Zeki Müren'in Zeki Müren rolünde olduğu filmlerde canlandırdığı karakterlerin gerçek Zeki Müren'le ilgisi ne kadarsa, bu kitapta sözü edilen kişi ve olayların gerçekle ilgisi o kadardır.
(...)
Yirmi beş yıllık öğretim üyesi Profesör Olcayto Fişek sınıfa girdiğinde, mesleğe ilk başladığı günkü inançlarının hiç değişmediğini fark etti: Öğrencilerinin hepsi gerizekalıydı.
(...)
Neden insanları değiştirmektense, insanlara dünyayı değiştirecek gücü vermeyi denemiyorsunuz?
(...)
Bir insan kendini Napolyon sanıp bundan da mutluluk duyabiliyorsa, onu sözde tedavi edip mutsuz kılmak doğru mu?
(...)
"Patron gelince her şeyi hazır etmezsem çok kızar."
"Hadi canım... Muhittin abi kalender adamdır."
"Muhittin abi iki yıl önce öldü. Şimdi burayı Cevdet bey işletiyor. Cevdet Bey ve oğulları...
(...)
Sanıldığı gibi sadece gerçekler rüyaları etkilemez, rüyalar da gerçekleri etkiler. Karnabahar ise, her ikisini de etkiler.
(...)
mesela şevket gelip, iyice demode kalmış ve son günlerde epeyi sorun çıkaran bilgisayarını bir elden geçirebilirdi. bilgisayarcı değil miydi? gelsin yapsındı pezevenk. eline mi yapışırdı yani?
"uzun lafın kısası, demokrasinin kurallarını pek önemsemeyen iki ayrı kesimdiler ama her ikisi de onun en tutkulu bekçileri, en somut örnekleri olduklarına inanmıştı."
(...)
Amerigo Ormega saat sabah beş buçukta evden çıktı. Bütün gün yağmur yağacağa benziyordu. Sandık gözlemcisi olacağı oy merkezine gitmek için, hala eski arnavutkaldırımı döşeli dar ve kemerli sokaklardan, içinde kesinlikle kalabalık ailelerin oturduğu ama o pazar sabahının erken saatlerinde herhangi bir yaşam izine rastlanmayan yoksul evlerin önünden geçti. mahalleyi iyi tanımayan Amerigo şemsiyesini yana eğerek bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun yüzünü ıslatmasına aldırmadan, kararmış tabelalardaki sokak adlarını- belki artık kim oldukları unutulmuş hayırseverlerin adlarını-okumaya çalışıyordu.
(...)
Kitaplığı oldukça kısıtlıydı. Zamanla, en iyi şeyin fazla kitap bulundurmamak olduğuna karar vermişti. Gençliğinde dağınık, her eline geçeni okuyan, okumaya doyamayan biriydi. Olgunlaştıkça düşünmeye ve gereksiz şeylerden uzak durmaya başlamıştı.
(...)
amerigo, "gönül borcunu ödemeye kimsenin karşı çıktığı yok, sayın başkan" dedi. ama "burada siyasal bir seçim yapılıyor. sorun, herkesin kendi düşüncesine göre oy vermesini denetlemek. bunun gönül borcuyla ne ilgisi var?"
(...)
savaştan sonra, oy verme zorunlu tutulalı beri, hastaneler, düşkünlerin yaşadığı yurtlar ve manastırlar hristiyan demokrat parti için büyük bir oy deposu oluşturuyordu.
(...)
her zaman aşırıya kaçan, en uç noktaları bağdaştırmaya çalışan amerigo hem durmadan çatışmak ve savaşmak hem de aynı zamanda, her şeyin ötesindeki bu dinginliğe kavuşmak istiyordu.. ne istediğini o da bilmiyordu; sadece herkes gibi kendisinin de, sürmeyi arzuladığı yaşamdan ne denli uzak olduğunun bilincindeydi.
"...sonunda deniz kıyısında, tanrı'nın her yerde olduğu bu mekanda, giderek sakinleştim. Durdum, gökyüzüne baktım. Bulutlar raphael'in rengindeydi. Yaralı bir gül gibi. Sanki o boyamış gibi hissettim. Onu göreceksin. Onu tanıyacaksın. Elini hissedebileceksin. Bu kelimeler aklıma dolarken bir gün Robert'ın eliyle çizilmiş bir gökyüzü göreceğimi biliyordum.
...
Neden ölüleri uyandıracak bir şeyler yazamıyorum? En derinden yakan çaba bu."
(...)
Yükümlülükleri nedeniyle ahlaksız olan bir devlette, bireylerin ahlaklı olmasının temel önemde olduğu nasıl kanıtlanabilir?
(...)
Doğanın bize verdiği bu bir parça duyarlılığı bölüp parçalamayalım: Böyle yaparsak bu duyarlılığı yaymak yerine yok etmiş oluruz. Başkalarının kötülükleri bana ne yapabilir ki! Bende de yeterince kötülük yok mu ki yabancılarınkine üzüleyim! Duyarlılığımızın bu ocağı zevklerimizden başka bir şeyi asla tutuşturmasın! Bu duyarlılığı övenlere karşı duyarlı olalım, diğerleri karşısında ise asla eğilip bükülmeyelim. Bu ruh halinden bir tür gaddarlık doğsa da bunun zaman zaman hoş olmadığı söylenemez. Her zaman kötülük yapılamaz. Kötülük yapmanın verdiği zevkten yoksun kaldığımızda, en azından asla iyilik yapmamanın, iğneleyici, küçük kötülüğüyle bu durumu dengeleyelim.
(...)
Herkes ikiyüzlü davranır; sorarım size, samimi bir kişi sahtekârlar cemiyetinde nasıl olur da her zaman başarısızlığa uğramaz!
(...)
Hiçbir fantezi böyle nitelenemez, sevgilim; hepsi doğada vardır; doğa, insanları yaratırken yüzleri gibi zevklerini de ayrıştırmayı yeğlediğinden, yüz hatlarımıza getirdiği çeşitlilik bizi nasıl şaşırtmıyorsa duygularımıza kattığı da şaşırtmamalıdır.
(...)
Şehvetin suç olarak görülmesini Hristiyan dalaverecilere borçlu olduğumuzu tüm filozoflar gayet iyi bilirler.Bize şehveti yasaklayan rahiplerin haklı gerekçeleri vardı:Bu gizli günahların bilinmesinin ve bağışlanmasının tekelini kendilerine tahsis eden bu öğüt, onlara kadınlar üzerinde inanılmaz bir nüfuz sağlıyordu ve kapsamı sınırsız bir şehvet mesleğini onlara sunuyordu. Bundan nasıl yararlandıklarını ve eğer imtiyazlarını çaresizce kaybetmemiş olsalardı bunu hâlâ nasıl kötüye kullanacaklarını biliyoruz.