insan hayatı, arzuladığı dünya ile karşılaştığı gerçeklik arasındaki o görünmez çizgide geçer. o çizgide durup geri çekilmenin adı kimine göre hezimet, kimine göre ise huzurdur. peki teslimiyet bunun neresinde yer alır diye hep düşünürüm. ama sanırım teslimiyet, bir madalyonun iki yüzü gibi durur karşımızda: bir yanda yorgunluğun getirdiği çaresizlik, diğer yanda kabullenişin getirdiği derinlik.
eğer teslimiyet, direnmekten bitap düşüp kendi yenilgimize bir kişilik giydirmekse; bu sadece bir vazgeçiştir. ancak teslimiyet, olanı olduğu gibi kabul edip egonun ve gururun sahte maskelerinden sıyrılmasıysa işte o zaman bir zayıflık değil, en büyük özgürlüktür. hakiki teslimiyet, savaştan kaçmak ya da pes etmek değildir; kontrol edemediğimiz yükleri taşımaktan vazgeçme cesaretidir. kabullenmedir. mücadeleyi bırakmak değil; hangi mücadelenin artık anlamını yitirdiğini görebilmektir. insan bazen değiştiremeyeceği bir şeyi değiştirmeye çalışırken, aslında değiştirebileceği şeyleri de gözden kaçırır. oysa teslimiyet, elinden geleni yaptıktan sonra geriye kalanla savaşmayı bırakıp yönünü yeniden bulabilmektir. kabullenmek, yenilgiye razı olmaktan değil gerçekliğin sınırlarını kavrayıp kendi gücünü doğru yere yönlendirmektir.
çünkü bazen asıl olay daha fazla direnmekte değil, neyin direnmeye değer olduğunu anlayabilmektedir. fırtınada kırılanlar dimdik durmakta ısrar eden sert dallardır; esnemeyi bilenler ise fırtına dindiğinde hâlâ ayakta kalanlardır.
kendi adına çekilmiş beyaz bayrağı gururla taşımaktır.
direnmekten yoruldukça bahaneler azalır, mazeretler yerini sessizliğe bırakır. bir noktadan sonra yenilgiyi kabullenmek yetmez, ona kişilik muamelesi yapılır.
ki kaybetmek değil, kaybetmeyi kendine yakıştırmak asıl teslimiyettir.
Gördüğün tüm alem ve cismani varlıklar içinde iyice düşün farkına var. Öyle bir şey ki bu kısa hayatta asla istenilen herşey elde edilemez. Sadece bir şey elde edilir sonra onuda feda edersin. O yüzden dünyada ki tüm varlığa yetemeyecek kadar az ve acizsin. Çünkü tonlarca altın olsa bunları sırtına alarak gidemezsin. Tek bir şey bile sende yük iken bunca maddeyi yükleyerek ilerleyemezsin. Tekeri çukurda araba gibi gittikçe batakliga girersiniz. Ne bu dünyada çalışmak biter nede para kazanmak sadece sen bitersin.
Muhakkak ki tek sahip olunan şey kendini senden ayrı koruyan ve kollaya bilen varlık Allah'tır. Kendini dahi sel suyundan depremden kurtaramayacan mal mülk seni sıkıntıya sokar seni öldürur.
"Ulan" diyor "başına neler geldi
(Bu kısmı siz hayal dünyasında canlandırabilirsiniz)
yine hamd olsun diyebiliyorsun.
Bu ne teslimiyet, bu ne kadercilik!
Hiç mi isyan etmezsin sen!
Bunu başına getiren yine Allah değil mi?
Genç başını kaldırıp insanı deli eden bir sakinlikle cevap veriyor.
"Benim inandığım Allah her şeyin ama her şeyin sahibi.
Sadece benim senin değil. Eşyanın, mekanın ve zamanın da sahibi.
Düşünsene her şeyin sahibine nasıl isyan edilir.
Başıma bir dert geldiyse beni kurtaracak olan yine O ise nasıl isyan edebilirim?"
Hala bazı insanların manevi mevzuları saçma sapan sorgulamalara maruz bırakıp mahrum oldukları duygu.
Tamam araştırın, soruşturun. Kimse körü körüne yaşamıyor inancını zaten. Yalnız kalbi bir mevzu bu aynı zamanda. Her noktası sorgulamaya açık değil yani, burada teslimiyet giriyor devreye.
Türkiye şartlarında fahişelik yapmaktan başka hiç bir çaresi kalmayan 3 travestiyi anlatan filmdir,
filmin kahramanlarından sanem'in yaşadıkları ve insanlara olan güvenini sorgulaması müthiştir.
pozitivistlerin, normal basınç altında suyun kaynama noktasının 100 derece olduğunu ıspat ettikten sonra var olan bütün suları test etmeden onlar için de aynı hükmün geçerli olduğu kanısına varmaları durumudur. oysa bu taktik pozitivizme aykırıyken onların endirek metodolojisini oluşturur.
imdi ben de kalkıp, beni inançlı olmaya iten tek bir sebepten hareketle geri kalan rivayet ya da bilgileri ilk deneğe mahsuben kabul ettiğim için en az senin suya takındığın teslimiyet kadar ben de allahın varlığına karşı teslimiyetçi oluyorum dersem ne bok yiyebilir ki? ahh pozitivist sana hep gülüyorum.
ayı sözlük, setem ve karşı açı dergisinin birlikte organize ettikleri bir etkinlikle 8 eylül 2013 de setem akademi salonunda gösterilecek olan film. film gösterimi sonrasında yönetmen, senarist ve oyuncularla bir söyleşi de yapılacak. etkinlik herkese açık.
17 aralık 2010 tarihinde vizyona girecek filmdir.
korkarak yüzüne baktıklarınızın aslında sizin gibi bakanlar yüzünden nasıl bir hayat yaşadığını görmek isterseniz buyrun size film.
bir kişinin birey olma sürecinde yakılacağı en büyük engellerden biridir.
kişi ,kendisi ve dünya arasında yine kendisinin meydana getirdiği bir köprüde emin adımlarla yürümeye başlamadan önce,varlığını teslim edeceği bir üçüncü kişi,olgu yada inanış arar.çünkü teslimiyet sağlandıktan sonra vereceği kararların sorumlusu kendisi değildir ve hatta vereceği bir karar dahi kalmamıştır hali hazırda.bir başka şey,onun adına düşünür,yargılar,karar verir ve uygula der.
bu sorumsuz dayanağa alışan bir insan yarım bir kişilik olarak yaşayacaktır.
aşan kişi ise mutlaka kendisini bulacak ve özgürleşecektir.
"islam" dininin kökünde teslimiyet yatar, -bu işin otoriteleri varken bana yorum yazmak düşmez aslında ama bildiğim kadarıyla "müslüman" demek; "teslim olan" anlamına gelir ki, "mümin" ile "müslim" arasındaki en önemli fark budur...
müslim; "islam" yani "teslimiyet" dinine inanlara denir; yani "teslim olan"... mümin in anlamı ise "iman eden" dir; yani yaratıcının "varlığını" ve "birliğini" kabul edendir...
kuran ı kerim in -benim açımdan- en ilgi çekici yanı, ayetlerinde "müslimlere" değil de, topyekün "müminlere" seslenmesidir...
böyle midir? yanlışım varsa düzeltilsin...
eksiye edit: "yanlışım varsa düzeltilsin" dedim, doğrusunu biliyorsan üşenme at özelden mesaj biz de haddimizi bilelim, şayet inanmıyorsan da saygı göster; burada propaganda, polemik ya da asparagas bir olay söz konusu değil, salt bilgi paylaşımı amaçlı yazılmış bir entry...
hakikaten bazı yazarlardaki hazımsızlığın nedenini anlayamıyorum, anlayamıyorum ve satırlarca yazı yazıyorum belki "dur kendimi adam akıllı ifade edeyim" der de, adamakıllı bir şey yapar, "okumadan eksi vermek" dışında...