artık şaşırtamıyor beni... bazen yeni bir şeyler farkediyorum ama şaşırmıyorum. yabancı olan hiçbir yüzü kalmamış bana, artık daha iyi anladım. hayatım boyunca aynı devlerle savaşmışım, aynı karabasanlardan korkmuşum, aynı kelebeklerin peşinden koşmuşum. koşullar, ben ya da kişiler değişse de yeni olan hiçbir ümit, hayal, hedef kalmamış benim için, dönüp dolaşıp kendimi aynı şeylerin kıyısında buluyorum.
ne konusunu, ne ismini, ne yonetmenini, ne yapimcisini, ne tarzini, ne hangi yilda cekildigini, ne uzunlugunu, ne devaminin olup olmadigini, ne islenis seklini, cekim kalitesini, oyuncularin, ne seslendirmesini, hangi dilde yapildigini biliyorsunuz.
kisacasi filmle ilgili hic mi hic bilginiz yok.
yolda yururken buldugunuz bir dvd de cikan bir film olarak dusunun.
vaktinize kiyip, izler misiniz o filmi? bircok insanin bu soruya olan cevabi; hayirdir.
peki ya hayat? dusunun ki o filmin birakin icinde yasamaya, izlemeye bile tahamul edemiyorsunuz. peki ya hayat?
hayat boyle bir sey, bazi bolumleri boktan olan bir film iste. icinde olmaktan memnun muyuz?
eglenceli oldugu surece evet. peki beklentilerimizin karsilanmadigi durumlarda? hayir tabii ki.
hayat boyle bir filmdir iste, ama ben genel olarak, boyle hayatin icine sicayim. samimi soyluyorum. ne lan bu, yer cekimi kanunu gibi doga kanunlari varken, hayat sizce de cok sıkıci olmuyor mu?
‎"sevgilim dünyamız çok sıkıcı. bu nedenle telepati ya da hayaller ya da uçan tabaklar da yok(...)dünya kesin kanunlarla yönetiliyor ve çok sıkıcı(...) bir ufo için hiç umutlanma, bu çok ilginç olurdu. "
kısa metrajlı film.
tek fark, filmi olmayan bir kameradan çekim yapılmaktadır.
en boktan film bile bu film yanında tekrar seyredilme şansına kat kat fazla sahiptir.
filmi yanan adam olmak zoruna gidiyor insanın. her sahnede bir önceki sahnesi alev alan bir film olmak çok zor be kardeş.
göreceli bir kavram. kime göre hayat, nasıl bir hayat? hayat ne?
afrika'daki çocuklar açlıktan ölüyorken, mimami'de tatil yapanlara göre mi hayat? yoksa miami'de tatil yapıyorken, afrika'da ölen çocuklara göre mi?
bu kavram, yaşam ya da her ne boksa işte, her şey bir yana bırakılarak incelense nasıl olur? siyaseti, çevrenizdekileri, gelecek planlarınızı bir yana bırakarak incelesek hani(!) hiç düşündünüz mü istiklal caddesinde gezerken açlıktan ölen insanları? o insanları düşünmeyi bile çok mu görüyoruz?
çevreme, sosyal paylaşım sitelerine, sözlüklere, forumlara bakıyorum... bakmadık yer bırakmıyorum. her şeyden bahsederken bu konudan bahsedenler çok küçük guruplar(!)
daha çok para kazanmak, porno izlemek, miami'de tatil yapmak, zengin olmak, son model arabalara binmek bu kadar mı önemli? sosyalizmden bahseden, sosyalist olduğunu idda edenler kürtçeden bahsederken, bunlardan neden bahsetmiyorlar? kendilerine mi sosyalistler? neden herkes kendini düşünürken başkasını takmıyor? insanlık bu mu? dünyanın adaleti bu mu?
bütün yazdıklarımı bir kenara bırakın, kendi ülkemizi inceleyelim. bakıyoruz ilk sıra futbolun(!) ikinci sırada siyaset(!) üçüncü ise ekonomi(!)(kendimece sıralama bu) insanlık, açlık gibi kavramlar yok(!)
futbol ne lan(!) eyvallah izlemesi keyifli, bazen holiganlık da yapmak gerek. fakat bunun bokunu çıkarmamak gerek. siyasete bakıyoruz; hergün aynı konular, laik-dinci, asker-sivil, iktidar-hukukçu, kürt-türk, alevi-sünni... ülke bölüne bölüne bir hal oldu zaten. sıkılmadınız mı bunlardan artık(!) yıllardır bunları konuşuyoruz çözüm var mı? bırakın artık boş lafları. akışına bırakın birazda yahu. ekonomiye bakarsak eğer afrika'da açlıktan ölen çocuklarla, miami'de tatil yapanların karşılaştırmasının benzeri ortaya çıkıyor(!) zengin olan çok zengin, fakir olan çok fakir. ortası yok bunun. işsiz olan işsizlikten yakınır, zengin olanın acımasız olduğundan bahseder, zengin olan ise nasıl daha fazla kazanabilirim derdinde(!)
velhasıl şimdi soruyorum herkese; hayat ne? açlıktan ölen insanların yaşadığı mı? yoksa zevk-i sefa içinde olanların yaşadığı mı?
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaslara kadar hersek garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan...vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, isi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun..." keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık....
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor...
sürekli sınava tabi olunan zaman dilimi.
atsan atılmaz satsan satılmaz.
tiyatro gibi bir alan.
elimizde bir senaryo oynuyoruz habire akrep ve yelkovanla yarışarak.
yaş aldıkça maskelerin çoğaldığı mücadele alanı aslında.
bastığın yerler tuzaklarla dolu çoğu zaman.
mutluluğu aramakla geçiyor diyorlar hayat.
geçip giderken çizgiler bırakıyor.
kimi yüze yerleşiyor, kimi ruha derinden.
internetten cranberries konseri için yazılanları okuyorum. animal instinct te seyircilerin coştuğu söyleniyor. suddenly something has happened to me, as i was having my cup of tea.. mırıldanmaya başlıyorum içimden. yada ben değilim o mırıldanan, içimdeki diğer kız. içime kaçan kız. içimde çırpınan kız. çırpınarak içime koşan kız.
suddenly bir his geliyor böyle anlarda işte, işte anlayamadığım o his geliyor. önce bir tane aşşağı iniyorum, sonra iki daha, sonra yüz aşşağı birden düşüyorum. birden. sigaramı yakıyorum. -2.katta sigara içme alanı var. orda. -2lerdeyim, ruhum, bedenim. nedir beni içime kaçıran, nedir beni bi anda mutsuz, umutsuz yapan, nedir... çırpınarak içime kaçıyor kızcağız yine. ayak seslerini duyuyorum. içim eziliyor, içimde eziliyor, kurtaramıyorum.