ilkokuldayken yeşilay haftasında öğretmenimizin anlattığı sigaranın zararları
sonra o kararmış ciğer görüntüleri beni o kadar etkilemişti ki eve gidince
günde 2 paket sigara içen babama ağlayarak, sigarayı bırakmasını yoksa öleceğini söyledim.
babam beni dinleyip sigaranın elbette zararlı olduğunu ama kaderin önüne de geçilemeyeceğini
o yüzden endişelenmemem gerektiğini anlatıp beni nasıl etkilediyse artık
babalar gününde babama bir paket samsun almışlığım var. **
bir arkadaşım anlatmıştı.
kadıköy süreya sinemasında yaşanmış bir olay.
93-94 yılları.
terör doruk noktasında.
maçlardan önce istiklal marşının okunmaya filan başlandığı yıllar.
Neyse efendim insanlar filmini seyrederken birileri de aralarında patlamış mısır paylaşıyorlar.
hışır hışır sesler çıkıyor tabi.
arkada rahatsız olan iki tip var.
anne ve kızı.
kız tiki anne ise hafiften kokona ( chp kadın kolları hesabı)
kız annesine şöyle bir şey söylüyor;
- ay ben amerikadayken böyle sinema terbiyesi olmayan insanları atıyorlar hemen dışarı !
önde mısır yiyen adam da duyuyor bunu dönüyor arkasına bağırarak
- kadeşim burası türkiye beğenmiyorsan siktir git amerikaya
daha arkalarda olayın ne olduğunu bilmeyen ama birilerinin birilerini türkiyeden kovduğunu düşünen bir başkası da ön taraf sesleniyor ;
-ya sevin ya terkedin ulaann
bir iki slogandan sonra bir gurup insan da başlıyor onuncu yıl marşını filan okumaya.
film kesiliyor ışıklar yakılıyor ve ana kız yuhlamalar altında salondan çıkarılıyorlar.
yurtdışına gitme planları yaptığını bildiğiniz en yakın arkadaşınızın, telefonda konuşurken seni bir yarım saat sonra arayayım mı deyip kapattıktan 1 ay sonra ingiltere'den arayıp, kusura bakma seni arayamadım demesi. insan bir vedalaşır da gider, o kadar mı değerimiz yok be kadın!
geçen hafta eskiden bir süre beraber çalıştığımız bir arkadaşın nikahına gittim. zeytinburnu belediyesi nikah salonununda olduğunu bir de saatini hatırlıyorum ayıp olmasın diye gittim.
iki üç tane salon var kimseyi tanımadığım için arkadaşın " zaten kimim kimsem yok" demesinden cesaretle 10 kişinin olduğu salona girdim oturdum insanların yanına. selamımızı verdikten sonra bir kaç kişiyle muhabbet ederken gelinle damat geldi. lan bir baktım bizim damat değil bu alkış kıyamet çıkamadım, nikah kıyıldı bozuntuya vermeyeyim dedim derken takı töreni var dediler zaten 10 kişiler bisey takar çıkarım ayıp olmasın dedim, sıraya girdim takımı taktım, gelinle damada mutluluklar diledim bir de. tam çıkıcam artık biri kolumdan tuttu " hadi hep beraber fotoğraf çekilelim" diye. fotoğraf çekiliyoruz ama nasıl kaptırdıysam kendimi adamlarla kol kolayız falan. şimdi herkes soruyordur birbirine bu kim lan acaba diye ehee.
bütün merasim bittikten sonra amcanın biri " otogar tarafından giden varsa bizi de atıversin" dedi birde onları otogara bıraktım.
fotoğrafı hemen verdiler saolsunlar çerçevelettim.
bunlar hep toruna neyin hatıra işte.
normalde hiç sevmememe * rağmen, "ulan bi radyo dinleyim" diyerek açtım. Radyo vatan olduğunu sonradan öğrendiğim istasyonu dinlemeye başladım. Vj :
evet, parayı hangi millet bulmuştur? Diye sordum. Süremiz bitti maalesef. bilenlere garantisiyle kutusuyla s4 gönderiyoruz, bilemeyenlere de elvan dalton'dan geliyor; boru sana girmiş çalışıyor.
yeğenim yaş:6.
sigara paketimin üzerinde yatakta birbirine sırtını dönmüş çifti görür.
aaa uğur can abi bunlar sigara içtikleri için mi birbirine küsmüş der.
bu hikaye yarar mı yarmaz mı bilmiyorum. lakin aynı ile vaki gerçekleşen bu olay yarmaktan çok bir adamı da tanıtacak size. insan soramadan edemiyor bu adam cennetlik mi yoksa değil mi diye ?
bir iş yemeği için gece geç saatlere kadar tünel civarındaki bir restaronda yeyip içtikten sonra eve dönüş için karaköy vapur iskelesine indim. Fakat son vapur gece 12 de kalkmış. Vapur yok ama benim gibi vapur iskelesine gelenler için hemen orada kadıköy için dolmuş yapan taksiler var. Tabi taksi de dolmadan kalkmıyor. Ben de bir sigara yakıp son dördüncüyü beklemeye başladım. bu sırada vapur iskelesinin hemen karşısındaki restoranlardan birinden üç-dört adet çöp kovasını çıkardılar ve bir başka taksinin bagajına koydular dikkatlice. Arkasından bir adam çıktı ki ağır sarhoş durumda. Taksiciler ( bizim dolmuş taksinin şoförü dahil ) hemen tek sıra oldular adamın önünde. Adam da her birine 50-100 bahşiş verdi ve daha sonra çöp kutularının yüklendiği taksiye bindi ve gitti.
adam zengin belli. Taksicileri de seviyor bu da belli. ağır alkolik bu da belli ama kalanını çözmek için taksiye binip yola koyulmayı beklemek lazımmış zira açıklamalar taksi şoföründen geldi.
- abi bu adam kim biliyor musun? bu adam yukarıdaki evlerin sahibi. ( istanbullu olmayanlar bilmiyor olabilir. karaköy'de yukarıdaki ev demek genel ev demek. adam meşhur manukyan'ın varislerinden biriymiş. genelevlerin işletmeciliği buna kalmış. muhtemelen daha başka pek çok mülk ile birlikte) her akşam buradaki meyhanede akşam yemeğini yer sonra da taksi ile beykoz'a gider. sıra kimde ise ona biner ama kalanlara da bahşişini verir.
Bir gün gene benim taksiye bindi bu fakat çok sarhoş. bana dedi ki arabayı ben kullancam. ben de "abi yakarsın beni heryerde çevirme var." filan dedim ama beni dinlemedi geçti direksiyonun başına. neyse tam beşiktaştan köprü çıkışına geldik şaak diye çevirme. bu arabadan indi ben de panik halde ruhsatı filan arıyorum. yani cezayı adam öder de benim derdim arabayı bağlamasınlar. neyse ben ruhsatı buldum indim arabadan abicim bir de ne göreyim. polisler tek sıra olmuş adam hepsine tek tek tutam tutam 200 lük banknotlar veriyor. polis de bıraktı bizi tabi.
peki çöp kovaları ?
- abi adam gece meyhaneden çıkmadan önce 100 kilo filan bonfile pirzola kaburga karışık ızgara yaptırır. bu adamın evinin sokağına 500 metre filan kalınca köpekler keser yolumuzu. sonra hep beraber koşarak taksiyi takip ederler. evin önünde bir arsa var oraya döker bu etleri köpekler de bayram yapar.
bizim muhabbet kuşu çok şükür demeyi öğrenmiş. geçenlerde de kızandaydı azmış yani kısa lafın uzunu. arkadaşın eline konuyor erkek muhabbet kuşu arkadaşın parmağına yapışmış becermekle meşgul ve bir yandan öğrendiği "çok şükür çok şükür" kelimelerini söyleyince yarım yarım yarıldık tabi ki.... efsane bir anıdır.
Avukatlık stajı yaptığım Kütahya adliyesinde başıma gelen olaydır. Yerel haberlerde bile çıktı. Adliye tuvaletinde hacet giderildikten sonra kapıyı açamıyorum, anahtar boşa dönüyor. Kimseye rezil olmayayım diye yardım da çağıramıyorum. Kapının üstündeki aralığı gözüme kestirdim; sığarım ya ben buraya, koridora atlarım kimse gelmeden ne olacak ki dedim. Yukarıya tırmanıp göbek üstü o araya girdim. Ama bir yere kadar. Orada, tavanla kapının üstü arasına sıkışıp kaldım. Gelenleri duyunca geri ineyim dedimse de nafile. Derken içeri üç adam girdi. Kardeş ne arıyon sen orada faslı uzun sürmeden itiraf ettim; içeride kaldım ve buradan geçerim düşüncesi ile burada sıkıştım kaldım. O zaman biz seni buraya doğru assılalım dediler. Onlar oraya doğru beni çekince ben tam arayı ortaladım ve hepten adam akıllı sıkıştım. Bu böyle olmayacak itfaiye çağıralim dediler. Itfaiye geldi, duvarı kesiyor. Tüm adliye orada, Başsavcı indi geldi, ben enkaz altında kalmış gibi beyaza bürünmüş bir vasiyetteyim.. neyse oradan tahliye edildim ve altı ay boyunca beni her görenin kahkahaları ile geldim gittim o menhus metruk binaya.
Bu da böyle bir anımdır. Daha kimseye anlatmadım da a dostlar.
çocukluğunda yaşadığı fakirlikle dillere destan olan samimi bir arkadaşımız var. üniversite de ne zorluklarçektiğini iyi biliyorum. hatta öyle ki askerde verilen yemekleri bile çok sevdiğini anlatıyor.durumu o derece vahim. şu an proje mühendisi 4000 tl maaş alıyor. ama hayal dünyası hala fakir kaldı. bir gün yolda 3,4 arkadaş yürürken konuşuyoruz askerdeki yemeklerden,bizimkisi anlatıyor;
"abi, millet yemeği beğenmiyor, neymiş ıspanak kumluymuş, yok patates pişmiyormuş, peynir ekşiymiş,ne güzel yemekler oysaki, ee biz onlar gibi boğazda palamut yiyerek büyümedik ki" dedi
biz diğer arkadaşlar yolun ortasında durduk. birbirimize baktık. yaran cümle geldi.
"palamut mu?" *
köpeğimi gezdirirken 7-8 yaşlarında bir çocuğun yanıma yaklaşıp köpeğimi kendine çekerek '' annee bu bizim oldu artık. adı da ibrayimm '' demesi.
fena güldürmüştü.
atletico madrid-real madrid şampiyonlar ligi final maçını seyrediyorum. dakika 70 küsur heyecan dorukta, real madrid ardı ardına ataklar yapıyor atacak golü tüm dikkatim maçtayken, bir anda arkama bir dayı oturdu . kafe dediğim de böyle nargile cafe, ona uygun bir konsept. koltuklar falan ona uygun, geniş minderli çifter kişilik koltuklar.
her neyse dakika 80 lere geldi bir koku geliyor buram buram. snıff snıff yaptım şöyle bi. peynirli gözleme kokuyor. allah allaaaah falan diyorum. normalde gözleme yapılan sac'ın olduğu yere bakıyorum, yok orası bomboş. orada gözleme falan yok, yalnızca oturan dayı var.
neyse dikkatimi vermeye çalışıyorum maça, zaten heyecan dorukta, ama kokuya dayanamıyorum artık nereden geliyor bu gözleme kokusu ya falan diyorum kendi kendime, pişirselerde bitse artık şu zulüm falan.
neyse arkamı tekrar kontrol ederken yavaşça gözlerimi aşağı indirdiğimde fark ettim ki, dayım bir güzel kunduralarından çıkartmış ayaklarını, karşı koltuğun minderlerine de koymuş....
sonradan farkediyorum ki, peynirli gözleme kokusu oymuş...
Yaklaşık 40 gündür devam eden öksürüğüme karşı bir süredir koca karı ilaçları ve Vicks tarzı doğal yöntemlerle çözüm bulmaya çalışıyorum. Gerçekten de işe yarıyor lakin havaların düzelmesi daha da lehime. Her neyse.
Bu sabah kahvaltıyı yapıp dedim bi buhar banyosu yapayım gene Vicks ile. Koydum kaynar suyu kaba örtündüm havluyla, niyet ettim allah rızası için vickslenmeye!
Tabi sabah mahmurluğu da üzerimde. Kafamı sıcak su dolu kaba koyduğumda bi ara dünya ile bağlantım kesildi, Houston we have a Problem!
Bi ara kafamı fazla daldırmışım kaynar su dolu kaba. O da ne! Burnum yandı. Aynaya baktım palyaço gibi olmuşum ucu kırmızı bir burun. Aksilik bir de dışarı çıkacağım.
Patates kızartırken kızgın yağ denk geldi desem inanmazlar.
Asansörde kat çıkarken burnum sürtüldü desem gülerler.
Şimdi bu salaklığıma daha çok gülerler herhalde. Velsahıl kelam üzgün Smile!
edit:
--------------------------5 gün sonra:----------------------------
bu yanık burunla düğüne gidilir. düğünde dans ekibiyle masaya oturulur. gecenin devamında oynamak için ekiple beraber gelmiştik düğüne..
düğünde enver abi benim burnu görmüş. başta ses etmemiş ama 2 gün sonra çay içerken sordu:
-cahil, senin burnuna ne oldu? düğünde soracaktım ama çikolatalı pasta var sandım burnunda.
ben: abi yok, benmim salaklığım. vicks var ya, ondan oldu...
7 gün sonra:
yanık burunlu halimi ilk abdullah görmüştü. apo da bizim dans ekibinden.. başta patates kızartırken yağ damladı dedim yemedi haliyle.
apo ben 2 kız masada oturuyoruz. kızlar başladı benim burnumla ilgilenmeye. sordu haliyle:
-cahil senin burnuna ne oldu?
apo başladı gülmeye.
apo: cahil, sen mi anlatırsın ben mi anlatayım (kıs kıs gülerek).
ben de kızlara dönerek:
-asansörde kat çıkarken burnumu sürttüm!
kızlar bu cümleyi duyunca salaklığıma ve bir de bana bakarak daha da gülmeye başladılar.
ben: nasıl inandırıcı oldum mu sizce?
kız1: ahahahhha. komikmiş gerçekten.
ben: vicks var ya, biliyorsunuzdur. bende öksürük var, sabah mahmurluğu yaktım işte burnumu (üzgün smile)..
kızlar bunu duyunca kırmızı burnuma bakıp daha da gülmeye başladılar. ulan resmen maskara olduk millete iyi mi!?
ben: ne yalan uydursam bilemedim. apo'ya ilk başta kızartma yağı damladı dedim inanmadı. size asansör sürttü dedim siz de inanmadınız. vicks olayını anlatınca millet salaklığıma gülüyor habire! (yine üzgün smile)
kız2: doğum lekesi diyebilirsin aslında.
ben: aaaa evet. annem çileği çok sever. o yüzden oldu. çilek! evet. burnuma denk geldi doğum lekesi.
bu sefer bu yalan tutmalıydı. iyi bir yalandı hem de...
--------------------------------------8 gün sonra------------------------------------
hala kırmızı burunla dolaşan ben, tesadüfen bir aile tanıdığı ile karşılaştım yolda.
kadın: aaaaa cahil naber napıyorsun, senin burnuna ne oldu?
iç ses>>> ulan beni değil burnumu soruyorlar ne burunmuş arkadaş!?
ben: abla doğum lekesi o!
kadın: hadi ya daha önce görmemiştim!
ama sikicem ha! millete vicks hikayesini anlatmaktan şamar oğlanı olmaktan usandım. üstelik yalanlar da tutmuyor olacak iş değil.
böcek ısırdı amk!
işle sözlüğü birbirine karıştırmak. son zamanlarda hayatımda mola namına bir tek sözlükte zaman geçirmek vardı. onun dışında ya soru hazırlıyor ya soru kesip zorluk kolaylık derecesine göre puan veriyor ya da oturup anlatacağım konuları çalışıyordum. yoruldum sıkıldım mı? yarım saat, bir saat artık neyse kafa dağıtmak için sözlüğe giriyordum. çok yazıyorum denemez ama çok okuyorum. bunun sonucu olarak da aklıma geldikçe hala yarıldığım iki olay yaşadım. birincisi:
150 civarında soruyu kart biçiminde hazırlayıp bu soruları zorluk kolaylık derecesine göre puanlandırdıktan sonra biraz hava almak biraz da sözlükte takılmak için hemen köşedeki internet kafeye gittim. tabii kafamda hala rengarenk kartlar, 1'den 10'a kadar puan verdiğim sorular, şıklar filan dönüyor. bi yarım saat kadar takıldıktan sonra parayı ödemek üzere kasaya gittim. adama bakmadan "2 puan." dedim. tepki yok. "2 puan." diye tekrarladım. baktım yine tepki yok o anda kavradım durumu tabii. "kusura bakmayın" deyip "2 puan değil 2 numara" diye düzelttim durumu ama adam beni tanımasına rağmen manyak mıdır nedir bakışı atmaktan kendini alamadı.
ikincisi daha vahim. bir öğrencime fuzuli-baki karşılaştırması soruların nasıl çözüleceğini anlatıyordum. kendimi şöyle söylerken buldum:
- canım benim, baki hep padişahı ve sarayı öven entryler girdiği için fuzuli geri planda kalmış.
neeeyyy! çocuk ne bilsin entryi, entry girmeyi filan. ben katıla katıla gülerken öyle şaşkın baktı yüzüme. "hocam enri filan bişey dediniz o dediğinizi anlayamadım. baki ne yapmış?" diye sorduğunda da "yok bir şey yavrum. baki ne yapar? şiir yazmış adam, ne yapacak yani." diye geçiştirdim.
evde arkadaşlarla oturuyoruz telefon çaldı. arayan arkadaşın kız kardeşi. çaktırmamak için yanlış numara deyip kapattım. bu sefer arkadaşı aramış ben yanında mıyım diye. geri zekalı aq.
Az önce başıma gelen olaydır.
beşiktaş - kadıköy vapurunda seyahat ederken kulağımda kulaklık ile açık kısımdan içeriye doģru adımımı atmamla alkış kıyamet kopması bir oldu.
Saniyeler süren donup kalmadan sonra kulaklığı çıkartmamla içeride müzik yapıldığını ve insanlarin onu alkişladığını anlamam bir oldu. Tabi sonra merdivenlere kadar gülerek geldim.
bu da böyle bir anımdır.
dipçiknot: tam o sirada gözlüklerimi çıkartmıştım ve kulaklıktan duyduğum şarkıya klip çekiyordun acaip denk geldi la sözlük.
şimdi dügün için izmire gitmiştik erkek evinde vitrinde jack daniels şişesini farkettim dibinde azıcık vardı ve bana içdergibi bakıyordu bende hemen davrandım çocuklukya kapağına azıcık koyayım derken taşırdım ve silme birşekilde dolu kapagı fondip yaptım ama birde baktım ki boş durmasınlar diye şişeye tütün kolonyası koymuşlar hayatımda ilk kolonya denememdi.
kuştepe semtini çoğu herkes bilir. romanları ve bilgi üniversitesi ile ünlü olan bir semt. ha bir de şakşuka'mız var. velhasıl kelam yaz mevsimine ait cıvıl cıvıl günlerden birinde baya kalabalık arkadaş grubumuzla meydan denilen ve semtin en işlek yerinde çay içmekteyiz. o sırada kırmızı faça şahin'iyle geçen bulaşık mı bulaşık çirkin mi çirkin bir şopar son ses müzik eşliğinde ileriden gelmekte. önümüzden geçmesiyle ve trafiğin sıkışması sebebiyle haliyle bastı frene... arkasından da bir o kadar masum, altında yüz binlerce liralık otomobiliyle caanım üniversite öğrencisi gelmekte. ama öğrencinin atladığı bir konu var! çocuk telefona dalmış mesajlaşıyor ve duran trafiği farkedemiyor. haliyle bodoslama dalıyor faça şahin'e. etrafta bir ölüm sessizliği, şimdi çocuğu parçalar bu mango diye kendi kendimize konuşurken, şahin'in kapısı açılıyor ve içinden curtis jackson kopyası arkadaş kafasını arkaya uzatıyor. elinin baş parmağını kaldırıp "iyisin, iyisin... ölmüşünü sikeyim" diyor ve hızlıca kapısını kapatıp basıyor gaza.
bizler mi? gülmekten çay kaşıklarını hunharca bedenlerimize saplıyoruz.
otobüsle ankara'dan istanbul'a gitmekte olan bir yolcu çok sıkışmıştır ve mola yerine ulaşır ulaşmaz kendini tuvalete atar. hemen ilk gördüğü boş kabine girer ve başlar "içini dökmeye". tam o sırada yan kabinden bir ses duyulur...
-merhaba.
yolcu ses ile irkilir ve "merhaba" diyerek karşılık verir.
yan kabinden bu kez -ne yapıyorsun? sorusu gelir.
yolcu içten içe "ulan tuvalette ne yapılır, sen ne yapıyorsan ben de onu yapıyorum" der fakat yan kabindeki kişiyi kırmamak için +ankara'dan istanbul'a gidiyorum? sen ne yapıyorsun? diye karşılık verip, ulan ne saçma sapan bir muhabbet dönüyor diye düşünürken yan taraftan gelen ses kendisini çok utandırır.
- hayatım ben kapatıyorum, yan kabindeki geri zekalı sana sorduklarıma kendisine soruyormuşum gibi cevap veriyor da.