Tazı Tavşanı kovalarken bir türlü tavşanı yakalayamaz. Tazı, Tavşana sorar; senin bacakların kısa benimkiler ise uzun ben niye seni yakalayamıyorum.
Tavşan, Tazıya cevap verir; Ben kendim için koşuyorum sen ise başkası için koşuyorsun, onun için... kendim için koşturuyorum.
Derler ki eskiden Yörük kızlarının çeyizine mor bir cepken konurmuş. Süs için değil; bir gün gerekirse diye… Kadın, kocasından ağır bir haksızlık görürse o cepkeni giyer, obanın ortasına gidip sessizce otururmuş. Tek kelime etmeden verilen bir mesaj.
“Ben bu adamı boşadım.”
O andan sonra mesele sadece karı koca arasında kalmazmış. Oba kadının yanında durur, adam ise toplumdan dışlanırmış. Ya hatasını telafi edip kadının gönlünü alır, ya da yalnızlığıyla baş başa kalırmış.
Ne kadarının gerçek, ne kadarının anlatı olduğunu bilmiyorum… ama şu kesin,
Bir zamanlar bir kadının hakkı, bazen sadece bir mor cepkenle korunabiliyormuş.
hayat artık siyah beyaz değil, sürekli değişen güncellenen bir yazılım gibi düşünelim. her şey çelişkiyle var, her fikir karşıtını içinde taşıyor illaki. dün doğru dediğime bugün itiraz ediyorum. ama bu tutarsızlık değil, dönüşüm. gerçek sabit bir yerde durmuyor, akıyor, çatışıyor, yeniden kuruluyor. o akışın içinde kesinliklere tutunmak yerine sorularla ilerlemek, çelişkilerden kaçmak yerine dinlemeyi seçiyorum. belki de bu biraz kendinle tartışabilme cesareti. bugünün dünyasında en radikal şey değişebilmek ama savrulmadan, karşıtlıkların içinde kaybolmadan yeni anlamlar çıkarmak.