Öncelikle birazdan okuyacağınız olay tamami ile gerçektir ve yaşanmıştır.
Bir arkadaşım kızlara iltifat etmeyi çok severdi, dikkat edin geçmiş zaman eki kullanıyorum, kendisi boyalıcık yapar, bir gün iki elinde boya kovaları ile yürüyor, o anda karşıdan güzel bir kız gelmektedir, bizim arkadaş boya kovası taşıdığı ellerini kaldırarak;
+ aman allah'ım ay ve yürüyor. Der. Kız gayet soğuk kanlı ve alaycı bir şekilde;
- amam yarabbim eşek ve konuşuyor!
Arkadaş ondan sonra deprasyona girdi, işi ve kızlara iltifat etmeyi bıraktı.
yaklaşık 5 - 6 sene evvel bi kurban bayramı, tabii namaza gidilmiş, kurbanlıklar kesilmiş, bayramlaşılmıştır. evimiz biraz geniş olduğu için rahmetli dedem babaannem, ankaradan halamlar , isviçreden gelen amcam ve babamın diğer 3 kardeşide evimize gelmişti. hanımlar içeriye kurban bayramının olmazsa olmazı kavurma yapmaya gittiler...
bizim ev o gün öyle bi kalabalıktı ki mahşer yeri gibiydi, ama güzeldi... mutfakta 11 tane hanım, salonumuzda 20 tane herif vardı, tabii bahçedede 7 - 8 küçük insan oyun oynamaktadırlar... tabii sohbetler hoş beş...
her neyse elimde kumanda zap yaparken " kobra takibi" çıktı karşımıza. nostaljik etkileri büyük olduğu için değiştirmedim. ama dizinin sonlarıydı. kötü adamımız masum genç kızı arabasıyla kaçırmıştır. arkadaki araçta kızın ebeveynleri vardır ama nafile... viyadüğe kötü adam arabasıyla viyadüğe kamikaze yaparken yukardan esas oğlan helikopterle gelir, kızın dışarda olan elinden tutar ve helikoptere alır... kötü adam mefta olmuştur... ortalık yatıştıktan sonra kız babasına döner ve derki " bu akşam bizi nereye götüreceksin ?".. ve o anda babamdan o tarihi cümleler gelir...
- amı götü dağıtmış hale gezme derdinde, avrupalı kadınlar böyle işte...
salonda bu ölüm sessizliği ve gözler babamın üstünde. tabi evin en büyük evladı bide ev sahibi olduğu için müthiş bi otorite var... yemeğe kadar kimse gülmedi... fakat yemeğin ortasında babamın lafı aklıma gelir ve deli gibi gülmeye başlarım... tabii o olaya şahit olan diğer aile üyeleride yemeği yarıda keserler ve ölümüne gülerler...
bir çocuğa bisiklet sürmeyi öğretmek, eğer o zamanlar siz de çocuksanız çok tehlikeli bir hal alabiliyor. şimdi efendim, yaşım 8 ya var ya yok o zamanlar. benden bir yaş küçük kuzenimin ısrarı üzerine kendisine bisiklet sürmeyi öğreteceğim. olayın geçtiği yer giresun, hani şu yokuşlarıyla ünlü memleket. zaten düz yol görsen gözlerin yaşarır. kuzenim ailecek bize misafirliğe gelmiş annemler annanemler oturmuş çay içiyorlar hepsinin keyfi yerinde sohbet muhabbet, demli çaylar kurabiyeler havada uçuşuyor. evin bahçesinde alem yapıyorlar anlayacağınız. biz de bisikleti aldık çıktık bahçeye kuzenimle. ben öğretmen edasında karşımdaki çaylak kuzenime bisikleti, pedalı ve freni anlatıyorum. hatta sağ fren arka, sol fren ön diye defalarca tekrar bile ettim arkadaşımız karıştırıp ön freni sıkmasın diye. hızlıyken ön fren sıkılırsa tepetaklak olma ihtimaliniz var malum, açıkladım kendisine, mesuliyet kabul etmiyorum bu sebeple ve en ufak vicdan azabım yok. basit teorik dersleri geçtikten sonra ki bu yaklaşık olarak 60 saniye kadar sürdü, oturttum kendisini bisikletimin başına. bisiklet benim, yeni alınmış ve çok kıymetli. ilk ve dahası benim kırmızı bisikletim*. yalnız şurasını pek hesap etmemişiz: hayatında ilk defa bisiklet koltuğuna oturan kuzenimi evin önündeki yaklaşık 50 metre uzunluğunda ve yaklaşık 30 derece eğimli yokuşun en tepesine çıkarmanın olası sonuçlarını. her neyse, yapabilir miydim yapamaz mıydım derken ikna ettim kendisini yokuştan aşağı bırakmaya. gidon düz tutulacak, sağdaki fren sıkılacak ve hızla doğru orantılı frene daha sıkı basılacak. anlaştık. eylem planımız şöyle; ola ki işler ters gider, ben son hızla üstüme gelen bisikleti tutup kuzenimi kurtarmak üzere yokuşun yarısındaki evimizin bahçe kapısında hazır vaziyette bekleyeceğim. arkamda da akrabalarım ve ailem pisküvisini çayına banıp yiyor, muhabbet ediyor olacak. pozisyonumuzu aldık, işareti verdim pek sevgili kuzenime. birazcık tedirginlikle de olsa bana olan güveniyle saldı kendini yokuştan aşağı kuzenim. ilk on metrede yana doğru düşecek gibi oldu fakat orada nasıl düzeltti psikopat, sahiden bilemiyorum. korkudan freni sıkmayı unutmuş olacak ki sürekli artan bir hızla üzerime doğru gelmeye başladı, tabi bu arada bisiklette stabil değil, oynuyor bir o yana bir bu yana, düşse ne güzel olacaktı o anda en azından bir diz kanamasıyla sıyırırdık belki. ilk başta kollarımı açtım tutacağım oğlanı plan bu ya. ama baktım gördüm ki bu ezercesine üzerime geliyor az bir mesafe kala kendimi kapıdan içeri attım. kuzenin o anda yanımızdan uçup giderken ki çaresiz ve bir o kadar da masum, korku dolu bakışını unutamıyorum. acayip acıma duygusu hissettim çocuğa karşı, yazık lan. aynı bakışı saniyenin beşte birinde arkamdaki ebeveynlerimiz de görmüş olacak ki çayı çorbayı yere atıp bir anda ayaklanmışlardı. ben son bir şans olarak arkasından "gökhan freeeen" diye bağırdığımı hatırlıyorum, artık sıktı mı sıkmadı mı o an bilemiyorum ama son gördüğüm, yokuşun sonundaki çöp kovasına çarparak arkasındaki duvardan aşıp mısır bahçesine uçan bir kuzendi. ha bir de ön tekeri ciddi oranda yamulmuş bisikletim, en çokta bu acıttı zaten. yeniydi lan o. sonra sevgili kuzenimi ailecek mısırların arasından çıkardık tabi. korkudan gidonu da bırakmamış olacak ki sağ el bileği iyice yamulana kadar, sağ kolda burkulma, belde incinme ve artık nasıl becerdiyse kafada birkaç dikiş gereken bir yara ile bu macerayı atlatmıştık. hayır o değil olan benim ilk bisiklete oldu, aynı zamanda sonuncu bisikletim oldu bu kazanın benim başımın altından çıkması sebebiyle. yani uzun lafın kısası; bisiklet sürmeyi öğreteceğinizde, kendi bisikletiniz ile öğretmeyin..
kız arkadaşın evinin önünde ben 1 saattir beklerken o da benim evin önünde 1 saattir beni bekliyormuş. o kadar doğalız ki telefon bile aramıza girememiş.
valla sizi yarar mı bilmem ama;
mutfağa girmek için salon kapısını kapatınca mutfakta olan annem duymuş olmali ki mutfak kapısının ardına yaslanmış, girmememi istiyor. sonra ben de açılmıyor heralde diyip numaradan salona girmiş kapıyı kapatmış gibi yapınca mutfak kapısının ardından çekildiğini görür görmez, kapıyı açtım bir de ne göreyim? annem sigarayı bıraktım yua içersen seni öldürürüm diyen kadın radyoyu açmış ağzında sigara ve kulak arkasıyla coşuyor. evet o yarıldı sadece.
-oğlum şuradan bir kişi belediye uzatır mısın ? (utanarak) eeııı pardon kızım.
+(bir an duraksayıp) tabi ki teyzecim.
-(kısa süreli ses analizi) teşekkürler oğlum.
+rica ederim.
aksi bir ihtiyarın tatlı hali olur muymuş az önce şahit olduğum durumdur. bahsettiğim amca projesini yaptığımız bir müşterimiz. yapı denetimle çeşitli sıkıntılar yaşamış bizim ofise gelip, bize saydırmaya başladı. ofiste olmayan arkadaşımın arkasından konuşmaya başlayınca dayanamadım savunmaya geçtim ben de. tartıştık biraz kendisiyle ama ne desem kabul etmiyor ve alakasız konulara gidiyor tartışma. bizim patrondan girip hükümetten çıktık siz düşünün artık alakayı.
bir müddet sonra dudağını büküp ben aslında böyle birisi değilim ama sinirlendim tansiyonum yükseldi dedi çok naif ve tatlı bir ifadeyle. ben de gülümsemeye başladım onun kocaman vücutlu çocuk haline. sonra da sakinleştirmeye çalıştım rahat olun bakın biz her türlü sıkıntınızı halletmek için elimizden geleni yaparız şeklinde bir elimde kolonya ( hangi ara aldığımı hatırlamıyorum bile) ile. biraz sakinleştikten sonra da beni sorguya çekmeye başladı- nerelisin, kaç yaşındasın, ünv. mezunu musun, bekar mısın, ailen nerde vs vs... şimdi de arkadaş olmuşuz güya " ben arada senin çayını içmeye gelirim" deyip çıkıp gitti. gülsem mi ağlasam mı bilemedim. *
bir adam varmış... adam diyormuş ki çevresindekilere; bakın ben hastayım, ben hastayım, hen hastayım diyormuş, kimse dinlemiyormuş kendisini. ben hastayım, bana bakın, ben ölücem filan. işte ben ölürsem mezar taşıma böyle yazarsınız demiş. adam ölmüş ve mezar taşına yazmışlar ''hastayım dedim dedim bana inanmadınız bak ne oldu şimdi?'' http://galeri2.uludagsozl...tecr%C3%BCbesi_309893.jpg
bir petşopta ateşler içinde yatarken görüp eve alıp iyileştirdiğim, büyüttüğüm kedimin artık muhtaç bir yavru değil; güçlü kuvvetli bir delikanlı olduğunu dün akşam anlayabildim nihayet. nasıl mı?
mart ayı içinde bulunmamız nedeniyle her gün vakitli vakitsiz kulağımıza çarpan acayip kedi seslerinin siz de farkındasınızdır. benim oğlum da içgüdülerinin etkisiyle aslında bir apartman çocuğu değil, vahşi doğanın bir parçası olduğunu kavramış olacak ki günlerdir gecelerdir fıldır fıldır dönüyor evin içinde. dün akşam onu alıp apartman bahçesine bıraktım ve birinci katta olmanın verdiği avantajla pencereyi açıp oğlumu seyretmeye koyuldum. ben onun toprağı, çimleri, ağaçları filan koklayıp dışarıya uyum sağlamaya çalışmasını beklerken ne görsem beğenirsiniz?
yandaki apartmanların bahçesinde, yolda, sağda solda tek tük sıralanmış kedilerin arasına bir daldı ki dalış o dalış. sanki o bowling topu, ötekiler lobut. gözüne birini kestiriyor kovalıyor, o kaçınca ötekine yöneliyor, onu kovalıyor. o olmadı öteki, öteki olmadı beriki. mahallenin savunmasız ve neye uğradığını anlayamayan kedileri de oradan oraya kaçışıyor korku içinde. hayır hangisi erkek hangisi dişi onu da bildiği yok, tuttuğunu öpecek o derece gözü dönmüş.
tabii ben katıla katıla gülüyorum pencerede. hayvan nasıl abazan kaldıysa artık...* dış dünyaya karıştığı ilk anda tabiat anayı tanımak yerine hormonlarının esiri olmuş vaziyette deliye döndü. akşamları şöyle bir iki saat dışarı bırakayım hem o normale dönsün hem de mahalleyi saran tehlike geçsin diyorum. yoksa bastığı yeri titreten, koca cüsseli baba kedilerin dahi namusu tehlikede...
edit: küçücükken eceli yenmişti yavrum benim, ama ölümün pençesinden kim kimi alabilmiş ki ben onu alabileyim... dün aniden halsizleşti, kötüleşti, veterinere koşturdum 2 serum bağlandı, olmadı... kaybettim...
Hocanın, düşük vize notu nedeniyle finalde nasıl bir yol izlemesi gerektiğini soran öğrenciye 400 kişilik amfide " al bir kaya, nerene dayarsan daya" demesidir.
fransizcaya merak salmistim, annemde fransizca bilir anne su ne demek bu ne demek diye soruyorum, durakta bekliyoruz. iste jokevu, koğve, fomidablö falan konuşmaya calisiyorum, gulusuyoruz. otobüs geldi ben hala soruyorum iste balik ne demek, saat kaç nasil deniyor, sonra -hangi kelime olduğunu hatirlamiyorum- bi kelimeyi annemin ardindan tekrar edicem, biraz hiriltili bi kelime bende aksan yapmaya calisirken dudaklarimdan bir kelime değil genzimden "haağkk" diye şiddetli bir ses dokuldu. otobusteki herkes balgam cikarmaya calistigimi sandi ve tiksinerek tovbihh diyerek baslarini benden öteye çevirdiler.
Üniversitesi 2.sınıftayım, bi üst dönemde olan ev arkadaşımın proje teslim çizimlerine yardım ediyorum. Annesi gelmişti memleketten en azından yemeklerinizi yaparım diyerek. Kadın kaç yıldır öğrenmiş zaten tüm hocaları tanıyo, rapidoyu versen eline proje bile çizer kıvama gelmiş izleye izleye.
-Karakelam sen hangi hocanın grubundasın?
+sedat hoca.
-Ayy o adam çok takıntılıdır tüh nasıl ona düştün sen??
+........ben şaşkınım tabi ev arkadaşıma bakıyorum o ifadeyle. O da annesi ile ilgili açıklama yapıyor bana. Bu arada teyze de:
-Hadi kızım sen çiz bak daha kesitlerin duruyo.
# anne yeter bana hadi deme artık, diye parladı ev arkadaşım o stresle malum zamanla yarışıyoruz. Biraz tartıştılar teyze de tamam artık sana tek laf etmem dedi eline tesbihini aldı kenarda çekiyor.
-Hadi kızım.
-Hadi kızım.
-Hadi kızım.
Ev arkadaşımla önce birbirimize sonra annesine baktık ve bastık kahkahayı gülüyoruz. Teyze de bize anlamamış bi ifadeyle bakıyor kadın farkında değil hala tesbih niyetine çektiği şeyin, söylediğimizde bile inanamadi. Bi müddet dolanmıştı dilimize. Saolsun az kahrımızı çekmemişti yanakları al tam bir anadolu kadını canım teyzem.
deniz kenarında yürümekteyim. mekan izmir. karşıdan iki tane kız gelmekte. kız çantayı dirseğinden asmış, kolu yukarda avucu açık. belli ki liseli tiki tiplerden. tam yanımdan geçerken avucuna bir lira para bırakılır ve kızın yaşadığı şok görülmeye değerdir.
arkadaşlarla bir kac gündür haril varil ev ariyoruz, emlakciya gidiyoruz, ev geziyoruz. ucumuzde utangaciz ve evi gezdikten sonra atmaca bakisli emlakcilar bize soru dolu gözlerle baktiktan sonra içimizden biri ehi güzelmiş biz haber verelim diyene kadar emlakci bize bakiyo biz eve bakiyoruz ev bize bakiyor sonra ehi iyi günler deyip kaciyoruz. dun ise farklı bir emlak bürosuna gittik çünkü emlakci bildiğin mafya hatta bir (bkz: bingöllü kenan) bir (bkz: sedat peker) bizde birşey diyemedik bindik emlakcinin otosuna ev görmek için yola koyulduk, önde iki maganda arkada 3 kiz. yolda giderken emlakci 1 in telefonu caldi, efandimmm şekerimm dedi telefondaki erkek sesine. iste ne olduysa ondan sonra başladı bende ya da ondan sonra bitti bilemiyorum. ben yavaştan minik iniltilerle ve yavru domuz sesi cikararak gülmeye basladim. allah ta beni zaten bu amaç için yaratmis gulmemem gereken yerlerde guleyim diye. yavru domuz gülme efekti yerini yaban domuzu seslerine birakmis iyice şiddetlenerek gülmeye devam etmeye baslamistim. ve artik durduramiyorum arkadaşlar beni cimdikliyolar, sesimi bastiriyorlar ama yok efendim imkani yok, adamlarda bi killandilar, yapacak birşey yok durduramiyoruz. o andan sonra mafya artik bendim adamlar psikopat lan bu der gibi bakmaya başladılar, evi gösterdiler iii tamam güzel diyip koşarak evden ciktik. bu hikayede yarilan benim. çünkü ne zaman boyle gülme moduna girsem etrafimdaki insanlar astim krizi gecirdigimi saniyorlar. zaten gulerken nefes alamadigim için beynim oksijen alamiyor, vücutsal fonksiyonlarim değişik halet-i ruhiyelere gark oluyor. beni guldurdugu için pişman olan insanlara buradan selamlarimi iletiyorum. oo noldu yardi mi??
edit: sizi yarsin diye yazmadim b'olum.
edit2: gittik o emlakcilardan tuttuk yeni evimizi. senet falan da imzaladik inşallah gotumuzde o senetler havai fişek gibi patlamaz.