insanın bugün eksik bıraktıklarını yarın tamamlamakla uğraşacağı günler zinciri. Ancak bir gün gelecek eksikleri tamamlayabileceğimiz bir yarınımız olmayacak.
trajikomiktir.
sen kendine antikalık yaratmaya çalışırken gündelikler serer önüne.
hayatın Trajikomikliği yalnızca sözlük üzerinden bile anlaşılabilir. sözlük de hayata dahil neticede.
insanlar burada acılarını, mutsuzluklarını paylaşıyor. Ve başka insanlar da bu başkalarının acılarını açık oyluyor, eksiliyor, favorilere ekliyor. Trajikomik değil mi bu? Senin acın, mutsuzluğun güzel deyip artı oyluyor paylaştığını insanlar. Bir başkasınınkini de eksi oyluyor, hayır seninki güzel değil, deyip. Acını, mutsuzluğunu favorilere ekliyor bir başkası. Trajikomik değil mi bu?
Dünün en beğenilen entry'lerinde yer alıyor Acın.
"Tebrikler, acınız dün en beğenilen entry'leri listesine girdi."
Içimiz dışımıza yansımıyorsa aynalara ne hacet? Insanların konuştukça kararttığı içimizi hislerimizle, renklerimizle, kelimelerimizle adlandıramıyorsak yüzyıllarca aynada göremediğimiz gözleri bizler için adlandıran şairlerin ne anlamı var?
Kaybolmayı seçmektir siyah. tüm renklerin en içine dönüğü, suskunu, dingini, yok olmayı arzulayanı.
Anlamsız da değil. Böyle daha değişik bişey. Ama ne olduğunu ben de bilmiyorum. Sanki böyle yapmak istediğim ne varsa yapmasam da olurmuş gibi hissediyorum. Bazen kasıtlı olarak hata yapıyorum mesela. istesem o hatayı yapmam. Boşvermişlik hissi mi yoksa konsantre sorunu mu ya da ne istediğini bilememek mi bunun adı bilmiyorum. Daha iyisini yapabildiğim halde basite kaçan tavırlarım tamamen irademin kontrolünde gelişiyor. Ne marjinal olmak istiyorum ne de sıradan. Hedeflemek çok saçma geliyor bana. Ancak bunu zaruri buluyorum. Hem üşeniyorum hem de çabalıyorum işlerime. Önemsemek çok anlamsız geliyor hayatımı işgal eden şeyleri. Önemsemek hiç de adil değil. Ne hissettiğimi ben de bilmiyorum. Örneğin istesem bu yazıyı daha güzel hale getirebilirim. Daha bir düzenli yazabilirim. istesem belki de çok popüler olabilirim burada. Kim bilir belki de isterim.
bazen yaşamak için bir sebep bulamıyorum. hoş, aramıyorum da ama bu keşmekeş beni yormaya devam ediyor hep.
daha ne gördük? neler yaşadık sanki değil mi? ama olmuyor işte. bir yerlerde bir şeyler hep eksik kalıyor. içimde dolduramadığım bir boşluk döngüler halinde bana acı çektiriyor. yaşamak dediğimiz oyuna karşı küstürüyor hep.
bir yerden sonra yapacak bir şey bulamıyor insan. kendini öldürme zahmetine girişemeyecek kadar uyuşuyor bedeni. zihni kör bir nokta gibi kayboluyor. amaçsız, ruhsuz ve ölü gözler ile nefes almaya devam ediyor sadece.
Kimisi bilimsel açıklama yapmış, kimisi biz neler çektik hayat bize az koymadı edebiyatı yapmış, kimisi de aşk sözleri yazmış. Hayat görmek istediğiniz her şeydir. Sizin gözünüzden gördüğünüzü başkasının göremeyeceği tek şeydir.
Bir gün bi açmışım gözümü her şey simülasyonmuş falan. Aslında çok üstün zekalı bir uzaylı ırkındanmışız. Simülasyonun amacı da eski çağlardaki insanların ruhsal sıkıntılarını anlayabilmekmiş.
mavi kuş ile küçük kızın hikayesi gibi dönmüyor dünya ekseninde. her milimetre küpünde birbirbirinden farklı sıcaklık, aura var, ve saniyeden saniyeye değişmekte. yani hayatın bir fomülü yok. değişkenlik denen bir gerçek var. genel geçer kurallar işlemez hayatta. şu karizmatik aforizmalar sunan bilimum ilim, bilim ve yürek adamları varya;onların hepsi hayata hayıflı, mağlup olmuş insanlar ki laflarıyla hayattan öç almaya çalışıyorlar. otobiyografilerinin yanında hep somurtan suratları vardır.
birde resimlerde hep mutlu olan, enerjisini fotoğraftan etrafa yayan asgari ücretle geçinen ilkokul mezunu koy götüne rahvan gitsin mottosundaki sıradan bir insan vardır. acaba hangisi daha şanslı? ne kadar çok bilirsen o kadar bela başa deyip geçiştirirler bu mukayeseyi. hadi oradan. önemli olan cahil olmadığını ispatlamak değil mutlu olabilmektir.
biz hayatı filmlerden aldığımız parodilerle, toz pembe, mutlak muvaffakiyet çerçevesinde yorumlarsak üzüntülerimize karşı isyan etme hakkını kaybederiz.
aksiyon filmlerinde olur ya, kötü adamlar bir yere bomba yerleştirir, kahramanımız gelir ve doğru kabloyu keser. bomba düzeneğinin yanında da muhakkak ki bir kargaburnu bulunur ama.
halbuki hayat öyle değildir. her zaman elinin altında olan anahtarlığın, sabah geç kaldığın işe yetişmen gereken gün gözden kaybolur, bulamazsın ve daha çok zaman kaybedersin.
hayat yine öğretir, boşuna panikliyorsun, sakin olsan daha az yıpranacaksın diye.
dünya denen mecraya gönderilmeyi bizim adımıza kim karar verdi bilmiyoruz.belki de biz, kendimiz seçmişizdir kim bilir? zamana karşı bir bilgisayar oyunu oynuyoruzdur, konsoldan bizi yöneten başka bir bilincimiz vardır. ama ya oyunun içindeki bilincimiz... bir finale doğru koşuyoruz,ama bitiş çizgisini geçtikten sonra ne olacağına dair kimsenin net bir fikri yok. sadece tahminlerimiz var.din olgusunun dogmatik bilgilerinin bize öğrettiği. çoğumuz öldükten sonra ya cehennem denen ateş girdabına ya da ırmaklarından şarap akan bitmeyen mutluluğun var olduğu cennet ütopyasına gideceğimize inanıyor.
kendini garantiye alma içgüdüsüyle veya korkuyla oluşan bir biat... ancak yeryüzünde tek bir insan yoktur ki din diye inandığı olgunun kaidelerini kayıtsız ve içten yerine getirsin. hatta ve hatta çoğunun kılavuz olarak gönderilen kutsal kitaplarını bile okuduklarını sanmıyorum.
dünya milyonlarca yıldır var. ve biz onun içinde 70-80 yıl ortalama rol alabilen figüranlarız. bütün paradoks burada başlıyor. kimse figüran olmayı nefsine yediremez ve yediremiyor da, dolayısıyla mevcut sınavımızdan sonsuz bir mükafata ulaşılacağımıza inanıyoruz.
karşılık aramaktan bıkmıyor insan, fakat atladığı birşey var! dünyada herşeyin karşılığı vardır. insan kendi duygu dünyasını yaptığı iyilikler ve kötülüklerle yönetir. ve böylece ortaya çıkan bilançoyla acı ve haz duygularının yani mükafat ve cezalarının derecesini belirlerler. ne kadar emek harcanırsa o kadar muvaffak olunur.
varoluşla alakalı çozümü olmayan hiçbir kompleks yoktur. sadece insan beyni bu büyük problemleri çözerken mevcut parçaları birleştirebilmek için yeterli değildir. dolayısıyla insanı boşlukta bırakan ve metamorfoza sürükleyen bilincin ta kendisidir.
hayat dediğimiz bilincimizdir. yargıcımız da odur savcımız da zanlımız da. suçu da o işler cezayı da o verir. suç ve cezanın peşin sıra geleceğine dair bir kaide de yoktur. olayı karışıklaştıran da budur.
minibüste yer vermediğin çocuklu hamile bayana yaptığın nezaketsizliğin bedelini belkide bir ay sonra karşılaştığın sıradan bir haksızlıkta anlam veremediğin derecede hayıflanarak ve içine kapanarak ödersin. ama nedenini fark edemezsin sonra da hayat bana niye adil davranmıyor diye isyan edersin. aslında en adil olan şey hayatın ta kendisidir.
insanların çoğunun inandığı şeylere inanmak zorunda olsaydık, hepimiz justin bieber dinleyip evli olan komşumuzu nasıl yatağa atacağımızı düşünürdük. sonra da dua edip affolmayı beklerdik. çok saçma değil mi, cennet o kadar tenha kalmayı haketmiyor bence...