bir gün, bir yağmurla garip garip
-çoluğu çocuğu terk edeceğim-
bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım
alıp başımı gideceğim...
asır yirminci asırdır, amenna
bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
uzaklar daha uzaklaşır
bir define çıkarır gibi kayalardan, ademden beri
sımsıcak sevgilere muhtacım...
bir gün alıp başımı gideceğim
-yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...-
belimi bir ılık şal sarsın, mavi
hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında...
kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
diyarı gurbette kanlı bir aşk
bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
en uzak beyazlar,
en yakın ikindilerde, duygulu
ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
içip içip ağlasam...
nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
herkesin derdinden pay isterken...
uzak kaderlerin suları çağlar simdi
yıldızlar dökülür sonsuza içimizden...
bir gün, bir parkta otururken, biliyorum
bir el yağmurla dokunacak omuzuma
bir çift göz, bir davet, bir kalp
çoluğu çocuğu terk edeceğim...
yapraklar dökülecek, çiçekler solacak
bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
toprak ve insan kokularıyla,
uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
başımı alıp gideceğim...
..."
sözlükteki liselilerin, cinsel isteklerini sanal-sapık başlıklarla tatmin edenlerin açtığı başlıkların arasında adını görünce şaşırdığım şair. en güzel şiirlerinden biri için
kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber
elbette kırlardan kırlardan gelecekler
başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri
söyleyin nasıl dayanılır dükkânlara depolara
bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer
sonsuza varmadan bir önceyiz sanki
-o sayının da bir adı vardı unuttum-
her şey öyle saydam öyle madensel
kapıların kilitleri açık ve herkes uykusuz
hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber
eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna
artık bu yokları var etmeyi usladık
ağaçları budadık ormandan balıkları tuttuk denizden
hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık
çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber
hey koca dünya nasıl avucumuzdasın
nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden
çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin
elbette kırlardan gelecekler kırlardan
kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber
ey güzelim sümbül ve teber ey canım
gördüğüm sanki o değildi
sanki kuşlar albümünden bir maden.
''uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.'' diyerek yalnızlık üzerine söylenecek söz bırakmamış şair, söz üstadı. meraklısına böyle bir çalışma da var; http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0003143.pdf
--spoiler--
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
--spoiler--
biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır. *turgut uyar
"ne söylenmişse sevmek üstüne sanki sizedir
bütün güzel şiirlere uygun her yeriniz
çekip götüren saçlarınızdır o saatleri bir bir
dünyaya sizinle baktığımı bilmelisiniz.
benim bu evlere düşkünlüğüm sizin yüzünüzden
şiirlerim bu yüzden aşklara aşklara doğru
nasıl hazırlanırım sizin gecenize gündüzden
siz olmasanız ekmekler sular ne olurdu.
sizin yolunuzdur başlayan nereye düşse ayaklarım
run ateşleriyle oymalı koç başlarıyla tunç kapılarda
sizin içindir durup durup kentleri kuşatmalarım.
söylediğim sizseniz ne denli geniş olsa yerim
korkarım harcamaktan sözlerimizi boş kalıplarda
çirkin bir şey diyecek olsam elleriniz durur önüme düzeltirim."
yalanlı dolanlı alçak doğruca yaşanmamış bir
bir gözsüz kulaksız elsiz ayaksız güdük bir gün
bütün yitiklerim karalarım üst üste üst üste bütün karışıklığım
gelip geçtiğim macera şu kadar binler yıllık
şu kadar binler yıllık karalarım karışıklığım üst üste
usul usul insan insan ölüm ölüm üst üste
şu kadar güneş şu kadar su şu kadar su yılanı şu kadar düzen
ben sebepliyim denizlere aylara kavgalara umursuzluğa
bir maviyi durup dururken birine benzetiyorum
bir balığın ağzını anıyorum durup dururken
serinliyorum
ben üç yer tasarlamıştım üçü de sana bana uygun
biri günebakanlarda biri otuz yaşta birini sorma
birini sorma gün gelir ben söylerim
daha usta olurum daha yiğit o zaman söylerim
bu kırgın karanlığı bir ışıtalım ilkin
yeniden şehirler kuralım şimdikilerine benzeyen
baştan başlayalım susamlara ekmeklere deniz aşırılarına
sevmelere
gidip dönelim
belki bir yerde bir tohumda bir durumda belki
belki o ses o yudum o yumuşak döşekler yeşil yeşiller
ben taş çekerim yılmam çamur kararım yol döşerim
bakarsın göneniriz gidip dönelim
ben yılmam taş çekerim çamur kararım ben
senin de gürül gürül saçların var nasıl olsa.
Gece gece 5.ye döndüğüm ve artık dinlemekten mala bağladığım tüm güçlülüğümü güçsüzlüğüme dönüştüren ve ne kadar yenik,bitap ve acınası halde olduğumu gösteren şiirdir hele ki alttaki link le takip edilirse dünyadan ayrılırsınız.
adam işte, yalın, yalnız, olduğu gibi bir adam. nasıl aşığım sana be turgut. sahip olmak istediğim baba, sevgili, arkadaş, ayrı ayrı her bir şeysin. çantamda kitabın olmadan sokaklara çıkamadığımı bilsen güler, limonlu votkandan bir yudum alır, "abartma be kızım" derdin.. ne kovaladım seni, seninle ilgili her şeyi. dar pasajlarda, zamanında seninle rakı içmiş adamlarla sohbetler ettim. zorla seni anlattırdım. "sen kaç yaşındasın, ne işin var turgut'la bu kadar?" dedi ahmet abi bir gün bana*, "ne yapayım be abi, bambaşka bir tutku bu" dediğimde "sen boku yemişsin" cevabını verdi gülerek.
bir kaç şiirini senin el yazından okudum, günlüğünden bir sayfayı bir de. benim okurken hüzünlendiğimden daha da beter hüzünlüydün sen o satırları yazarken. içim titrer her aklıma geldiğinde.
ekmek yiyorum, tereyağı yiyorum, çocuk mocuk büyütemem herhalde ama, yatakları yapıyorum da, yetmiyor be turgut'um, yetmiyor.