aklım karışmıştı, affallamıştım.
sonra sakince tekrar sordu "cevabın nedir ogul?"
"cevabın geç geldi evladım sanırım sert caktım ama dogru bildin cevap fırındı" dedi.
"sana bir sans daha veriyorum dedi" gizemli dede.
"o zor geldiyse birde bunu dene" dedi bana.
"denerim dedeciğim" dedim.
çok sakin bir şekilde ağır ağır sordu bana.
"Okur yazar olmayan zenciye ne denir? "
"cabuk cevap ver yoksa enseni yakarım senin" diye haykırdı bana.
bir tokat daha geldi enseme.
hemen eğeli hücremin içine doğru beni itip, "sakin ol evlat" dedi.
şimdi sana burdan kaçmanın yöntemlerini söyleyeceğim.. pür dikkat dinle beni dedi.
"şu havalandırmayı bi dene" dedi bana.
iyi de dede dedim sen fazla bilim kurgu izliyorsun galiba. ne havalandırması ya. burada öyle birşey yok dedim. belli ki dede şakacı biriydi. şaka lan şaka dedi uslubunu değiştirip: "ben tatar ramazan filmiyle büyüdüm. bana mı öğretiyosun bu işleri" dedi. şaşırmıştım.
sonra neden bilmem bu eskiden bu kadar edilgen olmadığımı düşündüm. "n'oluyor lan, kendine gel. ibneleşiyorsun mütemadiyen" dedim kendi kendime. sonra çok beğendim kendi kendimle yaptığım bu diyaloğu. dönüp dedenin suratını avuçladım "ulan bana bak gıdılik! var mı lan dedeliğin kitabında enseye tokat atmak, yarın öbürgün başka bi yerimi de parmaklarsın sen" diye haykırdım yüzüne. "züttür lan" deyip bastım kıçına tekmeyi.
zaten anahtarlar da bendeydi. eğelenmiş hücreyi bırakıp dış kapıya doğru yöneldim.
gizmeli dede beni iki eliyle arkadan kavradı ve kolunun altına koydu.
dede beni hapishane koridorlarından ucarcasına gecirdi.
hapishanenin duvarına kadar kimseye gozukmeden tasıdı. bütün bunlar olurken sesini dahi çıkarmadı hapishane duvarının altında ay ışığında dedenin gölgesine baka kaldım.
sonra nedendir bilinmez yüzünü net göremedigim dedeye.
"ismin ne dede? "diye sordum.
"bana bombadil dede de" dedi ve beni tekmeledigi gibi duvarın ote tarafına attı.
canım hiç yanmamıştı.
yavaş yavaş ilerliyordum kapıya dogru. 10-15 dakika geçmemişti ki kıçına tekmeyi bastığım dede gelmişti. "bana bunu yapmayacaktın evlat" dedi, "intikamım acı oldu". yoksa... dedim kendi kendime. korktuğum başıma gelmişti. dede hapishane önünde adeta benim için nöbet tutan köpeğimi zehirlemişti. yada zehirletmişti bilmiyorum.
"kıçına tekme basıp seni hapıshaneden salıyorum sen ise zevzeklık edip yine geri geliyorsun bombadil dedenin tansıyonunu cıkarıyorsun zındık" diye kukredi.
sesi sanki sarkı soyler gibiydi.
"dede ama kopegim? onun ne gunahı vardı?" diyecek oldum.
dede bu sefer "itin tavuklarımı yemiş sahip cıkaydın" diyerek beni tekrar tekmeleyip "git geri gelme lan bir daha!" diye haykırdı.
hayır köpeğimi zehirleten jim carrey'di. jim'in 23 sayısına kafayı takmış bir dog catcher'ı canlandırdığı film setinde, hollywood'daydım. dede beni hapishane koridorlarında taşırken, zamanda ve mekanda kırılmalar meydana gelmiş olmalıydı.
hiç durmadan koşmaya başladım. uzaklaşmaya uzaklasmaya. sonunda hayatımın uzun bir döneminin geçtiği evime varabilmiştim. ama fazla uzun kalamazdım çünkü ilk bakacakları yer burasıydı. evde işime yarayabilecek şeylere baktım. neler lazım olabilirdi?
hızlıca eve girdim derhal bir pergel, bir gönye ve birde dünya atlası aldım.
biraz hesap yaptıktan sonra karşı kaldırımdaki lahmacuncu hamit'in yanında saklanabilicegimi anladım yanıma sadece bir kutu kola ve metal kutudaki prezarvatiflerimi aldım.
hızlıca evi terk ettim.
gereksiz bir anımsama olduğunu kendime söylesem de, içimden bir türlü atamıyordum.
ikiside hayatımda çok önemli roller üstlenmiş iki karakterdi.
halâ çözemedim.
ne vardı bu köpekte.
beni içeriye attırdı, sonra da kurtarmak için kendi canını mı feda etmişti acaba?
yoksa bilmediğim başka birşey mi vardı?
bir yandan hapishaneden kaç, bir yandan köpeği zehirleteni düşün, çok yorulmuş ve susamıştım. bim'e girip bir sprite aldım.. çıkarken, bim'in "bizimle çalışır mısınız" ilanını görünce başvurmaya karar verdim.
artık bir emekçiydim. Ama unuttuğum bir şey vardı. Ben bir hapishane kaçkınıydım. Bunu farkeden işverenle başım belaya girmesi an meselesiydi. Tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Dan dan dan...
hemen bu kararımdan vaz geçtim.
"bırak bimi mimi. ne bimi ne bimi" dedim kendi kendime..
sığınacak bir yer aramalıydım. karanlıkta iyiden iyiye çökmeye başlamıştı şehre...