insan hayatı, arzuladığı dünya ile karşılaştığı gerçeklik arasındaki o görünmez çizgide geçer. o çizgide durup geri çekilmenin adı kimine göre hezimet, kimine göre ise huzurdur. peki teslimiyet bunun neresinde yer alır diye hep düşünürüm. ama sanırım teslimiyet, bir madalyonun iki yüzü gibi durur karşımızda: bir yanda yorgunluğun getirdiği çaresizlik, diğer yanda kabullenişin getirdiği derinlik.
eğer teslimiyet, direnmekten bitap düşüp kendi yenilgimize bir kişilik giydirmekse; bu sadece bir vazgeçiştir. ancak teslimiyet, olanı olduğu gibi kabul edip egonun ve gururun sahte maskelerinden sıyrılmasıysa işte o zaman bir zayıflık değil, en büyük özgürlüktür. hakiki teslimiyet, savaştan kaçmak ya da pes etmek değildir; kontrol edemediğimiz yükleri taşımaktan vazgeçme cesaretidir. kabullenmedir. mücadeleyi bırakmak değil; hangi mücadelenin artık anlamını yitirdiğini görebilmektir. insan bazen değiştiremeyeceği bir şeyi değiştirmeye çalışırken, aslında değiştirebileceği şeyleri de gözden kaçırır. oysa teslimiyet, elinden geleni yaptıktan sonra geriye kalanla savaşmayı bırakıp yönünü yeniden bulabilmektir. kabullenmek, yenilgiye razı olmaktan değil gerçekliğin sınırlarını kavrayıp kendi gücünü doğru yere yönlendirmektir.
çünkü bazen asıl olay daha fazla direnmekte değil, neyin direnmeye değer olduğunu anlayabilmektedir. fırtınada kırılanlar dimdik durmakta ısrar eden sert dallardır; esnemeyi bilenler ise fırtına dindiğinde hâlâ ayakta kalanlardır.