bu konuda dertli olanlardan ziyade, sırf daha fazla beynimi yememek için kasıtlı olarak kendimi soktuğum durum. ne güzel bir şeymiş ya sürekli bir şeylere yetişme ve başarma baskısına es vermek... ilk ay biraz garipsiyorsun ama sonrası mis, tertemiz.
çoğu sosyal medyada boş kibir ve kekoluk alanında master yapmış, girdikleri entry'lere "bundan bize ne olması, yooo veya sıs lan" mesajı atıldığında içlerinden süper barzo çıkan tiplerdir. o elitist adamlar anında atlarına binip gidiyor ve 1. derece akrabadan girip, magma tabakasına kadar küfür miksliyorlar. ilahi kezolar...
kendi ekseni etrafında dönmeye devam eden nuri'nin yeni filmi dense çok daha doğru olur. kadroda kerem bürsin var. son turkcell reklamında diksiyonunu düzeltmiş gibi de bu kadar kötü bir oyuncuyu, bennu yıldırımlar'ı alttan alttan haşlayan nuri'nin set aralarında ağlatmış olması lazım.
- daha çok kerem bürsin'in cannes'daki triplerini merak ettiğim film. ''ağm ağm'' diyerek nasıl röportaj veririm diye şimdiden provasını yapıyordur eminim.
önce üstteki entry'e random gülmem lazım çünkü yazar bildiğin analizi altın gününde komşulara anlatır gibi yazmış: kaskljdaj. signs'ın yapım yılı 2002, yazarın değerlendirmesi 2021. muhtemelen izleyip kendi zamanına göre eleştirmiş ama çok büyük hata etmiş. çok küçükken izlemiştim, geçen gün tekrar baktım. shyamalan sinemasını genelde yerden yere vururlar ama bu yapımın yeri ayrı. yemek sahnesinde yine üveh üveh diye ağladım.
özel efektlere bel bağlamadan gerilim ve duygu durumu yaratabilen cinsten. olay zaten uzaylılar değil demek hata. tamam inanç kazanma üzerine dönüyor hikaye ancak bu, mevzunun mezesi gibi. merrill'in beyzbol sopası geçmişi, çocukların tuhaf alışkanlıkları, bo'nun rüyaları ve her tarafta bardak bardak su koyuşu falan süper bir olay örgüsü. 4 oyuncunun kimyası için bile oturup hala izlenir.
disclosure day ve çok konuşulan the last house gibilerinin yanında bu iş çok daha iyi.
başlığı görünce, ''sen kendi tarafını tuttun, ben ellerini tuttum'' adlı şarkı aklıma geldi ya... şimdi burada ''sen kendi tarafını tuttun'' derken benim aklıma başka bir şey geliyor, gülmeye başlıyorum. romantizm bilmemne falan sıfır. benim beynim niye böyle çalışıyor ya, uyuz oluyorum.
küçük ama etkili formülü deneneceği anlaşılan yeni rogue. boy farkı yüzünden set ekibini kamera açılarıyla epey uğraştırır gibi. https://shorturl.at/CRAK9
aa aa... ulennnn yurt dışında millet direkt birbirinin kapısına gidiyor, olaya bak!
çocuğun teki, tinder'da elleş- ay eşleştiği bir kızı şişli'de yemeğe götürmüş. masaya 1 şişe şampanya, saç kavurma, patates, çeşitli mezeler derken bir süre sonra 1 şişe daha sipariş etmiş ve 90 bin tl hesap ödemiş. iddiaya göre de dolandırılmış.
oğlum, tinder'dan bulunan sevgili değil, seksgili oluyor; ne yemeği, ne şampanyası?
sırf karşı takımın formasını giyiyor diye 4 yaşındaki minicik taraftarın üzerindeki formayı zorla çıkarttıracak seviyeye kadar gelmiş; altı boş, kimseye ve hiçbir şeye faydası olmayan bir fanatizm.
psikolojisi, azıcık body horror'ı ve korkusuyla gerçekten ilginç bir iş olmuş. son trend queer teması da mevcut. çekimleri, renk tercihleri, sesleri ve tekinsiz havası görsel olarak güzel. yeme bozukluğu ve beden algısı gibi bir konuyu ana eksene koyup gerilimle gayet güzel işlemişler. tabii bu tarz sahnelerden, özellikle mide bulandıran detaylı ses efektlerinden rahatsız olanlar için izlemesi biraz sıkıntılı olabilir. filmin sonundaki gerçeklikten kopuş (?) etkisi de sanatsal olarak güzel vurgulanmış amaaa:
--spoiler--
musallat meselesi azıcık anlaşılıyor fakat tam olarak ne? ilk hapı aldın, o ilk gördüğün kadavra/silüet bir anda ortadan kayboldu. neden bertha ile birlikte sana musallat olmaya devam etmediler de o diğer adam bir anda yok oldu? annen de bertha'dan nasibini aldı, bunu neden o kadar sakinlikle karşılayabildi? kül ritüeli ne mesela, tam olarak neye dayanıyor? madem ameliyatla vücudundaki kitleyi alıp bertha'nın sende kalan parçasından koptun; neden sonunda sevgilini yedin ve o sahneyi bir tablo gibi resmettin? ya da her şeyi bıraktıktan sonra bir anda bu yamyamlığa kayman ne? bertha senin ruhunu ve kişiliğini mi ele geçirdi, yoksa zihninin çöküşüyle yamyamlık gibi ilkel bir içgüdüye mi tutuldun?
--spoiler--
süre bu kadar uzun olunca insan senaryonun biraz daha sağlam yere basmasını bekliyor; film bittikten sonra açıkta kalan bu noktalar insanı sinir ediyor. yine de hiç üf püf çekmeden izledim. 2 saatlik film, güzel sahneler dolu, meraklısına tavsiye ederim ama tekrar oturup izlemem eminim.
tecavüz konusunda bile arada böyle pörtleyen tipler oluyor, delirir misin delirmez misin? hümanizm maskeli cehaletin temsilcileri... geceden beri biriyle tartışıyorum; ''tecavüzcü müsün sen'' dedim en sonunda, sesini kesiverdi hırtapoz.
bu tipler mağdurun yaşadığı korkunç travmayı ve içine edilen hayatını tamamen yok sayıyorlar. toplumdaki diğer potansiyel mağdur adaylarını doğrudan tehlikeye atmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. adaletin (!!!!) caydırıcılık ve toplumu koruma ilkelerini belki de kendi hevesleri için yerle bir etmeye çalışıyorlar.
hırsızlık, dolandırıcılık ya da anlık bir cehaletle işlenen suçlarda bir ıslah süreci tartışılabilir. fakat bir insanı kaçırıp, çaresizliğinden yararlanarak cinsel saldırıda bulunan bir zihniyetin rehabilite edilecek hiçbir insani zemini kalmamıştır. bu tipleri bir oda içinde, ölene kadar beslemek bile mantıksızdır.
rehabilite edilebilecek kitle; bazı şeyler çenesine vurmuş, kayışı koparmasına ramak kalmış insanlardır; böyle mahluklar değil.
gammaz yok mu piyasada? başlığı ve girilen içeriği bir masaya yatırın bakalım. kavram açıklaması tanımsız entry kıstasına giriyor mu, yoksa siz tanım yapmayı da mı gripken sesinizde hissettiğiniz o şey sandınız? standart teke düşsün artık ya, çiftesi yanlış.
mabel matiz'in iyi sanatçılardan biri olmasını, onlarca hitini bir kenara bırakırsak kendisi ilk günden beri lgbt haklarının savunucusu ve yanılmıyorsam komüniteye de dahil. şu ara yapmaya çalıştığı şey "özgürlük" savunuculuğu değil, tamamen bir pazarlama stratejisi. bulaşık deterjancılarının satışı artırmak için berna laçin'i "her şeyi bilen, pratik ve ideal ev hanımı'' imajıyla reklama çıkarıp, o imaj üzerinden ürün satmasıyla aynı kafa.
kaldı ki bu çocuğun daha önce de başka bir şarkısında sanki özgürlükler ülkesinde yaşıyormuşuz gibi bir tavrı vardı ve o da soruşturma yemişti. mevcut iktidara karşı bile bile lades diyorsan, o şarkının yasaklanacağını ve gazetelere manşet olacağını biliyorsun demektir. burada amaç metaforlu sanat yapmaktan ziyade gündem yaratmak; dünya genelinde bir kural olan ''seks satar'' ilkesinin türkiye temsilcisi olmak gibi.
eğer piyasada bir düşüş yaşıyorsa, bu hamleler kariyer planlamasının yeni bir adımı da olabilir tabii. günün sonunda kural basit: her tık banka hesabına, her olay da gündeme yansır. köküne kadar türk influencer kızın biri ''sunny side up'ın türkçesi neydi yeaaa'' dedi diye bedavaya pazarlamıştı kendini, bu işler böyle yürüyor işte.
niye ki? açtığı başlık çok iyi bir trolleme, altına girdiği tanım yüzünden mi ceza aldı ben anlamadım. bu tarz ya da günün sohbeti kıvamındaki girdiler yüzünden ceza alınıyorsa, moderasyon süzgecine hepimizin ''eksiksiz'' takılması lazım. zekice yapılan sarkazm mı, formatı hiçe sayan ucuz trolleme mi tık alıyor bilelim, ona göre davranalım.
birinci dereceden akraba hoplatmaya çalışan köpekler doluşuyor arada başlıklara. onların yanında bu yazar 10 saniye çaylaklık yese daha mantıklıydı. şimdi ''içine girdiği kaygan deliği yeni bir dünya sanan insan'' diye başlık açsam, altına da ''su kaydırağına ilk kez binmiş insanın hissettikleridir'' yazsam ben de ceza alacağım yani? düşündürücü ve iç gıcıklayıcı.
herkes bir anda bu haykırışla irkildi. ses o kadar gür ve yankılıydı ki, derin uykunun ortasındaki yazarları bile yerinden sıçrattı. aniden bastıran kargaşaya kimse anlam veremedi. sığındıkları evlerin pencerelerinden ve ormandaki ağaçların arkasından kafalarını yavaşça dışarı uzattılar.
sokakta üstü çıplak bir yazar nefes nefese, adeta çıldırmışçasına koşuyordu. ayağındaki terliklerden öne fırlamış parmiksleri ve üzerindeki diz altı asker şortuyla hedefsizce depar atıyordu. koştukça göbeği ve memeleri o kadar şuursuzca sağa sola savruluyordu ki, gündüzden terini alsın diye memelerinin altına koyduğu mendillerin ucu tenine yapışmış, adeta bayrak gibi sallanıyordu.
gözü dönmüş halde etrafı tarayan yazar, tam o sırada evinin terasında oturan bir kadınla göz göze geldi. kadın; jilet gibi taranmış saçları, zarif straplez elbisesi ve masasındaki kokteyliyle adeta başka bir dünyadan fırlamış gibi duruyor, bu tuhaf manzaraya büyük bir şaşkınlıkla bakıyordu. fakat onu asıl dehşete düşüren şey yazarın koşması değil, kontrolsüzce savrulan memeleri, göbeği ve mendilleriydi.
kadının zarafeti ve güzelliği karşısında anlık apışıp kalan yazar, ani bir utançla ellerini göğsüne laaapss diye siper etti. fakat nafileydi... memeleri kapatmıştı kapatmasına da, peki ya o devasa göbüş ne olacaktı? utancın verdiği hezeyanla çaresizce arkasını dönüp, tekrar çıldırmış gibi koşmaya başladı.
o sırada kadın yavaşça ayağa kalktı, bardağını eline alıp içeri geçti. terasın sürgülü camını çekti, içkisinden bir yudum aldı ve dudaklarının arasından tek bir cümle döküldü: koştursun bakalım birader bey hedeleri gece gece…
gecenin karanlığında çılgınca koşmaya devam eden yazar, ara sokakların derinliklerinden yankılanan çaresiz bir haykırış duydu: abi yalvarırım cevap ver, aylık 301 bin lira iyi para mıdır? cevap ver ne olur!
yazar, ciğerleri sökülürcesine nefes nefese kalmış halde, hiç duraksamadan karanlığa doğru gürledi: silikon olmadan, ele avuca sığmadan iyi memedir!
kafayı tamamen tırlatmıştı yazar; zihni artık memeden başka hiçbir normal düşünceyi kabul etmiyordu...