bir ara parayı bulmuştum. bir kaç yabancı ülkede ne kadar class yer varsa gittim.
yemediğim halt kalmadı. isimlerini bile teleffuz edemedim. şefin bilmem nesi. siyah havyar yemiştim kutusu bilmem kaç dolar. penguen , yaban domuzu vb.
kuzu böbrek yatağı etinde soğanı bol yapılırsa ince hamurlu çıtır hiçbirine değişmem.
Kadıköy’de balık pazarını geçince halil lahmacun diye bir mekan vardı yıllar önce, hala duruyor mu bilmem. Acayip lahmacun yapıyordu adamlar çok iyiydi. Sırayla giriyordun kalabalık mekandı ve ucuzdu. Hala duruyorsa gidin tavsiye ederim.
agacım, Hani bazı yemekler vardır, böyle "fine dining" falan diye kasmaya çalışırlar ya, bu abimiz hepsine ayar verir. Bildiğin, toprağın, ateşin ve ucuz etin (evet, dürüst olalım) muhteşem bir buluşması. Street food'un Platonik ideası. Düşünsene, incecik hamur, üzerinde maydanozlu soğanlı o türlü kıyma, fırından çıkar çıkmaz gelen o hafif isli, keskin koku... işte orada, o an, medeni insanın tüm ikilemleri çözülür. Üzerine limonu sıkarken yapılan o ritüel, adeta "bu dünyanın tüm dertleri bu ekşimsi lezzette eriyip gitsin" felsefesi. "Türk pizzası" diyen o turiste gülüp geçersin, zira o bir pizza değil, o bir lahmacun. O bir coğrafya. Dürüm yapıp yemesi ayrı bir lezzet devrimi, zira eti ve hamuru iç içe geçirme sanatı, elin yağlanması ise ayrı bir sanatsal eylem. Masadan kalktığında "ben ne yedim yaa?" dediğin o doygunluk hissi... Bırak şimdi veganlığı, glutensiz diyetleri falan. Lahmacun, sadece bir karın doyurma aracı değil, o, Anadolu irfanının somutlaşmış hali efendim.
Buzdolabında zor zamanlar için sakladığımdır.
Bunu tost makinesinde bastırıp ısıtıp gömücem birazdan bi güzel. Biraz da limon sıksam yeter sade sade yerim. Az bi maydanoz mu katsam bi de nam nam nam…