Serseriliğe, insanlara, toprağa meylim var.
Amma gel gör ki bir masa başındayım akşama kadar
Halbuki böyle perişan ve serazat yaşamak istiyor gönlüm...
''yaşadığım çok kötü günler, yaşadığım anlardaki yoğunluğunu yitirdi. yaşadığım iyi günleri de unutmuşum. sonuç: anlamsız bir ortalama. neden de galiba hep tek başına yaşamaya zorlanmam. toplumsal düzen gereği, mutluluğu tek başına aramam. bin türlü ve hala süren hesaplı kargaşadan, tek başına çıkabileceğim konusunda şartlandırılmam.
benim için ve benim durumumda olanlar için nereden bakılsa önemli olan sonuçtur. anlık mutluluklar (mutsuzluklar birikir) birikmiyor.'' (1976)
güzel günlerim vardı yağmurlarla ıslanan
ve güzel gecelerim masallarla dopdolu
seyrederdim göklerde her gün büyüyen ayı
neş'elerim geride kaldı eski günlerde
bir gün sabah vakti kapıyı çalsam
uykudan uyandırsam seni
çekemezsin bir yere sineden başka
biliyorum günler hep böyle geçecek
işte günlerden bir gün elagözlüm
yeni bir başlangıçla bitecek ömrümüz
heybetli arsiyan dağlarında bir gün
atım yoruldu, ben yoruldum
bir gün uyanıvermişim uykudan
geçmiş, gelecek cümle rüyalar içimde
bütün yaratılmışlara selam salmalı, selam almalı
iyi gün lerden, kötü yıllardan, baharlardan
gecelerin peşinde kaybolmuş diyarlardan
ah! şimdi şu sessiz gecemde bana
-turgut, kalk gidekim- diyen bir dost olmalı
gün olur bütün kaygılardan uzak
ben de gelirim
bir gün alıp başımı gideceğim
-yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...-
bir gün , bir parkta otururken, biliyorum
bir el yağmurlarla dokunacak omuzuma
bu kandır akıttığımız sıkıntılı pazarlarda
güneş biterse elbet ertesi kalır
ya perşembe kalır ya pazar kalır
öyleyse ne yapsın o zaman
gitsin bir pazartesi gibi
gitsin uyusun ölene kadar
bir denizin taşrasında o zaman
1935'te bir akşam
bir salı akşamı sanırım
perdeleri kapadık. öyle kaldık artık.
duvarların uzaklığında ve durgunluğunda
1935'te bir akşam
öyle
kaldık
denizsiz bir salı günüydü
gölleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur
neden bütün insanların birbirini sevmesi gerektiğini
bir gün saat üçte köprüde anlayacak
hergün her sabah bir şu kadar kuşun, adamın
uçağın, yağmurun yunup arındığı gökyüzü
bir o gün e beslerim o ak pak gün eşe
o her şeyin birden serpilip ortaya döküldüğü gelişeceği
gizlide
kalmış uçların birbir belireceği günler
herkesin bir gün ağlayabileceği, herkesin varamadığı
işin kutsallığını bulamadığı bir yere götürüp
yüreksizleri güldürdüler, bizi alçaltıp ağlattılar.
sularsa akmak birgün birgün birgün
birgün dağlara çıkmak birer birer dağlara çıkmak birgün
çıkmak çıkmak birer birer birgün dağlara dağlara birgün
birgün birer dağlara
ah nasıl dağlara birgün
ey birgün
çiçek açmak bir gün
otları büyümek birgün
birgün köyler kentler yıkanık damlar geri dönmek
birgün
bir gün yeni dönmek
birgün dağlara çıkmak birer birer çıkmak çıkmak
suruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan
eksilmeyen bir hüzünle
ve atlar ve tüfekler ve sözler eskidi bir gün
o gün . artık büyüdünüz dediler
o gün artık büyüdünüz dediler
ve bir gün yalnız kalındı bütün ilişkilerde
ve kimbilirdi aşk nerde oteller nerde
bir gün , günah yapılmazdı hiçbir yerde
ama kimbilirdi aşk nerde oteller nerde
gün döndü bir bayramı sabahlarken
sular kesildi akşam uzadı herkes
ama. bir akşam oldu muydu iyi bir akşam
yani saksı çiçeklerinin üzerine tozlar konan
ve çalışsam o gün , dürüst ve islam kalmışsam
bu iyi bir başlangıçtır derim aşk yapmaya
ve bir düzenle yüzyüze gelmenin acısı
bugün başka şey ve başka bir şeydir yarın
hep böyle süreceği sanılır bu gül hikayesinin
hep böyle sürer ama bir gün sonu değişir
yetmiş gün filan yürüdüm gece gündüz durmadan
kıyıya bugün vardım ama bak çok yorgun geldim
epeski bir yorum: sıcak bir eylül değişmesidir bir
eşkiya yatağının en uzun günleri
duyduğu gümbür gümbür silah sesleri
bir gün elbet gelir
eskide bir gün ; şurdan burdan konuştuklarımızı hatırlıyorum
nasıl hatırlamazsınız
bir gün öldüğümüzü
evet gün bir ölüyle ve kötü bitti
pazarlıksız
artık şaşırıyorum gözyaşına
hiç unutmam çünkü pazarcıların
haftanın her günü öteye beriye
gözyaşı taşıdığını
ilk günden biliyordum ama gene bekledim
gülü değil ölüyü gözlüyorlar
kar erimedi
sonsuz bir üç gün
öyle bir gün geçti ki
hiç unutmam artık
uzun bir günü bölüştük
doğayla ben ikimiz
bir de çocuk
gelecekte bir gün gülümseriz
ve senin bir gün ölmeyeceğim
mutlu ediyor beni
günün tarihi akşam şimdi söyleyebilirim yanılmadan
yani ancak günlerce koşarsam duyabilirdim
aramızda ne varsa
bir korkuyorum yalnız kalmaktan bir korkuyorum
gündüzleri delice çalışıyorum geceleri
kadınlarla yatıyorum
sonra yanılgan insanlığım başladı
birinde üç gece dört gündüz, orada, evde kaldım
üç gece dört gün düz sinan'ın yatağında kaldım
kutsal gibiliği üç gece dört gündüz
kurtlar gibi bizi kovaladı
benim işim gece gündüz gökyüzünde durmaktır
yapılan bir şeydi gündüzümüz ve
gecemiz isteğimizce kullanılmazken
uzun bir gündüzü fark edenlerin en sonuncusuyuz
yetmiş gün filan yürüdüm gece gündüz durmadan
kıyıya bugün vardım ama bak çok yorgun geldim
Sen olsan ne yapardın Turnam
Bir sandala atlamış denize açılmışsın
Yanında ne pusula, ne aş, ne azık
işte karşında Dübbü Ekber, solunda Demirkazık
Salkımsaçak bulutlar, delibozuk dalgalar.
Bütün rahatlıkları sahilde bırakmışsın
Mor rüyalar asmalarda, pembeleri yatakta
Yola düşüp Huu demişsin, Huu işitmişsin
Arap boyu, çavdar boyu, minare boyu değil
Tut ki gecelerce mısralar boyu gitmişsin......
önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
beni kapıdan karşılayıp ağırlarlardı.
sofralarına konuk ederlerdi.
onlar iki kişiydi ben birdim.
bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. kapılarını kapım bellemiştim.
evlerinde oturacak yerim vardı.
önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
evleri gürültülü şehirden iki bin ayak uzaktaydı.
tahtadan yapılmıştı.
beni kapıdan alırlardı, -hoş geldin- derlerdi, onları sevindirirdim.
birlikte yaşıyorlardı, çocuksuzdular.
birinin adı gülbeyaz'dı, o kadındı, öbürünün adı sinan'dı, o erkekti.
ben otuzunda yekta'ydım,
akçaburgazlıyım, oradan geldim,
herkes bir yerlidir çünkü, ben, yekta bunu pek hoş buluyordum.
sonra az ışıklı odalarına çıkardık. bana yeniden -hoş geldin yekta, bizi
sevindirdin senin yanında birçok şeyleri hatırlıyoruz- derlerdi. serin
örtülü minderlere oturmak için ayakta dururduk. beklerdik, perdeleri
beyaz nakışlı olurdu. halıları bütün odanın döşemesini usulca mor mor
örterdi. patlıcan örnekleri ve turuncu güneşler vardı üstünde.
birden hepimizin aklına o denizler gelirdi. ayakta durmayı istemezdik. serin
örtülü minderlere otururduk.
bana -serin örtülü minderlerimizin üstüne otur- derlerdi.
bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. evlerinde oturacak yerim vardı.
tütün sunarlardı.
bir dinlenme zamanı kadar birbirimizi duyardık. alışmak için zorluk çekmezdik.
çünkü karşıt yerlerimiz kalmamıştı bilirdik. girintilerimiz çıkıntılarımız
uygundu. sussak da ses çıkarmazdık.
karanlık her yere girerdi. çünkü her yerde gece olur, ben, yekta bunu pek hoş
buluyordum.
karanlık, serin örtülü minderleri sarmalayan az ışıklılığı altedemezdi. çünkü
biz öyle bellemiştik. halı da az ışıklı kalırdı, onun güneşleri,
patlıcanları da, minderlerin serinliği de. az ışık, bizim, yani onların ve
benim, yekta'nın, kaçtığımız yer değildi. birbirimizin ışıktan kaçıracak
yerlerimiz yoktu. az ışıkta da çok ışıkta da değişmezdik. hep tıpkı
kalırdık.
orda buluşmayı severdik yalnız.
sarı bir kuşları vardı.
adına kanarya derlerdi. küçük bir kafeste odayı doldururdu.
«ama ben onların ölümlü, yanılgan insan,
geçen ve bir daha geri gelmeyen bir rüzgâr
olduklarını unuttum. »
çünkü unutmak bana göreydi.
çünkü ben de ölümlüydüm. ben, yekta, bunu pek hoş buluyordum.
bu unutmak değildi, içinde olmaktı onun.
önceleri daha iyi mi idi, bilmiyorum.
gidip geldiğim,
durulduğum koyu geceler vardı. yıkık değildim.
yıkılıp yeniden kurulmamıştım ama, yıkık değildim.
gaz lâmbaları yakardık,
ensiz çalgılar çalardık geceye.
tekliğimiz ayışığına boğulur giderdi.
teker teker üçer kişi olurduk. öyle de iyiydi.
ben ona, gülbeyaz kadına, eski yalnızlığımı söylerdim.
ben söyledikçe eskirdi,
uzaklaşırdı.
onunla. gülbeyaz'la bakışır ısınırdık.
sonra yanılgan insanlığım başladı.
birinde üç gece dört gündüz orada, evde kaldım.
üç gece dört gündüz sinan'ın yatağında kaldım.
gülbeyaz'la allanın emri olduk.
ne o beni kandırmıştı,
ne ben onu baştan çıkarmıştım. ikimiz de bildiklerimizin ötesine,
bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. bir noksanlığı vardı sanıyorduk
bütün olanların belki. ama aslında bütünlüklerimize bahaneydik. sinan
uzaktaydı. sinan çemberimizin dışındaydı. sonra ne bulduk.
süregeldikçe kutsal gibi,
kesildikçe kirli, utandırıcı.
ama utancından kaçmayı biliyorduk.
kutsal gibiliği üç gece dört gündüz kurtlar gibi bizi kovaladı.
sonunda öyle bulduk.
utandırıcılığı öbür insanlardan değildi.
karşılaştırmadan değildi.
birdenbire kendi boşluğundandı,
gelip geçen avutuculuğundandı. beklemesi vardı.
kanaryayı görmek ayaklarımızı dolaştırıyordu.
minderler serin değildi artık. ben, yekta, bunu pek hoş bulmuyordum.
ama dördüncü gecenin yalnız sabahında yine,
o, gülbeyaz
benim ilk aklıma gelendi.
o kıyıdaki denizlerin mavişiydi artık.
önce ve birden değişen dağlar oldu.
istemek ve vermek başlamıştı çünkü.
alamamak başlamıştı çünkü.
gitgide düzelirdi biliyorduk.
bunu bekliyorduk.
yeni yeni yerler bulmuştuk birbirimizde
onunla, yani gülbeyaz'la ben.
kaybettiğimizi bir zaman unuttururdu.
bir zaman yerine yenilerini koyardı
artık çok ışıktan kaçıyorduk. gizleyecek yerlerimiz olmuştu birbirimizden.
hem ikimizin ondan, yani sinan'dan, hem birbirimizden.
yine bir eksikliğimiz tamamlanmıştı galiba. iyice seçemiyorduk ama,
anlıyorduk. uzun yaz gecelerinin durgunluğunu, geniş yapraklarının salıntısı
ile tamamlayan gizli bitkiler gibiydik. kaçmamız telâşlı değil
sevindiriciydi önce. ben o zaman, tanrının, benim yapıma kattığı tatların,
bende ötedenberi durmakta olduğunu, daha ötelere kadar da durmakta
süregideceğini farkettim. bu beni kendi yanımda yüceltiyordu. gülbeyaz benim
toprağımı işleyen, kazmaydı. günah olamazdı yaptığımız. ben onun çeliğine
göreydim ancak. biz her şeye inanmıştık. her şey bizi inandırıyordu ama,
o'nun, gülbeyaz'ın yanına artık,
serin minderlerde oturmaya gitmiyordum.
akşamüstleri yakıcı kırlardan suvata inen kır hayvanları gibi gidiyordum.
kapıları benim çeşmemdi.
ekmeğimi edindiğim ocaktı.
bir bu benim dengemi sarsıyordu.
beni. ateş sıcağında kavuruyordu.
suvata inen yanık kır hayvanları gibi gitmemeliydim.
kapısı ekmeğimi edindiğim ocak olmamalıydı.
benim bu kavurgan sanılarını belki gizlediğimizdendi.
inandığımı kurtarmalıydım.
beni bulup çıkaran, ekleyip bütünleyen,
bu duyguyu -kurtulursa eğer bu güçlülüktü-
arı duru etmeliydim, temizlemeliydim.
önce onlardan çok iyi yüz gördüm.
beni elimden tutar belliyordum.
ona, sinan'a -bizi kov- dedim.
onun kovduğu bizi ödeyecekti.
onun gözünde kovulmuş olacaktık ama, biz kendimizi kutsanmış belleyecektik.
o, sinan bizi kovmadı.
insanların adaletini, yani öcü, aramaya başvurdu.
bizi yakaladılar.
yani gülbeyaz'ı ve beni, beni. akçaburgaz'lı yekta'yı. otuzunda.
yargıçların katına diktiler umudum nerdedir.
bizim inanarak ettiğimizi yerlere çaldılar, ululuğu nerdedir.
biz onu bulmuştuk, tükürdüler.
bizi kirlettiler, yazıklar oldu bize.
benim donumu ve gülbeyaz'ın donunu
ve yattığımız yatağın örtüsünü
yüreksiz kişilere gösterip onları güldürdüler.
halbuki biz o örtülerde yatarken,
aklımız en ulu yerlerdeydi gücümüz.
biz o zaman yaptıklarımızın günahını değil, yüceliğini biliyorduk. bu, iki
gücün bir yeniye varması, bir yeni yaratmasıydı. bu çiftleşme değil
tekleşmeydi. tekleşmenin bir yönüydü. yazık bize. o zaman bütün insanlara
inanıyorduk. yıkmak istediler yıktılar. yazık bize. herkesin bir gün
ağlayabileceği, herkesin varamadığı için kutsallığını bulamadığı bir yere
götürüp, yüreksizleri güldürdüler, bizi alçaltıp ağlattılar. yazık bize.
olsun yaptılar şimdi kime sığınalım.
nereye gitsek o yıkıntı bizimle artık.
yeniden kursak korkarız.
bu yıkıntı toz duman. donumuzu gösterdiler.
yazık bize şimdi nereyi tutalım.
hangi yolu belleyip oraya düşelim.
önceleri onlardan iyi yüz görürdüm
bana elmadan sıkılmış sular sunarlardı.
serin minderleri vardı, ben, akçaburgaz'lı yekta, cahil çocuksuz, bunları
pek hoş bulurdum.
yanılmadım pişman değilim bu da vardı
acıyan yerlerini öpecek biri varsa hayatında
önemli olmaz düştüğün yerler, atıldığın kuyular,
aldığın yaralar, yalan çıkan bildiğin tüm doğrular…
işittiğin tüm kötü sözlerin yeri bile çabuk iyileşir o zaman.
öper ve geçer...
durduğum yer benim değil iken
gidebilecek bir yerimin olmaması ne acı
gidebilecek bir yerim yok iken hala
ve inatla durmayışım ne gaflet
nihayetinde ölmüyorken yaşıyor olan insanın
yaşıyorken öldüğünü bilmemesi bu ,
bu ne tuhaf bir hayret.diyecek bir sey var mi ?
ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım,
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından,
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından,
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar.
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut.
Bu evleri atla bu evleri de bunları da,
Göğe bakalım.
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım,
inecek var deriz otobüs durur ineriz.
Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya,
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum.
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun.
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam.
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım.
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda,
Beni bırak göğe bakalım.
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım,
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum,
Bu senin eski zaman gizlerin yalnız gibi ağaçlar gibi,
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor,
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim,
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım,
Bana dönesin diye bir bir kapattım,
Şimdi otobüs gelir biner gideriz,
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç,
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin,
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat,
Durma kendini hatırlat,
Durma göğe bakalım.