yıllarca televizyonda, internette, filmlerde yansıtılanlardan dolayı hep çekindiğim, hatta gitmeye korktuğum şehirdi istanbul. taa ki sabah altı buçukta kadıköy rıhtım'a inip, beşiktaş iskelesine doğru yürüyene kadar. karaköy iskelesi ile beşiktaş iskelesi arasında bir boşluk var... haydarpaşa garını, ardından karşıyı görebildiğin. yürürken donakaldım. güneş karşıya vuruyordu. vapurların sesi, martılar... o an korkum bir hayranlığa dönüştü. o sabah soğuğunda, yaklaşık yarım saat farkında olmadan izlemişim istanbul'u. moda sahiline doğru yürüdüm dayanamayıp. ardından dönüp vapurla eminönü iskelesi'ne gittim. kalabalık ama sessizdi vapur. kitap-gazete okuyanlar. müzik dinleyenler. ağzı açık seyreden bir ben vardım sanırım. eminönü'nden galata köprüsünden karaköy'e sonrasında galata kulesine doğru yürüdüm. eski yapılar. yalnızca baltık ülkelerinde var olduğunu sandığım işlenmiş, üzerinde heykelcikler bulundan yapıtlar... çabuk bitmesin diye pudingi çay kaşığıyla yersin ya, küçük ve yavaş adımlarla dolaştım ve çıktım galata kulesine. oradaki manzarayı anlatmaya ne benim türkçem yeter ne de o duyguyu size verebilirim. istiklal caddesine doğru yürüdüm ara sokaklardan. birçok dükkanda müzik aletleri satılan dar ve rengarenk sokaklardan istiklal caddesine çıktım. aslında emin olamadım ilk çıktığımda. orada mıyım? değil miyim diye çok düşündüm... yerde tramvay raylarına dikkat edince anladım aslında orada olduğumu. sağlı sollu birbirinden farklı ve güzel, yenili eskili yapılar... turkcell yazıları olmasa her yerde keşke. onlar çok sinirimi bozdu. bence daha sadeleştirilebilir. çok renkli ve büyük tabelalar-billboardlar var. yapıların güzelliği kimi reklamların arkasında sönük kalıyor. taksim meydanına dönüyor olduğumu farkettiğim an kalbim yerinden çıkacak gibiydi. sadece yarım saat öyle oturup insanları seyrettim. taksim meydanını seyrettim... ardından metroyla kabataş-ortaköy... caminin restorasyonda olması beni çok üzdü, ama hep filmlerin en tatlı yerlerine koydukları o ortaköy'den boğaz manzarası... kumpir... müthişti ya. ardından tramvayla kapalı çarşı tarafına gittim. sultanahmet-ayasofya... güzelliklerini anlatacak kelimeleri bulamadığım için sadece isimlerini yazıp geçiyorum. zaten anlatabilenler ya iyi yazarlar, ya ünlü şairler veya söz yazarları. topkapı sarayı yine öylesine güzeldi. sirkeci ise gördüğüm en eğlenceli yerlerden biriydi. esnaf, insanlar. sadece onları izlemek için bir ara sokakta oturup çay içtim. parayla bir çay sattılar ama bedavaya içimi mutlulukla doldurdu oradaki insanlar. ardından yine eminönü iskelesine yürüyüp oradan üsküdar'a gün batımını ve kız kulesini izlemeye gittim. bir çok kez gün doğumu ve gün batımına tanıklık ettim ülkenin ve avrupa'nın farklı yerlerinde. üsküdar'daki en güzeliydi. ardından kadıköy'e rıhtıma, oradan da konakladığım hostele döndüm.
bu benim o çok korktuğum istanbul'daki ilk günümdü. kelimelere ancak bu kadar dökebildim. anlatamadım bile güzelliğini. en son vapurla üsküdar'a giderken dedim hatta kendi kendime;''istanbul'u kimse bize anlatamamış.'' içim hala mutluluk dolu. sanırım hiç bir zaman orada yaşamayacağım. ama belli sürelerle ziyaret edeceğim. çok özleyeceğim. bir yerli turist olarak söyleyebileceklerim bunlar. istanbul'da yaşayanlara sıkıcı gelebilecek olan bu yazı, istanbul'u ilk defa görecek olanlara bir rota olabilir. binlerce yıllık bu şehri en geç görenler sıralamasında bulunuyorum. her şeye rağmen memnunum.
sadece sövenler gitse yaşamaktan keyif alınabilecek şehir..
bir önerim var, buradan yetkililere sesleniyorum. istanbul'dan, burada yaşayan ve faaliyet gösteren kişilerden ve kurumlardan ekstra bir vergi alınsın "istanbul'da yaşama vergisi".
Bu vergi doğrudan ve sadece anadolu'ya yatırım olarak aktarılsın, özellikle istihdam üretebilecek sektörlere..
oğlum gidin ulan, hem siz çile çekiyorsunuz hem biz..
insandan fazla olan otomobiller,
Metrobüste kapı ağzından sıkışabilmek için yaşanan çile. (Ayakta binebildiğimize şükrettiğimiz zamanlar olduğu için oturarak yolculuk yapamıyoruz diye pek şikayetimiz olmuyor.)
Sıkışık, iç içe girmiş semtler, dar sokaklar.
Kaldırımların üzerine park etmiş araçlar
Her tarafı saran, yolda giderken dahi ayağınıza yapışarak mendil satmaya çalışan dilenci çocuklar.
Kısacası yaşamamak için arayıp da bulamayacağınız neden yok bu anasını sattığımın şehrinde.
Metrosunda yuruyen merdivenlerde kosan hayvanlar yuzunden sogudugum sehir. Ulan bre hayvan acelen varsa yandaki normal merdivenleri kullan. Niye "sol tarafi bosaltin" diye milleti rahatsiz ediyorsun . Ayni hayvan arkadaslar metroda inenleri beklemeden binmeye de çalışmaktir. Bir de ankaraya laf ederler, ankara insan kalitesi olarak istanbulu havada karada hoplatir. Istanbul diger sehirlerden farkli bir statude olmali. Bu sehirde olmayi herkes hak etmiyor. Insanlarin ac kopekler gibi her seye saldırmasi, istanbul aşığı bendenizi bu sehirden nefret ettirdi.
köşe başı yükselen binalar, otoyol ve köprüler hasebiyle ne toprağın ne de insanların nefes alabildiği, baş döndüren, hiç istenmeyen bir şehir olmuştur.